• Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
    Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
    Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
    Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
    Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
    Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mi
    Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
    Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
    Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
    Sabahçı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
    Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
    Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
    Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
    Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
    Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
    Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
    Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
    Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
    Ağardım, nişanlayınca gece ve yavrulayan yalnızlık
    Ya da ilk insanın doğdugu, öldüğü dağdi Moby Dick
    Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
    çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
    Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
    Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
    Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
    Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
    Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.
  • İnsanları sadece Vikipedi'den bilgi ediniyor zanneden zavallı insanlar var burada. Zavallı diyorum çünkü sadece kendini bilgili zanneden bu zavallı insanların yan sekmesinde Vikipedi eksik olmaz. Kişi kendinden bilir işi hesabı, karşısındaki insanın bilgiyi sadece oradan edindiğini düşünür.

    Bu zavallı insanlar günlük hayattaki ezikliklerini burada roket, füze, güdüm, balistik raporu (hadi iyisin köftehor bu da benden) gibi kelimeler ile gidermeye çalışıyor. Madem bu konulara bu kadar meraklısın o zaman gidip savaş sanayiinde işe girseydin derler adama. Tabii zeka yetmeyince, sadece çene çalışıyor. Anlıyorum, gayet doğal bu tür hareketler. Asıl sorunu caps lock açıp bayat lafları çok büyük zeka ürünü gibi satmak olan bu vatandaşların çenesi ortalama bir su aygırından daha güçlü olur. Malum başka yerler işlemeyince iş sadece çeneye vurur ve bu türlerin en belirgin özelliği de şudur: "Ad hominem" yapmaları. Tabii bunu da normal karşılıyorum.

    İncelemelerinde sayı yuvarlıyorum falan filan gibi bir şeylerden bahsetmiş olan bu kişiler, çünkü bir kişi değil bunu yapan, birkaç kişi var, ama her nedense bir kişi üstüne alınmış çünkü yarası var gocunuyor, 70 bin olan bir sayıyı 200 bine yuvarlıyor. Bu da gerçekten büyük bir zeka işi. Gerçekten takdir ettim bu konuyu. Tarihi, kitaplardan değil de, incelemelerden ben sizlere öğretmeye çalışıyorum gibi bir tür acındırma edebiyatına girmek ise ayrıca komik. (Gerçi herhangi bir konu hakkında, herhangi bir bilginin otoritesi gibi davranıp, aslında hiçbir şeyi doğru düzgün bilmiyor olmaktan daha komik değil.) Demek ki bundan sonra, tarihi kitaplardan değil, bu vatandaşların incelemelerinden öğreneceğiz. Tabii kaynak isteyen yine sanayiye gidip münasip yerine kaynak yaptırabilir. Ama en güvenilir kaynak Turgut Özakman Kaynak Dükkanı'nda yapılıyor. Yani öyle bir kaynak ki, kralı gelse bir şey olmaz.

    Yine de bol keseden atmasyonla, kesin yaşanmıştır bu dedirten anılarla, çeyrek tarih bilgisi, birkaç da bayatlamış espriyle, ergen usulü random gülmelerle, caps lock açıp Nihat Doğan gibi "bakın buraya dikkat!" mesajı vererek ve tabii ki olmazsa olmaz üç beş zeka problemli yancıyla olan inceleme keyfini böldüğüm için herkesten özür dilerim.

    İncelemelerimi isterse tek kişi beğenmesin yine yazarım diyen birinin de, aynı incelemeyi mütemadiyen yeniden paylaşması da gerçekten hiç beğeni peşinde olmadığının bir göstergesi. Evet, zaten onun için beğen, paylaş, yorum yap tarzında yorumlar ve özel mesajlar hiçbir zaman da atılmaz zaten.

    Dur bir de bayat espri ben yapayım: Nasıl diyorlar Ankara'da? "SAÇMA SAPAN KONUŞMA LA!" (Dur not da bırakayım, çünkü okuyanlar bunun ironi olduğunu anlamaz, çünkü herkes aptal, en akıllı benim, evet!)

    Son sözüm de yancılara, gerçekten buradaki incelemelerden bir şeyler öğrendiğinizi sanıyorsanız ya gerçekten çok ama çok cahilsiniz ya da neyse devamını getirmeyeyim. Bu arada fazla oralet içip hesabı da şu işsiz vatandaşa kilitlemeyin. Yancılığın da adabı vardır.

