• Bu yorumu yazmak çok zor olacak. Çünkü biliyorum ki hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım ve ne kadar çok anlatırsam anlatayım, benim hissettiklerimi hissetmeniz hatta bunları anlayabilmeniz mümkün değil. Çünkü burada yılların verdiği bir özlemden, birikmişlikten, lise yıllarımdan, anılarımdan, aşkı yeni yeni öğrendiğim zamanlardan bahsediyoruz; yalnızca bir kitabı elime alıp okuduğum birkaç günden değil.

    Yine de başta belirtmek isterim ki Büşra'yla arkadaşlığımın bu yorumla hiçbir ilgisi yok. Kitaptan nefret etsem ve bununla ilgili koskoca bir yorum yazsam da sarsılmayacağına canı gönülden inandığım derin ve uzun bir arkadaşlığımız var. Hatta hatalarını ondan saklamak ve yüzüne yapmacıktan gülmek yerine doğruları söylediğim için bir de sırtıma vurur pat pat. Neyse.

    Tarot Falım, belki bilmeyenleriniz vardır, Büşra'nin Görücü Usulü'nden zamanca sonraları yazdığı bir kitap. Bu yüzdendir ki edebi değerce gözümde Görücü Usulü'nün bir tık yukarısında kalacak her zaman. Bu iki roman arasında geçen onca emeği, başka başka öyküleri, kurguları biliyorum zira.

    Edebi değer demişken, TF her zaman popüler kültür kulvarında değerlendireceğimiz bir kitap elbette. Kurgusu ve işlenişi gereği. Bir huyum vardır, tüm kitapları kulvarında değerlendiririm. Öyle yapmasak bütün klasiklere 5, bütün pop kültürlere de 3 vermek zorunda kalırdık çünkü bu iki kulvardaki kitapların edebi yönden değerlendirmelerini kıyaslamak dahi olanaksız olurdu. Her neyse, TF kendi kulvarı içinde PARLAYAN BİR KİTAP. Gerek dili, gerek kurgusunun orijinalliği, gerek o kurgunun işlenişi bakımından. 21. yüzyılda yaşıyor olmamızın bir sonucu olarak şu güne dek yazılabilecek her türlü kurgunun zaten yazıldığının umarım farkındayızdır. Uzaylılar dünyayı basar. Vampirler. En yakın arkadaşlar aşık olur. Ne bileyim büyücü çocuk. Vs vs. O yüzden benim için orijinallik işte bu zaten var, diyeceğiniz kurguları almak ve orijinalliğe bürümektir. TF tam olarak bunu yapmış bir kitap benim gözümde. "Eh, iki kişi birbirine aşık olur." Konu bu, evet. Ancak okurken bana derin nefesler aldıran, heyecanlandıran, yatağımda zıplatan, ağlatan, ağlarken gülümsettiren, mutluluktan ağlatan, kahkahalar attıran... Böyle bir çok orijinalliği var bu kitabın detaylarda ve bütünlerde. Bu ilk artısı.

    Yine de beni bilen bilir, çoğu da bilmez, beni kurguyla etkilemek zordur. Zordur derken, kolaydır da nasıl desem... Bir kitabın kurgusu mu iyi olsa daha çok severim yoksa karakterleri mi? Cevap karakterlerdir. Yani ben karakterleri sevince ve yazar tüm öykü boyunca o karakterlere bir kez bile ihanet etmezse o kitap benim canım ciğerim olur. Hani varsın klişe olsun ya! Varsın kurgusu bile olmasın karakter öyle koltukta otursun, bana ne! Abartı tabii bunlar ama siz kaptınız.

    İşte TF'nin karakterleri, benim en sevdiğim yönü. Yalnızca ana karakterler de değil. Kitabı açtığınızda adını göreceğiniz HERKES. Bukle'yi, Giray'ı geçin zaten bastık onları bağrımıza ama Devrim de Gözde de Öykü de Okan da... Yahu bir kitabın bütün karakterleri mi ciğerimin köşesi olur be? Hepsi birbirinden samimi, birbirinden ponçik, birbirinden YA BEN SENİ YERİM bu insanların. Hepsi arkadaşım gibi.

    Bukle'nin iç sesleri <3 ben. O iç sesler olmasa bu kitabın büyük oranda eksik kalacağını düşünüyorum. Bu, bir aşık olma hikayesi değildir yalnızca. Bu bir kadının hikayesi, bir çoğumuzun kendini bulabileceğini düşündüğüm bir kadının hem de. Bu yüzden o iç muhabbetler, Bukle'nin buhranları ve mutlulukları, kısaca kendiyle baş başa kaldığı her sahne benim için çok değerli. Siz safi bir aşk öyküsü arıyorsunuzdur, bilemem. Karakter gelişimi, karakterin iç dünyası vs bunlara gelemiyorsunuzdur yine bilemem. O zaman tavsiye edemem. Ama beni bir kitaba bunlar bağladığı için, kendimi bir karakterde bulmak en sevdiğim şey olduğu için Bukle'nin yalnız kalışları, beyninin içi kalp ben!

