• Beylik çiftliğindeki hayvanların koca reis adlı bir domuzun isyan fikriyle , düzeni değiştirmek istemesiyle start verilir. Çiftlik sahibi insanların hayvanlara hak etmedikleri şekilde davranmasından dolayı çiftlikten insanları kovup çiftliği ele geçirmek isterler ve başarılı olurlar artık orası hayvan çiftliğidir. Ama koca reis öldükten sonra iki domuz arasında iktidar savaşı başlar. Artık devrim amacından sapmıştır iktidar sahibi domuzlar da insanlaşmış, çiftlikteki diğer hayvanlara da eskisi gibi davranmışlardır. Çok güzel siyasi taşlama kitabı tavsiye ederim.
  • "Dünyayı değiştirmek için kullanabileceğiniz en güçlü silah eğitimdir"
  • "Bütün bunlar böyle mi olacaktı?" diye düşündü merdivenlerden inerken. "Her şeyi değiştirmek, düzeltmek ve gitmemek mümkün değil mi?"
  • Kendi kedine konuşurken kendini üzmemek için konuyu değiştirmek.
  • Sürgündeki Ahmet Kaya’nın hissettikleri

    BAşım hep beladaydı zaten. Türkiye’nin alışageldiği bir sanatçı tipi çizmiyorum. Hayatın farkındayım, akıllıyım, normlara uymuyorum. Medya, benden malzeme çıkaramıyor. Çünkü “Kim nerede-kiminle” programlarının aktörü olmuyorum. Ailemle ve inandığım geleneksel değerler üzerine inşa edilmiş bir
    yaşam sürdürüyorum, vergimi ödüyorum, namussuzluk yapmıyorum. Bütün haksızlıklara karşı çıkan, sistemi eleştiren ve her daim muhalif bir adamım. Benim başım, nasıl belada olmasın?

    Bütün şarkılarıma bakın, kaderimi adeta ellerimle yazdığımı göreceksiniz. Başta ‘Başım Belada’ olmak üzere; ben şarkıların yolunu yürüyorum. Toplumcuyum. Beni rahatsız eden her şeyi, müziğimle eleştiriyor ve protesto ediyorum. Duygu üreten herkes gibi, gözümden yaş akıtan hiçbir şey karşısında suskun kalamıyorum. Hiçbir şarkı, şiir, hiçbir kültür, yurtsuz olamaz. Hiçbir ülkede saatler bu kadar kedere ve hüzüne ayarlanamaz.

    Biz kültürel kimlikten bahsettik onlar bunu nüfus cüzdanı sandılar, bu kadar tuhaf insanlar işte ne yapayım.

    Dağların acısı olur; ama acının bu kadar büyük dağları olamaz. Ben “Üç tane şerefsizin yüzünden ülkemde arabama bile binemedim” dedim. Ertesi gün bir gazetede manşet, “Arabamı şerefsizlerin ülkesinde bıraktım.” Böyle bir şey olabilir mi? O gazetenin muhabiri bile geldi, bana “Abi vallahi ben böyle bir şey yazmadım, ayarlamışlar” dedi. Yorumu size bırakıyorum. Kızlarımın okula gidiyor. Ben onlara hiçbir açıklama yapamadım, bunun koşulları olmadı. Ama onların benim adıma epeyce  açıklama yapmak zorunda bırakılmaları, beni gerçekten çok üzüyor. Ya gözüm, ben manyak mıyım ki böyle bir şey söyleyeyim? Benim annem, kardeşlerim, arkadaşlarım, dostlarım, abim, çocuklarım, karım, ailem, herkes o ülkede yaşıyor. Ve ben Mecnun’un Leyla’yı sevmesi gibi seviyorum ülkemi. Yıllardır Türkçe şarkılar söyleyen bir insanım. Kürt asıllıyım. Ve ne yazık ki Kürtçe de bilmem. Bir aşk, ayrılık şarkısının, bunlara sebep olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Dostlarımın ne kadar yalancı olduklarını gördüm. Üçbuçuk ay, evimde hapis kaldım. Millet, ayakkabılarını üzerime attı. Dost gördüğüm insanların hiçbiri beni aramıyor. Hiçbiri bölücü olmadığımı söylemiyor. Ama kimseye de küs değilim. Sadece Kürdüm.

