5 Şubat 1983... Üstadım, "İslâm ve müslüman nedir?" suâline, suâlin karşılığı cevap yerine, ehline delil olacak söylemek istediğini tesbit ettiriyor: - "Şu işe 15 yaşında başlamışsam, 60 senedir düşündüm... Irkî bakımdan bizim çok münhat bir arazî sahibi olduğumuzu kabul ettim... Başka çaresi yok bu işi halletmenin... Müşahede lâzım... Allah ıstırabını çektirmediği şeyin nimetini vermez... Hakikaten ıstırap... Bu söylediklerim, şeye kaydediliyor mu?.. Video... Bu makine gide gide öyle bir yere gidecek ki, bir âleme, beşerî hiçbir cehde yer kalmayacak, hiç... Benim resmim çekilirken hazirûn görülüyor mu?" Ardından Şarlo misâli!..
Sayfa 569 - Ağustos 1994, “SELÂM SANA HAŞMETLİ AZAP!”, Yevmiye: Kamera Karşısında, İbda Yay.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek
Sahabede bile tarihselcilik varken bizdeki yobazlara ne demeli?
Öte yandan, meşhur tabiî âlim Atâ b. Ebî Rebâh (ö. 114/732), Medine döneminde Müslümanlar ile müşrikler arasındaki gergin ve problemli ilişkilere atıfta bulunan Mümtahene 60/10-11. ayetler bağlamında İbn Cüreyc'in (ö. 150/767), "Müşriklerden evli bir kadın Müslümanlara gelse ve İslam'ı benimsese, ilgili ayetteki "ve-âtûhüm mâ enfekû" (O kadınların eski kocalarına evlilik sırasında mehir olarak ödedikleri para veya malı iade edin) ifadesi mucibince o kadının müşrik kocasına herhangi bir mehir bedeli ödenir mi?" şeklindeki sorusuna, "Bu hüküm sadece Rasûlullah ile çağdaşları arasında geçerliydi" (innemâ kâne zâlike beyne'n-nebiyyi ve ehli ahdih) diye cevap vermiştir. Ebû Bekr İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148) gibi bazı müfessirler ise aynı ayetle ilgili olarak, "Allah'ın bu ayetteki hükmü ümmetin icma ettiği üzere o zamana, özellikle o zaman ve zeminde meydana gelen olaya mahsustur"şeklinde bir görüş belirtmiştir. "İlmin kapısı" diye anılan Hz. Ali gibi bir sahâbînin, "Bu ayetteki hükmü benden önce hiç kimse uygulamadığı gibi benden sonra da hiç kimse uygulamayacaktır" dediği, tefsirdeki otoritesi tartışmasız olan İbn Abbas gibi bir diğer sahâbînin, Nur 24/58. ayetteki hüküm hakkında kendisine sorulan bir soruya, "Bu ayetteki hüküm işlevini yitirmiştir; bugün bu ayetteki hükmü uygulayan birinin varlığına şahit olmadım" diye cevap verdiği, ayrıca ilâhı vahye muvafakatlarıyla tanınan Hz. Ömer gibi bir sahâbînin Kur'an'daki sarih hükümlere, sözgelimi Tevbe 9/60. ayette zekât gelirini harcama kalemleri arasında müellefe-i kulûb sınıfı açıkça zikredilmesine rağmen, bu kalemden pay isteyenleri açıkça reddettiği halde bütün bu sahâbîlerden hiçbirinin İslam'a ve Kur'an'a sadakatsizliği akıllarının ucundan dahi geçirmemiş olmaları acaba nasıl izah edilebilir? Yine Hz. Ömer'in müellefe-i
Sayfa 19 - Kırmızı Kedi Yayınevi·Kitabı okuyor
Din
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Fazl Ziyad, Ahmed Hanbel’den aklın yerinin dimağ-beyin- olduğunu nakletmiştir. Ebû Hanîfe de aynı görüştedir. Bizim mezhebimizden bir grupsa aklın kalbde bulunduğunu söylemiştir; ki bu aynı zamanda İmam Şâfii’nin de görüşüdür. Bunlar kalbin akıl anlamında kullanıldığı; “Şayet yeryüzünde dolaşsalardı düşünecek -akledecek- kalbleri olurdu.” (Hacc/46) “ Şüphesiz ki bunda kalbi -aklı- olanlar için bir öğüt vardır.” (Kaf/37) âyetlerini delil getirmişlerdir. Bu da aklın yerinin kalb olduğunu gösterir.
