• Matematiksel bir ifadeyi destekleyen ne kadar çok ikincil delil olursa olsun gerçek matematikçi bu ifade ispat edilmediği sürece tatmin olmaz.
  • Kant, tasarım deliline itirazlarını ateizm adına değil, bilinemezci (agnostik) yaklaşım adına yapmıştır. Kant'ın bilinemezciliği "saf aklın" bilinemezciliğidir; Kant "pratik aklın", "saf akıl" üzerinde otoritesini kabul ettiğinden dolayı bilinemezci kalmaz ve Tanrı'nın ve ahiretin varlığını kabul eder. Onun felsefesinde ahlak kuralları, hem teizmin kabul ettiği her şeye gücü yeten, iyilik sahibi Tanrı'yı hem de ahiretin varlığını gerektirir. Kant'a göre insan, evrenin gayesel sebebidir. İnsan olmadan tüm yaratılış boş ve anlamsızdır. Evrenin gayesi olarak alınan insanın ayırt edici özelliği ise ahlaklı olmasıdır. Kant'ın gayeci yaklaşımında nihai gaye ahlaktır. Kant'ın ahlaki teolojisini (dinbilimini), gayeselliğin yetersizliklerini kapatan bir yaklaşım olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Kant, gayeci yaklaşımın (teleoloji) teolojiye bir giriş olmasına karşıdır ama gayecilik, ahlaki teolojiye yardımcı olursa durum değişir. Ona göre "ahlaki delil", teorik olarak Tanrı'yı ispatlamaz ama pratik neden açısından bu inanç mutlaka gereklidir.
  • Kant, mekanik bir yaklaşımın canlıları açıklamada yetersiz olduğuna inandı ve biyolojide, parçaların bütünle ve birbirleriyle ilişkisinin gayeci kavramları kullanmayı gerektirdiğini söyledi. Kant, teizmin doğayı gayeci yaklaşımla açıklamasının bütün diğer açıklamalardan daha üstün olduğunu söyler fakat bunu objektif bir delil olarak görmez, sadece, subjektif düzenleyici bir "idea" olarak görür. Kant'a göre teizm, doğayı en iyi şekilde anlayacak çerçeveyi çizer; her ne kadar ona göre bu çerçeve ispat edilemese de.
  • Allah'ım hayallerime bile sığdıramayacağım böyle bir güzelliğin yeryüzünde işi ne? Belli ki varlığına delil olarak göndermişsin tamam da, bizim evde işi ne?
  • ONİKİNCİ REŞHA:
    İşte şu zât, şu mevcudat Hâlıkının vahdaniyetine hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sadık olduğu gibi; haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kàtı'ı, bir delil-i sâtı'ıdır. Belki nasılki o zât; hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. Haşir mes'elesinde geçen şu sırrı, makam münasebetiyle tekrar ederiz:
    İşte bak: O zât öyle bir salât-ı kübrada dua ediyor ki: Güya şu cezire, belki Arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmada niyaz ediyor ki: Güya benî-Âdemin zaman-ı Âdem'den asrımıza, kıyamete kadar bütün nuranî kâmil insanlar, ona ittiba ile iktida edip duasına âmîn diyorlar. Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki: Değil ehl-i arz, belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat, niyazına: "Evet Yâ Rabbenâ ver. Biz dahi istiyoruz." deyip iştirak ediyorlar. Hem öyle fakirane, öyle hazînane, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle tazarrukârane niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor. Duasına iştirak ettiriyor.
    Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için dua ediyor ki: İnsanı ve âlemi, belki bütün mahlukatı; esfel-i safilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten a'lâ-yı illiyyîne yani kıymete, bekaya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
    Bak! Hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile istiyor, yalvarıyor ki; güya bütün mevcudata ve semavata ve Arş'a işittirip, vecde getirip duasına "Âmîn Allahümme âmîn" dedirtiyor. Bak! Hem öyle Semî', Kerim bir Kadîr'den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm'den hâcetini istiyor ki; bilmüşahede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünki istediğini, -velev lisan-ı hal ile olsun- verir ve öyle bir suret-i hakîmane, basîrane, rahîmanede verir ki, şübhe bırakmaz: Bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî' ve Basîr ve öyle bir Kerim ve Rahîm'e hastır.
  • Gözlerimi açtım, hep oradaymışım, oraya aitmişim sanki. Ama değilmişim de. Evhamlanmam gerekiyor gibi.. Hem de değil gibi. Korkunçtu, ama hiç korkmuyordum, niye korkunç bilmem, niye korkmam, onu da bilmem. Bildiğim birçok şey olduğunu bilerek fakat neyi bildiğimi bilmeyerek bakındım çevreme. Oraya aittim...ve değildim...her ikisinden de aynı derecede emindim.

