26-03-2026, perşembe, Gözdağı korusu,Pendik.
Çok güzel bir hava var bir kaç haftalık ilikleri üşüten soğuklar sonrası.
Bu koruya ilk gel(eme)diğim günü hatırladım;
1979 yılı, ilkokul ikinci sınıf öğrencisi olarak, tüm okulla beraber,okul pikniği için geldiğimiz günü.
Kolumda,annemin yiyeceklerimi ve suyumu koyduğu hasır sepet vardı.
Anneme ısrarla,pazar çantasının bu iş için daha uygun olacağını söylesem de,bana bohçası kolunda gezen çingeneler gibi olacak şekilde,zorla elime tutuşturmuştu sepeti.
Utana sıkıla ve yedi yaşın verdiği güç ile taşımaya çalıştığım sepetin, kolunun bir tarafının yerinden çıkması, utancıma ve çektiğim eziyete tuz biber olmuştu!
Öyle ya,o âna kadar harcadığım enerji, sepettekilerden alacaklarımdan daha fazla olmuştu!
Yolculuğumuz ise sanki kavimler göçü kadar uzun olmuştu, korunun eteklerine varmak için!
Çünkü o zamanlar,yolun ve izin yok olduğu ve medeniyetin gelmesi için çok beklenen zamanlar içindeydik!
Zirveye beş kala, öğretmenler tarafından durdurulan kavmi göç,dinlenmek için yayılmış bir sürüyü andırıyordu, bir ucundan diğer ucuna üç günlük yolmuş gibisine!
Duruş sebebimiz, yukarıdan gelen, müzik ve insan sesleri idi!
Boş olduğu düşünülen zirvede,bir müzikhol vardı ve çalışıyordu, dahası çocuklar için tehlike oluşturabilirdi!
Bir süre bekledikten sonra, piknik için zirvenin uygun olmadığı ve bulunduğumuz yerde yapılacağını öğrendik.
Ve bizler yaygın bir sürü gibi piknikleştik ve bir süre sonra geriye doğru yola revan olduk çobanından azade sürü gibi sürüşmeden, hızlıca!
Geri dönüşüm(üz) daha kolay oldu!
Zira yol yokuş aşağı ve de içindekilerini tüketmiş olduğum sepet de benim için daha hafifti!
Hafifti hafif olmasına ama hâlâ kulpu kırık bir eziyet abidesiydi!
Ve ben bir karar aldım çocuk yaşımdan daha büyük olan,sepeti doğaya