Sayfa 15 - Şule Yayınları·Kitabı okuyor
ÜÇ IŞIK, ÜÇ HİLÂL'E DAİR...
Bir yönüyle son derece basit ve açık, diğer yönüyle son derece derin ve girift bir dava… Girift yönünden başlayalım: Bir efsane-espri hâlinde Emir Buharî‘ye dayanıyor. Buhara’dan, şeyhinin nasihati ve göğe fırlattığı üç meşale ile yola çıkıyor Emir Buharî… Meşaleleri kalb gözüyle takib edecek ve üçüncüsünün söndüğü yerde yerleşecek… Birinci meşale sönüyor, ikinci meşale sönüyor, üçüncüsü onu Bursa’ya kadar getiriyor, orada sönüyor. Bunun üzerine Emir Buharî Bursa’ya yerleşiyor, Yıldırım Bayezid‘in mânevî hocası ve İstanbul’un fethine katılacak dervişlerin pîri oluyor. Meşhur bir hikâyesi de vardır. Yıldırım Bayezid, Bursa Ulu Camii’ni yaptırır. Açılışına şeyhini çağırır. Sorar: “Nasıl olmuş?” Emir Buharî, “güzel olmuş” der, “yalnız, yanında bir meyhânesi eksik.” Yıldırım‘ın içkiye düşmesini kınıyor. Bu hikâye, hakikati olmak şartıyla, mânevî yolun her şeyin üstünde olduğuna, gerektiğinde sultanları bile hesaba çekebileceğine delil diye gösterilir. Tabiî, bu yolun hakikati de pek kalmamıştır. Şimdi insanlar, iktidara yakın oldukları kadar büyüdüklerini zannederler. İş, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’ne kadar gelir. O da Emir Buharî ile aynı yolun bir başka kolundan gelme; tarikatlerin en büyüğünün, Tarikat-ı Aliyye’nin en büyüklerinden ve son temsilcisi… Yanılmıyorsam, 1918’in sonlarında, İstanbul işgâl altındayken, Van yöresinden hicret ederek İstanbul’a geliyor. Sultan Vahîdüddin kendisine büyük bir hürmet gösteriyor. Yunan işgâli döneminde, kendisinden memleketin kurtuluşu için dua ve yardımlarını esirgememesini istiyor. Yanlış bilmiyorsam, iki defa görüşüyorlar. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, duâlarının yanında, Anadolu’ya savaşmak için birçok bağlısını gönderiyor; millî mücadeleye destek veriyor. __Savaştan sonra, Beyoğlu Ağa Camii’nde ve Eyüp’teki
ÜÇ IŞIK “Sohbet – Konferans” , 4 Ağustos 2011, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Deneme, İnceleme
Söz amelsiz, amel ihlassız ve sünnete uymaksızın kabul olunmaz. Senin bilgin sana sesleniyor: "Benimle amel etmezsen senin aleyhinde kuvvetli delil olurum, amel edersen lehinde hüccet olurum" diyor.
Sayfa 87 - Gelenek Yayınları·Kitabı okuyor
"Ya Rabbi, kulların arasında olan salih kisileri bana buldur. Sana varmama delil olanı bana göster. Manevi sofrandan yememe vesile ver. Manevi susuzluğumu, sonsuz denizinden kandıracak zatı bana bildir. O zat gözlerimi, yakınlk nurunla sürmelesin. Taklitçi olmayarak apaçık nurunu gördüreni bana haber ver?"
Sayfa 32·Kitabı okudu