• 456 syf.
    Etkileyici bir kıtap...
    Deus, Tanrı, ilah. Yazar insan türünün bilimsel adı Homo Sapiens ile bir kelime oyunu yaparak Homo Deus ( tanrı insan) terimini titretiyor. Peki tanrı insanın var olması mümkün mü? Ölümsüzlük mümkün mü? Okurken sürekli yeni sorularla karşı karşıya geldiğimiz, farklı bir bakış açısından dünyaya baktığımız ve çok geniş bir çerçevede gelecekte olabilmesi mümkün bir dünya da hakim olacak yeni bilgi dünyası. Geçtigimiz 70 bin yıl boyunca insanları hakim güç olduğu ve süreçte var olan dinler insanevladı merkezli gösterdiği var olma süreçleri çeşitli acılardan değerlendirip sizi deli sorularla baş başa bırakacak çok keyifli ve bilgi dolu bir kitap. Sadece bu kadar mı? Hayır.

    Liberalizm bireyselci hakimiyeti, Hümanizm insan merkezli dini anlayışı yerine Dataizm veri dini hakim olabilecek mi ? Tartışılır. Ama bunları olabilme ihtimalleri üzerine kitapta baya destekleyen araştırmalar var ve devamının da geleceği anlaşılır bir şekilde verilmiş. Bilim her zaman dinle bir münakaşa için de bu zaten bilenen bir durum bunun gelecekte daha üst seviye çıkması ihtimal dahilin de bence... Peki bu yeni durumda yani Yapay Zeka her şeyin önüne geçip bizi kölesi yapar mı?Hayır yapmaz. Çünkü yazarında dediği gibi işine yaramayız. Homo Sapiens'in yerine Homo Deus'un geçetiğinde, zeka bilinci bitirdiğinde insanlığın tepkisi ne olacak? Ben bilmiyorum ne olacak yani tahmin edemiyorum. Çünkü bunlar gerçekten sağlam konular yeterince bilginiz olmadan fikir yürütmek zor. Bu yüzden bence herkesin mutlaka okuması ve araştırması gereken konular bunlar.

    Her ülkenin, devletinin varlığını sürdürmek, idolojisini devam ettirmek adına verdiği mücadele bu mücadele sürekli farklı sebeplerle olsa bazen din için bazen ülke için, bayrak için bazen inandığı görüş için kısacası bu kadar yıkımın olduğu bütün bu savaşlar Homu Deus var olduğunda bitecek mi?
    Düşünün l. Dünya Savaşı'nda 40 milyon insan ölmüştü. Sonra savaş bitti mi? Hayır. Bugün hâlâ insanlar: inançları olur, inandıkları değerler olur yani genel olarak bildiğimiz bizim de tanıdığımız, duyduğumuz bütün var olma sebepleri uğruna ölmeye devam ediyor. Ne var ki insanlar değer yargıları olmadan ayakta kalamaz. Homo Deus bunu bitirebilecek misin?

    Bu kitapla ilgili o kadar çok sorulacak tartışılacak konu var ki, bireyselikten toplumsallığa kadar derin ve araştırılması çokça mümkün bir sürü bilgi yığını içinde kafanızda deli sorularla boğulup gidiyorsunuz okurken... Bu yüzden zaman kaybetmemeden hemen okuyun.

    Keyifli okumalar
  • Çünkü esasında, ve tam da en derin ve önemli konular söz konusu olduğunda, tarifsiz derecede yalnızızdır...
  • 77 syf.
    ·4 günde·8/10
    18. yüzyılda Swift “Güliver’in Gezileri”ni hangi amaçla yazdıysa, muhtemelen Ryunosuke Akutagava da Kappa’yı yazarken aklında aynı amaç vardı: kendi toplumunda aksayan yanlarını eleştirmek. “Kappa”yı ütopya türüne dâhil edebiliriz. Bu türdeki kitaplarda görmeye alışık olduğumuz olay örgüsüne burada da rastlıyoruz. Anlatıcı bir kazara eseri Alice misali kendini yabancı bir yerde bulur ve oranın halkıyla karşılaşır. Onlarla bir süre yaşar, onların yaşam tarzı hakkında fikir sahibi olur, öğrendiği bilgileri kendi ulusuyla karşılaştırır ve sonra geri dönüş zamanı geldiğinde kendi ülkesine döner, ancak anlatıcı artık zihnen değişmiştir ve eskisi gibi yaşamına devam etmesi mümkün olmaz ve tekrar o ülkeye dönmek ister. Ütopya türündeki kitaplar üç aşağı beş yukarı genelde bu şekilde anlatılır. “Kappa”daki kahramanımız geri döndüğünde aklını yitirir, insanlıktan iğrenmeye başlar ve bir akıl hastanesinde kendisini ziyarete gelenlere Kappa Ülkesi’nde yaşadıklarını anlatır.

