• 520 syf.
    ·4 günde
    Hepimiz aynı gemideyiz. Aynı deli rüzgar saçlarımızı dağıtıyor, aynı göğün altında nefes alıyor, aynı yıldızlara bakıp dilek tutuyoruz, aynı hırçın dalgalarla mücadele ediyor, dalgalardan korktuğumuzda aynı geminin sükûnetine sığınıyoruz, kalbimizdeki ortak şarkının nakaratı hep aynı. Bunca aynılığa rağmen birbirimizi yemeye, birbirimizin kanını emmeye, bizi sükunete eriştiren deli dalgalardan koruyan gemimizin altını oymaya devam ediyoruz. Peki bizden başka bindiği dalı böyle hunharca kesen başka bir canlı mevcut mu? Evet ne yazık ki insan dışında kendine ihanet eden başka bir tür yaşamıyor bu koca dünyada.

    Uzun zamandır bu kadar vurulduğum bir kitap okumamıştım. İtiraf edeyim başlarda Martin’in Ruth’a olan aşkını uzun uzun anlattığı romantik satırlar içimi baydı. Öyle ya aşk artık ucuz romanların, dizilerin ve filmlerin konusu. Günümüzde bir aşk hikayesi ya da romanı yazmaya kalkışsanız herkes “klişe” diye burun kıvırıyor. Diğer yandan bünyemiz moderne, postmoderne öylesine alışmış ve şartlanmış ki Jack London’ın uzun tasvirleri, detaylı anlatımları insanı bunaltıyor. Bilinç akışı yok, anlatıcı hep aynı, fantastik unsur, büyülü gerçekçilik filan da ara ki bulasın. Dümdüz bir kitap bu Martin Eden... Dedim ya itiraf ediyorum başlangıçta böyle burun kıvırarak okudum kitabı. Bunların modası geçti modunda yani. Kafa dengi bir dostumun “Oku bak çok seveceksin!” tavsiyesini de uzun zamandır kulak arkası ediyordum. “Beş yüz küsür sayfa ne yazmış bu adam, kim okuyacak şimdi?” modundaydım. Sonra sahaf olarak da işletilen bir kitap kafede denk geldim kitaba. Aklıma dostumun tavsiyesi geldi ve satın aldım. Kitaplığımda okunmayan kitaplar bölümü var, epeyce bir yekûn tutan bir bölümdür, oraya attım günün birinde okunmak üzere. Ne zaman sıra gelecekti kim bilir? Son görüşmemizde dostuma “Bugünlerde okuma ve yazma modundayım, Martin Eden’ı okusam mı?” diye sorunca “Mutlaka okumalısın, bak pişman olmayacaksın.” şeklinde ısrarına devam etti. Kendimi bir yokladım. Sonra “Hadi başla Ayşe” dedim kendi kendime, en kötü, gitmezse yarım bırakırsın, ucunda ölüm yok ya.” Gaflet dedikleri bu olsa gerek. İtiraf edeyim büyük bir hata yapmışım, Jack London’ı bu kadar erteleyerek, yine itiraf edeyim bu kitabı tavsiye eden dostumun beni ne kadar iyi tanıdığını da unutarak bunca zaman böyle bir kitabı okuma zevkinden kendimi mahrum bırakmışım.
    (Bu yazı kitabın içeriğine dair bilgiler içerebilir!)

    Şimdi okumayanlar -hatta belki okuyanlar da- “İyi de bu kitap ne anlatıyor bu kadar etkilenilecek?” diyebilir. Kitabın üslubunu, yazarın verdiği detayları filan bir kenara atıp kuru bir özet yaptığımızda “Martin Eden yazar olma aşkıyla yanıp tutuşan bir delikanlının yaşadığı aşkın motivasyonuyla hiç yılmadan ve vazgeçmeden adım adım başarıya ulaşmasını anlatıyor.” diyebiliriz. "O zaman bir tür kişisel gelişim kitabı mı Martin Eden?" Değil efendim, böyle bir tespit bu kitaba yapılmış en ağır hakaret olur. “Martin Eden aslında Jack London’ın kendisidir, burada kendi yazar olma hikayesini anlatır. Bu roman otobiyografiktir.” desek “Elbette, olabilir.” diyebiliriz. “Martin Eden iki farklı sınıftan insanın aşkının imkansızlığını anlatır.” Desek, bu kadar da basite indirgemeyelim bu kitabı, diye karşı çıkabiliriz.