    Karakter gelişimi demişken, ah bir de o var. Kitabı ilk okuduğunuzda fark etmeyeceğiniz(ya da fark etmenin çok zor olduğu diyelim) bazı detaylar var. Bunun sebebi kitabın 1. ağızdan yazılmış olması. Ancak bu bana göre kitaba ayrı bir güzellik katıyor, bir gizi var bu kitabın. Yeniden okuduğunuzda, "ah!" oluyorsunuz. Bir güldürüyor sizi, bak işte bunu görmemiştim geçen sefer. Çünkü Bukle'nin kafasına o kadar çok giriyorsunuz ki diğer karakterlerin ufak hareketlerini doğru yönlere yormak sizin için zor olabiliyor. En azından benim için öyle olmuştu. Ancak tekrar okuduğunuzda karakterlerin Bukle'den bağımsız veyahut ona bağlı bir şekilde nasıl da değiştiğini, nasıl dinamik olduğunu, onların da bir hayatı olduğunu görebiliyorsunuz. Bu en sevdiğim şeylerden biri olabilir. Çünkü çoğu pop kültür kitabında asıl yazılan bir veya iki kişi vardır ve o kişilerin hayatları, değişimleri, duyguları düzgünce yazılmıştır. Ancak kalan insanların, tabiri caizse figüranların bir hayatı varmış gibi hissetmezsiniz. Sanki onlar sadece olmak için oradadır. Sırf kurgunun birkaç yan karaktere daha ihtiyacı var diye. Ancak bu kitapta öyle değil, üçüncü ağızdan yazılmamış olmasına karşın(o zaman bunu hissettirmenin daha kolay olduğunu düşünüyorum ben) diğer karakterlerin de hayatlarındaki dinamiği, değişimi, kendilerindeki değişimi, duygularındaki değişimi hissedebiliyorsunuz. Üstelik bunları Bukle göremiyor ama siz görebiliyorsunuz. Bence bu gerçekten etkileyici.

    Akıcılığından bahsetmiyorum bile. Elimden bırakamadım okurken, üç gün sürmesinin sebebi sürekli kitabın yanlarına notlar almam, okurken acele etmemem, şarkılar dinleyerek ve söyleyerek okumamdan kaynaklı. Ben yavaş bir okur olduğum için kitabı bir günde bitirmedim ama inanın bana, üç gün boyunca kitap sürekli elimdeydi. Üstelik neler olacağını zaten biliyor olmama, ilk okuyuşum olmamasına rağmen.

    Şimdi bu karakterler, dil, akıcılık vs gibi edebi şeyleri geçip benim deneyimime gelelim. Biraz duygusala bağlayalım.

    Bu kitabı ilk okuduğumda onuncu sınıftaydım. Aşkı yeni öğreniyordum. Yazmaya da okumaya da gönül vermeye başladığım yıllardı. Bukle'de kendimi bulmuştum. İç seslerinde, ağlamasında, gülmesinde, şüphelerinde, duygusallığında, ümitlerinde ve ümitsizliklerinde, komikliklerinde, garipliğinde... Ya demiştim, bu kız ben ya, ben! Gidip baksam yorumlarıma bu cümleyi orada bir yerde bulabileceğime eminim.

    Aradan uzun yıllar geçti, artık 22 yaşındayım. O zamanlar ailemle yaşıyordum, artık kendi evimde yaşıyorum. Başka bir şehirdeyim. Sabahları onun gibi erken kalkıyor, yorgunluktan geberiyorum. Onun gibi aşkı aramayı seviyorum. O zaman bile bu kız ben ya, ben derken şimdi bir de baktım ki yıllar içinde gittikçe ona benzemişim. Bu beni daha ilk sayfaları okurken öyle duygulandırdı ki. Her düşüncesinde ve duygusunda kendimi bulmak beni gülümsettiği kadar ağlattı da. Ah Bukle! Yaktın ciğerimi ama bunca yıllar meğer yanımdaymışsın, kitabı okurken bunu hissettim. Hep yanımdaymış ve beni izliyormuş, benimleymiş, yalnızlıklarımda bana hak vermiş gibi.

    Kitabı hunharca okudum. Her sayfasında bir şeyler yazıyor, bazı sayfaları çizilmekten ders notlarıma döndü. Kitabı normal bir şekilde değil, alıp göğüs kafesimden doğru içime sokmak isteyecek şekilde seviyorum.