    Ütopya kitaplarının yazılış amaçları ideal toplum düzenini tartışmaktır. Toplumlar arası farklılıklar karşılaştırılıp, en iyi düzene ulaşabilmek yazarın başlıca amaçları arasındadır. Ancak “Kappa”ı ütopya türüne sokmamız yanlış olur. Çünkü bu ülkede hırsızlık, savaş, intihar, sansür, işsizlik rüşvet ve daha pek çok olumsuzluklar vardır. Öyle ki işini kaybeden kappalar devasa kıyma makinelerinde kıyma haline getirilip kasaplarda halka et diye satılır. Aynı şekilde bu kitap içerik itibarıyla distopya türüne de pek girmez. Biz Kappa’ya anti ütopya dersek yanlış olmaz sanırım.

    Kappa sözcüğü yazarın bir icadı değildir. Kappalar Japon halk efsanelerinde sıkça geçmektedir. Su kenarlarında yaşayan, bukalemun gibi renk değiştiren insansı sürüngen yaratıklar olarak tasvir edilirler. Okuyucunun aklına bu canlıların vahşi doğada hayvan gibi yaşadıkları gelebilir. 23 No’lu akıl hastası kahramanımızın Kappa Ülkesi’ne yaptığı bu seyahat mitoloji kitaplarında anlatıldığının aksine kappaların insanlar gibi gelişmiş bir medeniyete sahip olduklarını kanıtlar. Parlamenter hükümet sistemleri, gelişmiş makineleri, ulaşım için arabaları olduğunu anlıyoruz, sanat ve edebiyata önem verdiklerini öğreniyoruz. Hatta komşu ülkelerle savaştıklarını bile okuyoruz. Kahramanımız orada gördüklerini Japonya ile karşılaştırır. İki ülke arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Kültürel yaşamlarından tutun da daha hayatın pek çok alanındaki benzerlikler onu fazlasıyla şaşırtır. Kappa Ülkesi Japonya’nın minyatürü gibidir.

    20. yüzyılda Japonya’nın sosyal, siyasi ve ekonomik alanda geçirdiği baş döndürücü değişim beraberinde birçok olumsuzluğu da getirmiştir. Kitapta özellikle sanayileşme, üretim araçlarının insanları işinden etmesi, kapitalist toplum düzeni üzerine derin tartışmalar yapılıyor. Bunun yanında din, ahlak, seks, ölüm, hukuk, ekonomi gibi konular da ele alınıyor ve tüm bunlar çeşitli olaylarla gizlenerek okuyucuya aktarılıyor. Kitabı daha iyi anlamak için sanırım Japon kültüründe büyümek ve Japonya’nın son yüzyıllık tarihini bilmek gerekiyor. Ancak bu şekilde kitabı gerçekte manada anlayabileceğimizi düşünüyorum.
  • 228 syf.
    ·6 günde·Beğendi·6/10
    Merhabalar.
    Bugün uzun zamandır merak ettiğim kitap olan Otostopçunun Galaksi Rehberinden bahsedeceğim.Douglas Adams'ın 1979 yılında yayımlanan bu absürt bilim kurgu kitabı okumaktan zevk alacağınız bir kitap.
    Kitap satırlarında gezinirken adeta bir sitcomda yer alıyormuşcasına eğlenebiliyorsunuz.Okuması kolay, konusu sürükleyici, eğlendiren, nadiren de olsa düşündürebilen bir kitap.
    Fakat kitaba başlarken beklentiniz çok da yüksek olmamalı.Eğlencelik bir eser olmasının yanında bence pek de bir artısı bulunmamakta.Eserde nihilizimden parçalar bulabilirsiniz.Aslında bulmakla da kalmayıp eserin nihilistik bir bakış açısının ürünü olduğunu görebilirsiniz.Bu nedenle de öyle sizi derin düşüncelere boğacak, uykusuz bırakacak konular bulamayacaksınız.Sadece keyifli zaman geçirme amacıyla okumak isterseniz isteğinizin karşılığını katbekat bulabilirsiniz.
    Kitap sanırım 5 cillten oluşuyor.Bunlar;
    *Otostopçunun Galaksi Rehberi
    *Evrenin Sonundaki Restoran
    *Hayat, Evren Ve Her Şey
    *Elveda Ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler
    *Çoğunlukla Zararsız
    olmak üzere.
    Bana göre 6/10'u hak eden bir kitap.Okuduğunuz için teşekkürler.
  • 904 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Dostoyevski’nin kitaplarını bitirdiğimde Kafka’nın sözü kulaklarımda çınlamaya başlar: "Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı." Bir romancı düşünün, her kitabında kalp atışlarınızı hızlandıran, aklınızı çalıştırıp düşüncelerinizle çatışmaya sürükleyen, hassas duygularınıza hitap eden, toplumsal eleştiride bulunup psikolojik çözümlemeler yapan, karakterleri kitap bittiğinde bile hiç susmayan, gelecek kuşaklara da hitap eden, güncelliğini koruyan yazılar kaleme alan… İşte o romancı benim için Dostoyevski’dir.