    Martin Eden’la ilgili buna benzer birbirinden farklı o kadar çok tespit yapabiliriz ki. Çünkü Martin Eden sahici bir karakter, Jack London ona bir ruh vermiş, onu kanıyla canıyla aramızda yaşatıyor. Martin roman boyunca değişim ve gelişim gösteriyor. Onu önce aşık ve aşkı için her şeyi göze alabilecek bir adam olarak tanıyoruz, onun okuma ve yazma tutkusuna şahitlik ediyoruz, Martin aç kalırken onunla aç kalıyor, çamaşırhanede nefessiz çalışırken onunla aşırı çalışmanın insanı insanlıktan çıkardığını birlikte keşfediyoruz. Reddedilen her yazı için editörlere onunla birlikte kızıyor, onunla birlikte editörün gerçek bir insan olmadığı şüphesini taşıyoruz. London bizi Martin’in her anına ortak ediyor, son kertede başarılı roman budur. Edebiyat bizi kendimize getirmek için varsa eğer, Martin Eden bunu fazlasıyla başarıyor.

    Birbirimizin acılarına duyarsızlığımızın katlanarak arttığı bir gösterme / kendini beğendirme çağında yaşıyoruz. Kendi acılarımızı olabildiğince şımartıp büyütürken başkalarının acılarına karşı “Aa öyle mi vah vah!” deyip geçiyoruz. Bencilliklerimizi instagram fotolarına yansıtmamak için afilli pozlar versek de gerçek hayatta bunu örtemeyecek kadar insanlıktan yoksun hale geldik maalesef. Güzel insanlar gözümüzün önünde birer birer harcansa da, yaşama sevinçleri ellerinden de alınsa “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığı içinde “iyi ki bana bir şey olmadı” diye şükredebiliyoruz. Çifte standartlarla değerlendiriyoruz birbirimizi. Bir insan paralı ve ünlüyse mutlak iyi, tersiyse kötü ilan edilebiliyor değer tablomuzda. Bu duyarsızlaşma, bu duygu nasırlaşması her insanı aynı derecede etkilemese de bazı özel yaradılışlı insanları derinden sarsabiliyor. İşte bunun için Martin Eden özel bir karakter ve işte bunun için ona ruh veren Jack London büyük yazar. “Martin Eden’ı ve onun gibileri küstüren ve onlara fazlalık muamelesi yapan bizleriz. Martin Eden gibi yazmaya tutkun bir insanı bütün kitapları ve yazıları basılmış ve büyük bir üne kavuşmuşken bu dünyaya küstüren biziz. Her toplumun Martin Eden'ları var çünkü. Özel yetenekleri olan, daha hassas ve duyarlı kalbi olan özel insanları. Böyle insanları küstürmemek, onlara sahip çıkıp değer vermek, dertleriyle dertlenmek elimizde. Aytmatov’un Beyaz Gemi’sinin isimsiz çocuğu romanın sonunda balık olup Beyaz Gemi’sine kavuşmak üzere kendini nehrin serin sularına bırakır ya. O, Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık ve yaşamıyla yapamadığını ölümüyle gerçekleştirmiştir. Martin Eden’ın romanın sonunda kendini çok sevdiği denizlerin sularına bırakması; dünyanın kirine, pasına, insanlara insan olarak değer vermek yerine malına, mülküne, parasına ve ününe göre değer vermelerine tepki olarak atılmış kocaman bir tokattır kanımca. İşte tam da bu sebeple Martin Eden da tıpkı Beyaz Gemi’nin isimsiz çocuğu gibi yaşamıyla gerçekleştiremediğini ölümüyle gerçekleştirmiş ve iz bırakan bir kahraman olmayı başarmıştır. O da Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık…

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ni-nasil-bilirsiniz/
  • 224 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    (Spolier Olabilir)Deniz Feneri bir iki yıl önce Woolf'un elime aldığım ilk kitabıydı.O sıra kitaba pek odaklanamayıp bıraktım.Küçük bir araştırma sonrası yazarın tarzını anlamak için şu sıralamada okumaya başladım: Kendine Ait Bir Oda,Dışa Yolculuk,Mrs.Dalloway,Deniz Feneri. Böylece yazara daha iyi ısındım.