    Benim kefenim arka cebimde duruyor. Hiç değilse onurlu öleyim. Keşke ölsem. Önüme bir traktör çıksa da gebersem. Sanki namussuzluk yapmışım. “Kürdüm’” demişim, o kadar. Kimseye benden bir kötülük gelmez. Ne desem ters anlaşılıyor. Yani ben hiç hiç doğru anlaşılamadım gözüm. Buna rağmen, şansımı zorlamaktan yanayım. Bildiğim bir şey var ki, yüreğim ve beynim büyüdükçe, sicilim bozuluyor ama ıssız bir insanlık anlıyor beni. Bir gün birileri nasılsa Kürt asıllı olduğu için Kürtçe bir tek şarkı söylemek isteyen bir adamın, hiçbir ülkeyi bölmediğinin öyküsünü yazacak. Ve bu öyküyü okuyanlar, şarkılardan korkulmaması gerektiğini anlayacaklardır. Ben klasik bir kadere teslim olmak istemiyorum. Ve öldükten sonra değil, yaşarken anlaşılmak istiyorum. Yüreğim ve beynim, yaşadığım sürece dünyanın her yanında acılar çeken halkların yanında olacak. Ben ceketimi daima yağmurlara asacağım. Tam demokrat ve tam bağımsız, insan haklarına saygılı, sanatın ve düşüncenin suç olmadığı, herkesin inançlarına saygılı ve herkesin karnının doyduğu bir ülke özlüyorum. Bunun altına imzasını atabilecek herkesle, her zaman ve her zeminde bir arada olurum. Şarkılarımın içindeki duyguyla, ülkede iyiye gitmeyen her şeyi değiştirmek istiyorum. Bu güllerin hiçbirinin rengini soldurmamak lazım. Ben kaçmadım.

    Bir sabah 4:15’de İstanbul’da beni bir uçağa bindirdiler. Bindiğim uçağın, markası bile yoktu. “Ulan bizi bunlar aşağı atacaklar” dedim. Uçak, Almanya’ya hareket etti. Oradan da Paris’e gelerek yaşamaya başladım. Sürgün değil, savaşçı olduğum için buradayım. Yaz da olsa, kış da olsa farketmez, ben geceleri çok üşüyorum. Sorun kalorifer sorunu değil, sorun yorgansızlık da değil. Beni üşüten tek bir şey var. Ben vatansızlıktan üşüyorum. İstanbul’u çok özledim. Çocuklarımı özledim. Ailem orada. Burada en güzel Fransız şaraplarını içiyorum. Paris’te gezmek varken ne diye Kartal Cezaevi’nde yatayım ki? Ama sokakta Türkçe küfreden polisimizi bile özledim gözüm, gerisini sen düşün. Kükürt kokan havasını, içilemeyen suyunu, Boğaz’da balık kokusunu, ülkemi, hüzünlü şarkılarla bile yaşama umutla sarılmasını bilen ülkemin insanlarını özledim. Biz kimseden hesap sormayacağız. Hesap sormak asla devrimci, demokrat kişilerin işi değildir. Hesabı faşistler soruyorlar. Olmayan hesapların peşinde oldukları için. Kürt ve Türk annelerinin ölen çocuklarının resimleriyle sokağa çıkacakları günü bekliyorum. Türkiye’de barışı anneler gerçekleştirecektir. İçeride yatan, namuslu, onurlu insanlara rağmen, gene de bu bu işi Türk ve Kürt anneleri yapacaktır. Barış devletin işi değil, annelerin işidir.
  • Varlıklar ikiye ayrılır zaten: 'şartlara uyum sağlayanlar' ve 'şartları değiştirmek isteyenler' olmak üzere. Şartlara uyum sağlayanlar sürüye dahil olup mutlu olurlar. Kiralarını ödeyip faturalarını yatırırlar. Evlenirler, çoğalırlar. Şartları değiştirmek isteyenlerinse sonları bugüne kadar pek de hayırlı olmamıştır. Devrimci adı verilen bu adamlar, önce kendileriyle, sonra da bütün bir sistemle kavgaya tutuşurlar. Bunların bir kısmı devrimciliklerinden genç yaşta vazgeçip, bir takım sınavlara girecek, şartlara uyum sağlayanlar sınıfına yatay geçiş yaparlar: erken uyanıp hayatlarını kurtarırlar. Parayı, kadını ve şöhreti severler..