    2019’um Dostoyevski’nin Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları ile bitti ve 2020’yi Ecinniler ile açıyorum, ne kutlu bir bitiş, ne kutlu bir başlangıç…

    Duygularıma bu kadar hitap eden bir yazarın kitabı hakkında incelemeye başlamadan önce duygularımı açıklamadan duramıyorum, şimdiyse kitaba dönmeliyim:
    Kitapta yaşananlar siyasi bir olaydan esinlenerek kaleme alınmıştır. 1869 yılında Neçayev adlı bir devrimci, öğrenci arkadaşlarını devrim için örgütlemeye başlar. Halkın Öcü adıyla bilinen bir örgütün kurucusudur. Neçayev, radikal bir devrimcidir ve Devrimci Kateşizm adlı kitapçığında geçen alıntı oldukça acımasızdır: “Devrimci, yerleşik toplumsal ahlâktan tiksinip ondan nefret eder; onun için yolu devrimin zaferine açan her şey ahlâka uygundur, onun yolunun karşısına dikilen her şeyse ahlâka aykırıdır.”

    Dostoyevski, karısının ağabeyi vasıtasıyla bu gençlerin yaşamlarını, devrim üzerine düşüncelerini öğrenir. İvanov isminde bir öğrenciyi dikkatle anlatır. İvanov, Neçayev’in düşüncelerine karşı çıkan bir örgüt üyesidir. Karşı çıkmanın bedelini hayatıyla ödeyecektir İvanov. Neçayev’in kışkırtmalarıyla örgüte ihanet edeceği ve hainlik yapacağı gerekçesiyle İvanov öldürülür. Neçayev İsviçre’ye kaçar, diğer örgüt üyeleri ise tutuklanır.

    Ecinniler, siyasi atmosferle beraber diğer romanlarına kıyasla daha yavaş ilerlemektedir fakat sona yaklaştıkça etkisi de yavaş ilerlemesinin acısını çok kuvvetli bir şekilde çıkaracaktır. Yer yer kalbimin atışlarını durduramayıp temiz hava almak için dışarıya kendimi attığım sahneler oldu, bu derece etkileyici olması bütün ağırlığı unutturacak cinsten.

    Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza gibi eserlerle karşılaştırılıp, sıkıcı bir siyasi roman gibi görenlere hiçbir şekilde katılamıyorum. Şayet sadece siyasi bir roman olsaydı, Kirillov, Şatov ve Stravrogin gibi karakterler, Neçayev ile özdeşleştirilen Pyotr Stepanoviç’in elinden ana karakterliği almak için yarışı hâle gelmezlerdi. Her ne kadar siyasi ve toplumsal bir olayı konu alan roman gibi gözükse de, söz konusu Dostoyevski olunca, doğa ve toplumsal konular her zaman arka planda kalmaktadır. Bu siyasi atmosferin içinde öyle derin psikolojik çözümler ve bu çözümlemelerden de derin duygu aktarımları gerçekleştirilmiş. Yer yer gerildim (hem de ne gerilme!), hüzün duydum, kalbim hızla atmaya başladı ve endişelendim.. hepsini oldukça yoğun yaşadım. Duygusal anlamda, her zaman olduğu gibi oldukça doyurucu bir romandı. Yeri geldi Kirillov’un tedirginliğini, yeri geldi Şatov’un karısını görmesiyle birlikte yaşadığı sevinci yaşadım, sanki onlarla birlikte, onların içine girerek yaşamışım gibi hem de..

    Roman yazım tekniğinde iki bakış açılı anlatım vardır: İlk anlatımda ilahi bakış açısı hâkimken zaman zaman olayın içindeki kahramanın gözünden okuruz yaşananları.