    Bütün kitaplarını çok sevdim.Ama özellikle Deniz Fenerine bayıldım.
    Virginia Woolf,20.yy damga vurmuş Proust,Joyce gibi yazarlarla beraber anılıyor. O dönemin şartlarında kadınların bazı temel haklardan bile yoksun olduğunu düşünürsek bir kadın böyle başarılı olması beni çok gururlandırıyor.Woolf'un kadın kimliği için uğraşları herkes için bilinen bir gerçek.
    Burada asıl vurgulanması gereken onun roman sanatına getirdikleri.Bilinç akışı, iç monolog gibi teknikleri ilk ve başarılı kullananlardan birisi yazar.
    Birçok yazar Deniz Feneri'nin Woolf'un şaheseri olduğunu düşünüyor.Henüz dört eserini okudum ama ben de çok basarılı olduğunu düşünüyorum.Peki yazar bilinç akışını nasıl kullanmış ve başarısı nedir?
    Bir kere kitapta belli bir öykü yok.Bir iki olay var evet ama asıl konu hiçbir sekilde olaylar değil. Ramsay ailesi ve onlara gelen misafirlerin izlenimleri,olayların insanların zihnindeki anlik yansımaları asıl verilen.
    Örneğin kalabalık grup sofrada oturuyor ve herkesin birbiri hakkındaki düşüncelerini zihinlerinden okuyoruz.Düşünceler kesinlikle sıralı değil.Dağınık,kopuk kopuk.Birden başka bir kişinin iç dünyasına atlıyorsunuz bazen bu geçişler bile zor fark ediliyor.Kitaba ısınana kadar odaklanmak biraz zor ama kahramanları tanıdıkça okumak kolaylaşıyor.
    Bu yönüyle kesinlikle okunması zor bir kitap değil.Kendinizi o akışa bırakıyorsunuz. Woolf'un kahramanlarınin kafasında siz de gezinip duruyorsunuz.
    Kitapta bazen zaman duruyor gibi oluyor. Mesela Mrs.Ramsay sandalyesinde kitabını okuyor.Mr.Ramsay ona bakıp düşünüyor, dizinin dibindeki küçük James düşünüyor, Mrs.Ramsay kendisi düşünüyor.O anda benim icin Mrs.Ramsay bir resim oluyor sanki.
    Mina Urgan Virginia Woolf'un biyografisini yazmıs en kısa zamanda edinip okumak istiyorum.Orada araştırmaları sonucu görmüs ki bu romanda anlatılan Woolf'un kendi ailesi.
    Mrs.Ramsay beni en çok etkileyen karakterdi.Yazarın kendi annesi olduğu söylenen bu karakter sanki eserin başkişisiydi ama ikinci bölümde birden öldü ve ölümünün bir cümle ile geçiştirilmesi beni şasırtmadı çünkü yazar olayları hiç önemsemiyor. Mrs.Ramsay cok güzel ve etkileyici bir kadın olarak karşımıza çıkıyor.Sessiz sedasız herkesi ve her seyi yönetiyor.Etrafındakiler üzerinde güclü bir tesiri var. Güzelliğinin ve etkileyiciliğinin farkında tabi ve bununla gurur duyuyor.Mr.Ramsay ile uzun bir evlilikleri ve tuhaf,sözsüz bir iletisimleri var.Birbirlerinin bir sonraki hareketlerini tahmin ediyorlar ve bir kitabin sayfalarını cevirmesinden bile duygu analizlerini yapiyorlar.
