Yatağından yavaşça kalktı. Çaydanlığa su koydu. Perdeyi çekip, pencereyi açtı. İstanbul’un şu çirkin sokaklarına baktı. Araba sesleri, bağırışlar, kalabalık hepsini somurtarak dinledi. Sonrasında kendine kızdı, ona neydi? Ne diye mutsuz ediyordu onu bunlar? Kalabalıktakiler memnunken bundan. Oturduğu daire gibi kendisini de yükseklerde görüyordu, sanki o da kalabalıktan değilmiş gibi oysa bunu hak ediyor muydu?
Çocukkenki bir sohbeti geldi aklına. Arkadaşıyla iyiliği, kötülüğü tartışıyorlardı. O arkadaşına her iyiliğin bir şekilde bencil bir çıkar için olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Arkadaşı ise karşı çıktı: “Ama sürekli iyilik yapanlar senin dediğin gibi daha iyi yerlere gelmiyor. Tam tersi kötülerin altında mağdur oluyor.”
“İyiler maddiyatı kaybediyor olabilirler. Ama bunu maneviyat için yapıyorlar. Kötüler bütün dünyayı ele geçirip mutlu olamadığı halde, iyiler ellerinde yalnız canları kalana kadar her şeylerini kaybettiklerinde yine huzur doludurlar. İşte bu huzur için parasını, itibarını feda eder bu insanlar.”
O halde şimdi mutsuz, huzursuz olmasının nedeni bu insanlardan olmaması mıydı? Ama çelişkili bir şekilde elinde maddiyat da yoktu. Bir apartman dairesinde en fazla kendini idare edecek bir maaşla yaşıyordu. Neyini feda edecekti?
Hayat oyununu kaybetmişti anlaşılan. Ne iyiliği ne kötülüğü becerebilmişti. Gerçi henüz gençti, hala oynayacak vakit vardı ama bu kadroyla bu maçı nasıl kazanacaktı?
Su kaynamıştı, demliğe su ekledi demlemeye bıraktı. Televizyonu açtı, bir filme denk gelmişti. Filmdeki çocuk işgalci askere asla yanında gitmeyeceğini bağırıyordu. Aklına Ömer Seyfettin’in Primo’su geldi. Hakkında düşünmeye başladı. Hikayenin asıl vurguladığı kısım italyan kültürü ile yetişmiş küçük bir çocuğun italyan annesine Türklüğünü ilan etmesi değil