    "Dostoyevski'nin romanları azgın girdaplar, dönerek ilerleyen kum fırtınaları, kaynayıp savrulan hortumlar gibidir; bizi içlerine çekerler. Madde ve ruhun bütünleştiği, katışıksız yapılardır bunlar. İrademiz dışında sürüklenir, etraflarında döner, körleşir ve nefessiz kalırken; sersemletici bir esriklik kaplar tüm benliğimizi."
    -Virginia Woolf

    Dostoyevski Ecinniler’de yaşadığı toplumdaki siyasi çalkantılara sessiz kalmayıp muhafazakâr bakış açısıyla sosyalizmi, nihilizmi ve batı düşkünlüğünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Dostoyevski, Batı düşkünü, inançsız ve halkı aşağılayan düşüncelere sahip Turgenyev’e yarattığı Karmazinov karakteri ile saldırmıştır.

    Dostoyevski, Petraşevski Grubu’nun üyesiyken katıldığı sohbetlerden edindiği çıkarımlara göre sosyalistlerce ve nihilistlerce öne sürülen Tanrı-insan modelini reddetmiş ve bu düşünceyi savunan karakterleri gayet sistematik bir şekilde, tutarlı olarak aktarmıştır.

    Dostoyevski, çoğu romanında kendi yaşantısından izler yerleştirir. Bana göre Şatov karakteri, Dostoyevski’den birçok izler taşır. İlk zamanlarında toplumcu olması, baskı makinesinden sorumlu olması ve daha sonra nihilizme tövbe etmesi, radikal devrimcilere cephe alıp örgütten ayrılmak istemesi, karısına olan yürekten sevgisi bana Dostoyevski’nin yaşantısını hatırlatıyor.

    Kirillov karakterinden bahsetmek istiyorum: Kirillov Tanrı’nın varolması gerektiğini, onun gerekli olduğunu hisseder. Hemen ardından ise varolmadığını ve varolmayacağını savunur. İşte bu karakter Albert Camus’un besinidir, ‘saçma’ felsefesinin somut örneğidir. Camus’de eserlerinde bu karakteri kullanacaktır.

    Sessiz, sakin bir örgüt üyesi olan Virginskiy, kendisini terk eden karısına, “Seni şimdiye dek yalnızca seviyordum, dostum; şimdiyse sana saygı duyuyorum.” demişti. Bu sözün ardından iki hafta geçmişken bir piknikte dans ederken hiçbir sebep yokken karısının yeni sevgilisine saldırmıştı, daha sonrasında çığlıklar atarak gözyaşlarına boğulmuştu.

    “Nikolay Vsevolodoviç hayatta bazı tatsızlıklar ve çok sayıda dönüşüm yaşamak zorunda kaldı ve tüm bunlar onun akıl sağlığını etkiledi.” (sf.123)

    Yaşadığımız çevre, karşılaştığımız sorunlar ve insanın tutarsız hâli bizi birçok dönüşüme, değişime sürüklüyor. Bu dönüşümler elbette ağır bedellerle, sancılı bir süreç eşliğinde oluyor. Nikolay da bu sancılı süreci en derinden yaşayan karakterimiz.

    “-Tanrı da ölüm korkusundan duyulan acıdır. Acıyı ve korkuyu alt eden, Tanrı olur. Bu, yepyeni bir hayat, yepyeni bir insan demektir, her şeyin yeni olması demektir. Tarih de iki döneme ayrılacak o zaman: Gorillerden Tanrı'nın yok olmasına ve Tanrı'nın yok olmasından...
    -Gorillere mi?” (sf.144)

    Gülmekten kendimi alamadığım alıntı… O kadar güzel açıklarken birden tek kelimeyle, hem de çok etkileyici bir anlamda sözün kesilmesi takdire şayan..

    “Soruna nihai bir çözüm getirmek üzere insanların eşit olmayan iki gruba ayrılmasını öneriyor. Toplumun onda biri hem kişisel özgürlüklerine, hem de kalan onda dokuz üzerinde sınırsız egemenlik hakkına sahip olacak. Bu onda dokuzluk kesim kişiliğini kaybederek bir tür sürüye dönüşecek ve sınırsız bir boyun eğişle birlikte ilkel dönemlere ait masumiyetini yeniden kazandığı gibi, bir tür ilkel dönem cennetine de kavuşacak, ancak bu cennete çalışmaya da devam edeceklerdir.” (sf.508)

    Karakterimiz Şigalov’un Şigalovculuk adı verilen fikirleri.. Şigalov gerçek bir kişidir. “Sınırsız özgürlük deyip yola çıktım, sınırsız despotizme vardım.” (sf.507) ifadesinin açıklanmış hali olsa gerek. Bu da yetmiyor: “Cicero’ların dili kesilir, Kopernik’lerin gözleri oyulur, Shakespeare’lerse taşlanır; Şigalovculuk işte budur!” (sf.526) Gerçekten korkutucu…