    Mrs.Ramsay hem kocasından kendini için için üstün görüyor.Hem de üstün gördüğü icin bu fikre dayanamıyor ve kendine kızıyor.
    Mr.Ramsay güzelliği ve etkisi için karısına adeta tapıyor.Bir yandan da okuduğu kitapları anlamıyor diye karısının cahilliğinden gizli bir haz duyuyor.
    Yazar bu iki karakteri öyle güzel çözümlemis ki çocukluğunda anne ve babasına bakıp uzun uzun gözlem yaptığını düşündüm.Annesi daha yakın hissediyor tabi.Baba bencil bir karakter olarak öne çıkıyor. Küçük kardeş James de anneye hayran ve babasından nefret ediyor.Babasını hayattaki bütün olumsuzlukların simgesi gibi görüyor. Babasınin annesinden sürekli ilgi bekleyen hali James'i o yaşlarında bike(altı-yedi yasinda oldugunu tahmin ediyorum)deli ediyor.
    Yazar, güzel fakat sığ bir kadın olarak çizdiği Mrs.Ramsay'ın karşısına Lily'i yani kendisini koymus. Mrs.Ramsay sadece kendi ve ailesiyle ilgilenir,herkesin evlenmesi gerektigini düsünür.Lily evlenmez,resim yapar ciddi konulara meyillidir.Fakat çirkin olduğu için özgüven problemi vardır.
    Acaba Mrs.Ramsay'ın erken ölümü bize Lily'nin kazandığı fikrini hissettirmek için miydi?
    Yazarın karakterler hakkında bazen iyi bazen kötü olan tutumunu,bir kafa karışıklıgi hissini uyandırmasını sevmedim sadece ama bu kitap bir saheser gercekten. Ben de yıllarca etkisini bırakacağı kesin.Zamanla Woolf'un diger kitaplarini da okumak icin sabirsızlanıyorum.
  • "Anne" dedim. "Sen iyimserle kötümserin hikâyesini biliyor musun?
    "Hayır!" dedi.
    "Kötümser, 'İşler daha kötü olmaz' diye feryat ederken, iyimser, 'Olabilir, daha kötü de olabilir' dermiş.
    Şimdi söyle bakalım. Sen iyimser misin, kötümser mi?"
    "Aman deli kız!" dedi annem. "Hep böyle muzırlıklara çalışır aklın zaten. Hadi kalk yatalım, iyice serinledi ortalık."
  • Muhtemelen hiçbir filozof, Friedrich Nietzsche (1844-1900) kadar sık ve vahşice denebilecek ölçüde yanlış yorumlanmamıştır. Alman kasabası Röcken bei Lützen’de doğan Nietzsche, yirmi dört yaşında İsviçre’de Basel Üniversitesi’nde profesör olmayı başararak, klasik dilbilimi alanında ünlü genç bir bilgin oldu. Nietzsche, kötüleşen sağlık durumu yüzünden öğretim görevini bıraktı ve 1889’da zihnen ve fiziken yatağa düştü. Kız kardeşi tarafından bakılan bir deli olarak da öldü.