    Sizin de kitabı çok sevmenizi, içselleştirmenizi, Bukle'yle arkadaş olmanızı dilerim.
    Sevgiler.
  • Hadi kalk çay demle
    Yanına güzelde bir muhabbet ekle, 
    Sen anlat ben dinleyeyim. 
    Beni ne kadar sevdiğini söyle. 
    Sonra sor bana...
    “Sen ne kadar seviyorsun ?”diye.
    Çay demlensin.
    Bende düşüneyim.
    Sonra dökülsün kelimeler dudaklarımdan…
    Ben seni ne kadar sevdiğimi. 
    Söylemeye çalışsam.
    Ama yetersiz kalsa her kelime . 
    Sonra baksam göz bebeklerine . 
    Her kelime dökülse gözlerimden gözlerine.
    Sonra kaybolsam göz bebeklerinde.
    Sarılsam sana sessizce.
    Desem ki:
    Her şey söylenmez ki?
    Sarılmak; bütün kelimelere bedel değil mi..
    V#V
  • Yağmur gelir
    İçimde duygular şâha kalkar
    Pencereme ses
    İçime huzur
    Hoşgeldin ey yağmur
    Açayım kanatlarımı
    Kapılayım dans ettiğin rüzgarına
    Sonra desem ki;
    Ey yağmur
    Benimle,
    Dans eder misin?
    A'mak-ı Hayal
  • Yine ilk kitap gibi çerezlik gidiveren bu kitabı günlerce bitiremedim. İki gün hiç dokunmadım desem daha doğru olur tabii.
    Gelelim kitaba. America'nın prensesliği isteyip istememe kararsızlığı baydı da baydı artık, yapacağım, savaşacağım diyor da diyor, sonunda yine ağlayarak eve gideceğim diyor... Kızın hareketleri resmen sinirime dokundu. Kitap sonunda yine aynı cümlelerle bitiyor ama bakalım neler yapacak kızımız.
    Ve bir de Maxon var. Başlarda ilgisizliği, Marlee'nin başına gelenler derken sinirlerimi oynattım, tiksinti bastı yemin ederim. Ama sonradan ay bir aşklar bir meşkler bastı beni... Kıyamam ben sana ya, kıyamam ki. Hele America 'emin değilim, yok yapamam' deyip diyordu ya, 'BIRAKIN YA BEN EVLENİRİM' diye atlayasım geldi.
    Aşk üçgeninize tüküreyim oldum yine. Aspen her yerden çıkıyor (benim bile kafamı karıştırıyor yakışıklı) üstüne bir de Kriss girdi olaya... Celeste Maxon'un üstüne atlıyor. Ben sayamadım kaç köşesi oldu üçgenin?
    Arka plandaki distopya kendini iyice belli etmeye başladı. İlk kitapta sıkıcı ve gereksiz detay gibi hissettirse de artık kendine çekiyor yavaş yavaş. Bakalım, üçüncü kitapta ne olacak.
  • Bu ktiabı hçi beğnemedim. Giriş cümlemdeki yazım hataları sizi rahatsız ettiyse bu kitabı okumasanız iyi olur. Özellikle sonlara doğru kitap örnek verdiğim yazım hatalarıyla dolu. Her şeyden önce o kadar özensizce hazırlanmış bir kitap ki Pegasus Yayınları'ndan kitap alırken bundan sonra iki kere düşünmenizi tavsiye ederim. Noktalama işaretlerinin kullanımında da tonla hata var gerçekten inanamadım son okuma ve düzenlemede sadece sayfa sayılarını kontrol etmişler herhalde. Benim gibi takıntı derecesinde böyle şeylere dikkat eden varsa cidden okumasın çok sinir bozucu.

    Kitabın kendisine gelirsek; başından itibaren beni sarmadı. Lisede sürekli duyardım yazarı, kitap kapaklarına da hep bi aşinalık vardı bayağı popüler bir yazardı ama hiç okumadım bu okuduğum ilk kitabı ve keşke bunu da okumasaydım

    Bence kurgu çok sıradandı anlatımı da o kadar numarasız ve tekdüzeydi ki. Gerçeklikten uzak çok fazla olay ve diyaloga denk geldim. Yazarın kitaplarına yapılan yorumları okurken çoğunu salya sümük ağlattığını gordüm ama kitap bana o kadar inandırıcılıktan uzak geldi ki ağlamayı bırak duygulanamadım bile.

    Kitabı okumaya başladığım gün gerçekten çok kötüydüm ve bu ruh halimi körüklemek hoşuma gittiği için beni ağlatacak bir şey okumayı istedim. Sonuç: ağlamadığım gibi 4 günümden oldum.

    Kitabın başında 2 sayfalık bir övgüler kısmı var. Aynen burdaki yapılmış incelemeler gibi aşırı abartılmış, yüksek doz beğeni içeren yorumlar. Sonra kitabın arka kapağındaki gazete/dergi isimlerine bakınca onların da çok saygın kuruluşlar olmadıklarını gördüm zaten. Bir New York Times veya Publisher Weekly yok mesela.