    “Toplumun bütün üyeleri birbirini gözetliyor ve herkes birbirini ihbar etmek zorunda. Tek tek her birey bütüne, bütün de tek tek bireylere ait. Herkes köle ve herkes kölelikte birbirine eşit.” (sf.526)

    Bu alıntı bana Orwell’in 1984 romanını hatırlattı. Orwell, şayet okuduysa, bu alıntılardan oldukça etkilenmiş olmalı.

    “Ah, proletarya olmaması ne acı! Ama olacak, o da olacak, iş oraya doğru gidiyor…” (sf.530)

    Hem de ne oldu be Dostoyevski! İktidarı bile ele geçirdiler.

    “Evet efendim, kargaşa başlayacak! Dünyanın bugüne dek bir benzerini daha görmediği bir sarsıntıdan söz ediyorum… Rusya’nın üzerine kalın bir sis çökecek, toprak oturup eski Tanrılarına gözyaşı dökecek.” (sf.531)

    Toprak, eski Tanrılarına 1917 yılına gelindiğinde ortaya çıkan kargaşa ile birlikte gözyaşlarını dökmeye başladı…

    “Shakespeare ve Rafaello köylülerin özgürleşmelerinden de, milliyetçilikten de, sosyalizmden de, genç kuşaktan da, kimyadan da, hatta tüm insanlıktan da yücedir, çünkü onlar artık meyvedir, tüm insanlığın gerçek meyvesi, belki de insanlığın verebileceği en yüce meyve! Güzellikte doruk noktasına erişmiştir onlar; buna erişmedikçe ben yaşamak bile istemem...” (sf.611)

    Şigalov’un Shakespeare’leri taşlamasının ardından Stepan Trofimoviç hızlıca yetişip değerini veriyor. Sınıfta kaldın Şigalovculuk!

    “Dostlarım, bilir misiniz Tanrı neden gereklidir bana? -diye mırıldandı.- Çünkü sonsuza dek sevilebilecek tek varlık odur.” (sf.833)

    Sevgiye oldukça değer veren Dostoyevski, sevginin sonsuzluğunu, insanın ölümsüzlüğünü Tanrı sevgisinde olduğunu düşünüyor.

    “Ben kendimin efendisiyim; kendimle ilgili isteyip de yapamayacağım şey yoktur. Böylece... herkesin bilmesini isterim ki, suçlarım için ne ortam, ne de sorumsuzluk hastalığı gibi açıklamalar bulmak peşindeyim.” (sf.871)

    Buralar mis gibi varoluşçu felsefe koktu efendim; yetişin Kierkegaard, Sartre, Nietzsche!!

    Ecinniler birçok okur ve eleştirmen tarafından takdir toplamayı başarmıştır. Orhan Pamuk’a göre: “Cinler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

    Keyifli okumalar diliyorum :)
  • Dogru olan halk tabakasının yani ilimle uğraşmayanların Kur'an da olan ibadet ve tatlarla meşgul olmalarıdır.
    İlmi mevzular erbabı arasında konuşulur. Halk ise zaten
    bunlardan pek fazla bir sey anlamaz. Anlasa bunun ne işe yaradığını bilemez. Bu konular onların kaymalarına
    sebep olur. Fakat ibadetle meşgul olmak nefislere ağır gelir.
    Fuzuli konuşmalar da kalbe hafif geldiğinden insanlar bu tür konuşmalara çokça meylederler. Şeytan da onlarin yakasını bırakmaz. Ta ki onu kaydırıp kendini küfre
    sokacak konuşmayı yaptırana kadar teşvik eder.

    Halbuki kendi bu konuşmayla küfre girdiğinde habersizdir.Halkın ve ilmi olmayanların bu konularla ilgilenme si çobanın padişahların sırlarından sormasına benzer.
    Bu ise lüzumsuzluktur. Allah Hızır kıssasında kişinin üzerine vazife olmayan şeylerin sorulmaması gerektiğini anlatmaktadır. İşin ehli söz açmadıkça ondan sorulmamalıdır. Zaten işin ehli de sana lazım olanı söyler. Fazlasını anlayamayacağın için söylemez (Kehf 70). Dolayısıyla halkın dinin derin meselelerinden sormaları afetlerin en
    büyüklerindendir. Neden halk nefislerini nasıl ıslah edeceklerini sormazlar?