    Nietzsche’nin felsefesindeki merkezî bir tema, insanları ahlakî, bilimsel ve estetik değerlerini sorgulamaya teşvik ettiği, “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi” adını verdiği felsefesidir. Nietzsche, Avrupa kültürünün – özellikle Hıristiyan ahlakının – temelini oluşturan değerlerin çoğunun yaşamı ve keyif almayı gereksizce kısıtladığına inandı. Nietzsche’ye göre bu değerlerin pek çoğu güçsüz ve alıngan kişiler tarafından güçlünün üzerinde güç kazanmak için bir araç olarak icat edildi. Ona göre uysal ve mütevazının kutsanmasıyla Hıristiyanlık, hastanın sağlıklıya karşı zaferidir. Değerlerin her bir sistemi ve her felsefî sistem için Nietzsche, “Ne tip bir hayata hizmet ediyor?”, diye sordu.
    Nietzsche’nin bir diğer önemli fikri, dünyanın kendisini daha önce olduğu gibi sonsuza dek tekrar edeceği anlayışı olan “ebedi dönüş”tür. Ebedi dönüş dolayısıyla, hepimiz hayatlarımızı en ince ayrıntısına kadar, tekrar ve tekrar, aynen sahip olduğumuz gibi yaşayacağız. Nietzsche, bunu bir sınav olarak sunar: Ne tip bir insan, en zavallı ve en hakir görüleni bile olsa, hayatının tüm anlarının tekrarlanmasına tüm sonsuzluk boyunca gönüllü olabilir?

    EK BİLGİLER:

    1. Birçok uzman, Nietzsche’nin Fransa-Prusya savaşında sıhhiye eri olduğu zamandan veya bir fahişeden geçen frengi hastalığı olduğuna inanır.
    2. Nietzsche’nin kız kardeşi, Elizabeth Förster-Nietzsche, kardeşinin felsefesini kendi siyasî amaçlarına göre kullanmaya çalışan bir Nazi sempatizanıydı. Nietzsche’nin kendisi, hem Alman milliyetçiliğinin hem de Yahudi-karşıtlığının da sıkı bir eleştirmeniydi.
    3. Nietzsche’nin üst insan (Übermensch) kavramı, Nazilerin ideal Aryan kahramanını tanımlamak için kullandıkları bir ifadedir. Nietzsche, üst insanın tam olarak neye benzediğini söylemedi, ama kavgacı veya şiddet yanlısı olmadığı açıktı.
    4. Nietzsche, Alman besteci Richard Wagner ile yakın bir arkadaşlığa sahipti. Nietzsche’nin yazılarında Wagner’ı öldüresiye eleştirmesinden sonra arkadaşlıkları bozuldu. Bazı kanıtlar, arkadaşlıklarındaki bozulmanın nedeninin Wagner’ın Nietzsche’nin doktoruna genç adamdaki görme sorunlarının kaynağına dair uygunsuz bir fikir (aşırı mastürbasyon!) ileri sürmesi olduğunu iddia eder.
  • 256 syf.
    ·5 günde·6/10
    Fakir bir aile çocuğu olan Zeze'nin küçük yaşlardan itibaren gençliğinin son demlerine kadar yaşadığı olayların anlatıldığı eserler dizisinin ikinci kitabı (diğerleri Şeker Portakalı, Deli Fişek).

    Konusu itibariyle Şeker Portakalı'nın devamı olsa da, onun kadar etkileyici ve sarsıcı değil. Kitapta sanki farklı bir öykü anlatılıyormuş gibi bir duygu hissediyor insan. Kitabın daha ilk sayfalarından itibaren, haklı olarak Şeker Portakalı'nda zihinde oluşan Zeze'yi arıyorsunuz, ama bulamıyorsunuz. Kitap başlarda sorunlu bir tarzda ilerlerken sonlara doğru biraz düzeliyor. Yazar, Zeze’ye -yaşına göre- olması gerektiğinden daha büyük sözler söyletiyor. Onu anlamsız, ilginç bir felsefi ve psikolojik anlayışın içine sürüklüyor. Bu durum sıkıcılığa neden olabilir. Sonuç: Küçükler için hayal kırıklığı, daha büyük gençler için ise bir yere kadar idare eder.