    Karanlıktı, gölgeleri öldürecek kadar karanlıktı.

    Zaman diye bir mefhum yok. Bir insanlık masalı o. Anlayacaksın yakında.

    Bedenin algısı kapandıkça ruhun algısının açıldığından bahsetti.

    Beden, ruhun üstüne kapatılmış zırhlı bir kapak gibiymiş. Körlük, sağırlık gibi bedensel arzular ise o kapakta açılmış mermi delikleri. İnsan duyularından ne kadar çoğunu kaybederse o kadar üstün özellikle tanışırmış.

    Ölüm hali hayatta olma halinden farklı olarak ne olduğunu bilme haliydi. Öte taraf değildi, ölüm tarafı, ara taraftı. Bu nedenle ölülerle diriler kesin olarak ayrılmazdı birbirinden. Birinin bedeni toprağın üstünde olurdu, diğerininki altında. Ama ölünün ruhu dirinin ruhundan yüz bin kere daha diri oluyordu. Belki çok daha diri.

    Hükmü yoktu zaman denen şeyin, hükmü olmayan şeyin varlığı zaten anlamsız varlığı anlamsız olan şeyin yokluğu zaten önemsizdi.

    Ölüm, ‘’Yaşıyorum’’ iddiasında olan kısacık dünya uykusundaki insanoğlunun bilmediği bu tarafa geçmedikçe de bilemeyeceği upuzun bir yaşama şekliydi mesela.

    Hiç aşık olmamışsa tam olur mu boş adam?

    Delirmek gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir.

    Kişinin kendine ettiğini, edemez kişiye hiçbir fani..

    Şu insanlardna hangisi benim? / Hele sen şu kavgayı gürültüyü dinle/ Bakma ağzıma hem, sözüme kulak asma/ Hem sen beni elden çıktı bil..

    Kendini iyi hissetmiyordu ama kendini iyi hissetmenin nasıl bir şey olduğunu bilmediği için kendini iyi hissetmediğini de bilmiyordu.

    Haraba kul olduk bezm-i elemde/ Abad olsak da bir, olmasak da bir/ Düştük, çare nedir, dama alemde/ Azad olsak da bir olmasak da bir..

    Kendi hasretinin sebebi kendin oluyordun, başkası değil.

    Ah nice uyursun, uyanmaz mısın? Çağrışır dellallar, inanmaz mısın?

    Senin baktığına herkes bakar, gördüğünü ise bir sen görürsün.

    Diyar-ı masivadan geliriz biz/ Evvel tek idik, şimdi bir olduk biz..

    Uyan ey gözlerim, gafletten uyan/ Uyan uykusu çok gözlerim, uyan.

    Gün içinde kati delil gündür yine/ Görsen ışık nasıl vurur çehrene..

    Dibini görmediğin bir ırmağın derinliğini, düşünmekle anlayamazdın, ya oturup manyak gibi düşünecek ya da gözünü karartıp yürümeye başlayacaktın karşı kıyıya doğru. Düşüncelerin ırmağın görünmeyen yüzünü açıklayamazdı sana. Biraz bahtına biraz da hislerine güveneceksin.

    Allah’ın hayırsız işi olmaz.

    Duayı bırak, ağaç istiyorsan tohum ekeceksin.

    Ve insan, aşık olması gerektiğini akıl ettiği için aşık olmazdı. Aşık olabildiği için aşık olurdu. Aşık olmayı becerebilecek bir ruha, aşkın külfetlerini nimet bilecek bir yüreğe sahip olduğu için aşık olurdu. Diyelim cennet bu olsun… Aşık olamayan insan da buna ihtiyaç duymadığı, aşık olmayı aklıyla reddettiği için değil, olamadığı için aşık olmayı beceremediği için olmazdı. İşte bu da cehennemdi.Aşk ateşinde yananların gözünde aşk cennet, ötesi ise cehennemdi. Asıl yanmak buydu.. Neyi kaybettiğini bilmekten daha büyük bir cehennem ateşi olabilir miydi?

    Zeka neyi şad etti istikamet bozuksa? / Ölümün ötesine bakışımız var bizim.