    Yine de duygulandığım kısımlar hiç olmadı desem yalan olur. Sonuçta anne mevzusu benim yaralı olduğum bir yer ama dediğim gibi kitap baştan sona bir ehh ve şişirilmiş bir balon.

    13-14 yaşlarımdayken okusaydım muhtemelen çok beğenirdim. O yaşlarda insan yüzeysel bakıyor ve böyle kitap kapağı bile çok fazla cezbedebiliyor. Okumadan aşık olduğum çok kitap vardı sırf şekli şemalı yüzünden. Ama yaş aldıkça zevklerim de değişti tercihlerim de. Kötü bir anıma denk gelmese, sağlam kafayla asla alıp okuyacağım bir kitap değil. Ve "Amerika'nın Canan Tan'ı" dlye bir yorum da gördüm yazar için ki Canan Tan'ı da yazar olarak beğenen, usta gören biri de varsa ne bileyim... Ki kendisinin ben de imzalı kitabı bile vardır zamanında romanlarını çok okumuşumdur ama böyle kitapların tek artısı okuma alışkanlığı kazandırmasi bence. Yazdığım her şey kendi fikrimdir ve kitabı ne beğendim ne de öneririm. Yerine koyabileceğiniz çok daha güzel, size bir şeyler katabilecek kitaplar var. İncelememde imla hatası vs vara lütfen bildirin ::)) ve esen kalın
  • "Caddeler, sokaklar yansın uğruna, adam!
    Yüreğim yansın sana..."

    Öyle, içimi ısıtın ki yazdıklarınla Hirai'im, kaç gündür, geçmedi sıcağın hâlâ. Kapağını açtığım anki heyecanım tazecik.
    Uzun zamandır ağlamamıştım bir kitabı okurken, damlatmamıştım sayfalarına gözyaşlarımı. Sana şu satırları yazarken, okurken dinmeyen gözyaşlarımla nemli gözlerim.
    Hani, "Ben seni 'Elya' da da aramak istiyorum, orada da bulmak, görmek istiyorum. İstiyorum ki ilk göz ağrında daha çok daha çok seveyim seni." demiştim de buna can-ı gönülden inanmıştım. Şimdi seni daha çok tanıdığıma inanıyorum ve daha çok seviyorum Hirai'im...
    Bir sabaha kadar hatmettim cümlelerini, her birini ta yüreğimin en derinine işledim.

    Şarkılarının izlerini gördüm cümlelerinde;

    " Benim şiirlerim de insan ağlatır ve şarkıların da..."
    'Ey yüzü gülen cennet-i ala
    Bu sen misin ah düş desem değil
    Öyle gül ile kokma burnuma
    Öpsem yanarım öpmesem eyvah...'

    Bu şarkını ilk dinlediğimde tüm her şeyi bi kenara bırakıp kitabı defteri gece bir yarı saatlerce ağlamıştım...

    " İlk söylediği şarkı, beni buralara getiren şarkıydı..."
    'Hiçsizliğin dibine vurdum bu gece,
    Ne yaptımsa olmadı kaldım kendimde...'

    Seni ilk tanıdığım, sesini ilk duyduğum şarkın, hayal bile edemezdim ilk duyduğumda şu an sana bunca şeyi yazıyor olmayı. Öyle güzel ki oysa senli hayallere dalmak, oturup seni dinlemek...

    O gerçekten sensin değil mi Hirai' im, duvarları şiirlerle dolu olan o evdesin hâlâ, ve şuan elinde kalemin şiirler yazıyorsun, ya da ne bileyim çayın elinde şarkılar mırıldanıyorsun...
    Senin karşında olsam şu anlar, soracağım nice soruyu cevaplamışsın tek tek. Ben çok bireysel mi düşünüyorum acaba yoksa seni takip edenler hep mi aynı soruları soruyor.
    Hepsini kıskanırım ha!
    ...
    Daha çok diyeceğim varya sana Hirai'im seni de sıkmak istemem, çokca haddimi aştım biliyorum son birkaç bir şey söyleyeyim...

    İyi ki yazıyorsun, iyi ki... İlk kez bir kahramanın yerine kendimi bu kadar yakıştırabildim ve onu dünyalar kadar kıskandım!
    'Çok Güzel Tükendik' de çıkamadığım boşluklarımdan Elya'yla çıktım.
    Şimdi, üçüncü kitabını evren heyecanla bekliyorum, yazacaksın değil mi? Yazmayacaksan da yaz...

    Selametle, gönlümün aydını...
    Dünya güzellik bırakmasın peşini, yıldızlar öpsün o 'çirkin' dediğin yüzünden...