Âlimler, kader ve kazâyı (bazan) aynı anlam için kullanarak "Allah Teâlâ'nın, varlıkları belirli ölçülerde irade edip, iradesine muvafık olarak var etmesidir" diye tanımlarlar. Varlıklar; zatlar, sıfatlar ve ölçüler olarak (farklı ve) çokturlar. Bunların içinde insanla ilgisi olan iki kısımdır:
1. Doğum tarihi, rengi, uzunluğu ve bizzat kendisinin sebep olmadığı hastalıklar gibi insanın iradesinin olmadığı varlıklardır.
2. İnsanın iradesinin olduğu varlıklardır ki burada insanın tercihi vardır. Hayrı tercih ederse sevap, şerri tercih ederse günah ile karşılaşacaktır.
Evet, kulun tercihi, kader ve kazâda var olana muvafık olacaktır. Fakat bu, Allah Teâlấ'nın ilminin, kader ve kazâsının inceliğiyle ilgilidir; kulun kader ve kazâya muttali olup oradakini yerine getirebilmesinden dolayı değildir.
Mesela kul kendisinde sadaka vermek için bir gaye gördüğünde malını infak eder, bu da ona sevap olur. Bunun aksi ise günah gerektirir. Örneğin katil kişi kaderde yazlı olanı görüp de oradakini uygulamamaktadır. Bilakis kendisinde kötülük yapma rağbeti oluşmakta, o da bunu tercih edip birini katletmekte ve ona bunun günahı yazılmaktadır.
En yüce sıfatlar Allah'ındır demekle birlikte âlimler burada bir misal vererek șöyle derler:
Polis suçluların durumlarını kısmen bilir. Bazan da suçlu kişinin, nerede ve nasıl bir suç işleyeceğini de kestirebilir. Şimdi polisin bunu not edip, suçluyu takip ettiğini ve tahminlerinin doğru çıktığını farzedip, suç üstünde yakalama kararı aldığını düşünelim. Bu durumda suçlu polise, "Siz benim bu işi yapacağımı biliyordunuz ve evraklarınızda da yazılıydı, neden bana engel olmadınız veya neden beni sorumlu tutuyorsunuz?" diyemez. Çünkü suçlu, yaptığı yanlışı isteğine binaen yapmıștır. Polisin evrağında yazılı olduğu için yapmamıştır.
Fakat polis