    Hissiz olmak acı çekmekten daha iyi değil midir?

    Acı çekmek iyidir; varlığını farkında olmasını sağlar. Cehennem bile hiç olduğunu bilmediğin bir hiçliğe yeğdir.

    Hayır. İmkansız imkansızdır, mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var.

    Elinden tutup çekeceğiz seni/ İyiden de kurtulacaksın, kötüden de..

    Güneşin doğması tabiat kanunu, senin doğman eşeyli üreme, ölmen eşyanın tabiatıydı, öyle mi? Hala mucizeye inanmıyordun ya, işte mucize oydu.

    Tıpatıp sana benzeyenim ben, ağlarsan ağlayan gülersen gülen..

    Kaza ve kaderden kaçmanın tek yolu vardır: kaza ve kadere kaçmak

    Düşünmek demek akıl yürütmek demekti ve aklın uymak zorunda olduğu kurallar vardı. Bu kuralları sen icat etmediğine, her bir kuralın da ayrı bir müellifi olduğuna göre, demek ki akıl yürütürken başkalarının kurallarına göre ölçüp biçmek zorundayın. Düşünüyorum, o halde yokum! Diye acı acı alay etti kendisiyle. Demek ki düşündüğüm sürece ben ben olmamış oluyorum.

    Olacak olan oluyordu, Kader , Zül Celal’in; ‘’Böyle yazdım, böyle yapacaksın.’’ Dediği şey değildi. Senin ne yapacağını biliyorum aha da şuraya yazdım’ dediği şeydi.

    Susuzluk belki de senin canın su çekti diye değil, suyun canı sen çekti diye gelip yapışıyordu gırtlağına, suya kavuş diye susatmıyordu Allah seni, su sana kavuşsun diye susatıyordu belki de. Kahır sen hayra er diye değil, hayır sana ersin diye kahırdı demek.

    Uyuyabilseydi uyurdu, ne güzel, basar giderdi o rüyadan o rüyaya, gözünü bir açardı ki sabah olmuş, zamanda yolculuk eder gibi. Ama uyuyamayacaktı. Cin gibidydi. Canı sıkkın bir cin gibi.
    Yalnızca, içinizdeki iyilikten bahsedebilirim; kötülükten değil…

    Çünkü kötülük nedir ki, kendi açlık ve susuzluğu içinde azap çeken iyilikten başka..

    Benim ne geçmişim, ne de geleceğim var… eğer kalırsam, kalışımda bir ayrılış vardır.. Gidersem; ayrılışımda bir kalış…

    Vuslattır, terhistir, hasrettir ölüm, ak kefen giyinmiş kesrettir ölüm..

    Binlerce yıllık yolculuktan sağ çıkmış eşsiz bir kromozumun mahsülüydü o. Öyle ki, kıytırık kromozomların yanında, akıllara ziyan cüssesiyle salapuryaların arasında kendine yol açan bir buzkıran gemisi sayılırdı. Tekti. Tekten de tek. Yegane. Biricik. Eşsiz. Mahsulü de öyle olacaktı elbet.

    Belki kavuşursam üzerim dedim/ Ben senin uğruna senden vazgeçtim.

    Her kendime gelişim biraz daha acılı oluyordu, bu nedenle kendime gelmek de istemiyordum artık. Artık ne olacaksa olsun istiyordum, istiyordum ki nereye gideceksek gidelim, nerelerde kaybolacaksak kaybolalım, yanalım tütelim, nasıl biteceksek bitelim.

    Açıldık.. Yol verdik… Yol olduk.. Geçtikleri yerden kapanıp yollarının izi olduk tozu olduk, geçecekleri yerden ayrılıp yordam olduk, yön olduk.

    Bir olmanın ne olduğunu öğrenmeden Bir’e gidilemeyeceğini öğretiyordu o varlıklar bize sessizce. Biz bir olmayı öğreniyorduk. Sessizce. Dönenerek, devinerek yere basarak ve basmayarak bir yol açmaya başladık aramızda, bir gelene açar gibi. Bir ziyaretçiyi değil de bizden birini bekler gibi beklemeye başladık.
  • Bir çocuğa " baban sana düşman" de. İsterse o babasını çok sevsin ve bunu her gün bir defa tekrarla. Yemin et ve her defasında yeminine uydurma bir delil ekle. Bir gün o çocuğa babasını öldürtebilirsin.
    Nurettin Topçu
    Sayfa 79 - Dergah