Yaşlılıkta, çoğu durumda, beden ve zihin aynı zamanda çökmüyordu. Genellikle bunlardan biri daha genç kalıyordu. Hangisinin önce çökmesi daha iyidir gibi trajik bir sorunun cevabını bugün tam olarak öğrenmiştim: Önce zihin çökerse insan daha mutlu ölürdü.
Serenad, Zülfü Livaneli’nin kaleminden dökülen bir roman değil sadece… Yüreğin en derin yerinde çalan hüzünlü bir ezgi gibi. Bittiğinde susmuyor; insanın içinde çalmaya devam ediyor, Serenad gibi :)
Bu kitabı okurken sadece satırları takip etmedim; her sayfada biraz durdum, biraz düşündüm, biraz da içimde bir yerlere dokundum. Geçmişin acılarıyla bugünün duyguları birbirine sarılırken, insanın yüreğinde ne çok şey taşıyabildiğini bir kez daha gördüm. Livaneli öyle bir anlatmış ki; bazı cümlelerin altını çizemedim, çünkü gözyaşlarım satır aralarına karıştı.
Maya Duran’ın o güçlü ama kırılgan kalbiyle tanıştığım anda hikâyenin içine çekildim. Profesör Maximilian Wagner’in yıllarca içinde taşıdığı o büyük suskunluk, Nadia'ya duyduğu o tarifsiz sevda… Hepsi sayfaların arasından çıkıp yanı başımda yaşamaya başladı. Özellikle Wagner’in geçmişle yüzleştiği anlarda, insanın bir ömrü tek bir aşka ve tek bir acıya nasıl sığdırabildiğini iliklerime kadar hissettim.
Uzun zamandır bir kitap okurken gözlerim dolmamıştı. Ama bu kez her duygu yerini buldu.
Her gün az az okudum; hemen bitmesin istedim.
Hikâye biraz daha benimle kalsın, karakterler biraz daha hayatımın içinde yürüsün istedim. Ama ne kadar yavaş okusam da bir solukta bitiverdi… Çünkü bırakamadım.
Bazı kitaplar okunur ve rafa kaldırılır.
Bazıları ise insanın kalbine yerleşir. Bu kitap benim kalbime yerleşti.
Keşke 100 yıldız verebilsem…
Çok güzeldin. Çok derindin. Ve çok gerçek.
İyi ki okudum, teşekkürler Zülfü Livaneli..