"Neden beni bu kadar yaşlıyken tanıdın?" der gibi. Doğruyu söyleyerek yanıtladım onu: "İnsan gerçekte olduğu değil, hissettiği yaştadır." O günden sonra kızı belleğimde o kadar net biçimde tutuyordum ki, onunla canımın istediğini yapıyordum. İçinde bulunduğum ruh durumuma göre gözlerinin rengini değiştiyordum: Uyandığında şu rengi, güldüğünde bal rengi, kızdırdığımda köz rengi oluyordu. Keyfimin değişmesine göre türlü yaşlarda ve koşullarda kılıktan kılığa sokuyordum onu: yirmi yaşında âşık bir acemi kız, kırk yaşında salon oruspusu, yetmiş yaşında babil kraliçesi, yüz yaşında bir azize.Puccini'den aşk düetleri, Agustin Lara'dan bolerolar, Carlos Gardel'den tangolar söylüyor, şarkı söylemeyenlerin şarkı söyleme mutluluğunun ne olduğunu hayal bile edemeyeceğini bir kez daha anlıyorduk. Bugün bunların bir sanrı değil, doksan yaşımda hayatımın ilk aşkının yeni bir mucizesi olduğunu biliyordum artık.
Katedralin saati yediyi vurduğunda gökyüzünde pembe renkli, berrak, tek bir yıldız vardı; geminin biri kederli bir veda çığlığı attı; yaşanabilecekken yaşamamış tüm aşkların sıkıntısını bir Gordion düğümü gibi hissettim gırtlağımda.
O gece, uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim.
Hayatımı sürdürebilmek için,bana fazla gelen ne varsa müzayedelerde satmaya başladım,sonunda kitaplarla rulolu laterna dışında hemen herşey fazla gelmişti.