    Kendime dipnot: Ya o değil de, dahi anlamındaki -de'yi ayırmayı bilmeyen adamlara yazı döşüyorsun ya, sana da ne desem bilemiyorum.
  • Bilmem ki nasıl anlatsam;
    Nasıl, nasıl size derdimi!
    Bir dert ki yürekler acısı,
    Bir dert ki düşman başına.
    Gönül yarası desem...
    Değil!
    Ekmek parası desem...
    Değil!
    Bir dert ki...

    Dayanılır şey değil.
  • ah, unufak olsam ve desem ki
    ağzın tat görmesin hayat
    kandırdın beni.
    İbrahim Tenekeci
    Sayfa 46 - Şule Yayınları- Eylül 2000
  • "Hakikati haykırmak için 'şu dağın arkasında size saldırmayı bekleyen bir ordu var desem...' diye söze başlayan o güzel; birisi bir hata yaptığında onu rencide etmemek için 'şu insanlara ne oluyor ki...' diye başlarmış söze.
    Dağın arkasında değil, içimizde saklanan düşmanı size haber vermek için ona uyarak 'bize ne oluyor ki' diye söyleyeceğim söyleyeceklerimi."
  • Önce sen, kendini değerli bulmalısın. Önce sen, seni sevmelisin. Unutma ki koskoca kainat içerisinde teksin. Hayatın ve her şeyin seninle başladı, seninle bitecek. Sakın kendini yok sayma, asla değersiz bulma. Başkalarına benzemeye özenme. Sen, seninle güzelsin... Biliyorum, bazen zorlanıyorsun. Hatta çok acı çekiyorsun, onu da biliyorum. Göz yaşları içinde kıvranırken, aslında en güzel yerdesin desem kızar mısın bana?.. Çektiğin acılarla büyüyorsun... Ruhun olgunlaşıyor, arınıyorsun. Unutma ki hayatına giren her insanın bir nedeni var. Yine unutma ki, aşık olduğun, canın gibi sevdiklerin seni kıracak, acıtacaklar. Hepsi o kadar... Kimin gücü yeter, senin özündeki değerleri yok etmeye?.. Yeter ki sen izin verme. Sen sana sahip çık... Geri dönüp baktığında "iyi ki hayatıma girdiler" diyeceksin... Sakın pişman olma, sen hep sevgi gözüyle bak, kusur arama... Her şey yolundayken oldum sanma, köşeye sıkıştığında bak kendine ve kızdığına. İşte o zaman sevgiyi, aşkı sorgula. Bence sorunlarına takılma, kattıklarını gör ruhuna. Çektiğin acılardan, yeni bir "Ben" çıkardın aslında. Yeni sen, yeni bir hız kazandıracak tekamül yolculuğunda. Olgunluk nasıl da yakıştı sana... Canın yanmasaydı, sevgiyi nasıl öğrenecektin?.. Sabretmeyi, her şeye rağmen sevmeyi... Egonla başa çıkmayı... Nefsini terbiye etmeyi... Gönülden verebilmeyi... Hatta vermeye doyamamayı... Yaşadığın acılar seni çirkinleştirmediyse, her şartta zerafetinden hiç bir şey kaybetmeden devam edebildiysen yoluna, ve bir gün sessizce gidebildiysen, geçmişini uğurlayabildiysen, ne mutlu sana... Yeni "Sen'i" benim gözümle görmeye ne dersin?.. Öyleyse bu kez; ruhundaki gerçek güzelliklerin, gözlerinden yansıdığını görmek için, bak aynaya... Gördüğün muhteşem güzellik seninde gözlerini kamaştıracak az sonra... Büyüdün, arındın, sınanmalardan başarı ile geçtin. SEN, hem çok güzel, hem de çok özel bir insan oldun. Çünkü Sen, Senden Vazgeçmedin... (Alıntı)
  • Gelip geçici.
    Varlığı sahiplenmek nedir? Sahiplenmek? Nedir.
    ..."
    Sahibi olduğun şeye ne kadar hükmedebildiğine bağlıdır aslında. Sahiplendiğin şey bedenin olsa onu yaşatan ve yoneten sen değilsin, duşunceden bir karakterden ibaretsin desem yine kendini gosteremezsin.
    Sıkıldım. Konuşabiliyor olman iyi güzel de biraz kafa olmalı insanda. Yani muhabbet safhasına geçebilmek için.
    Her kafadan bir ses çıkıyor bunun varlığı bile ne kadar sıkıcı bir durum.
    Yapay bir gerçek sınıflandırma adı altında oluşmuş bu düzende herkesin ne olduğu açık bir şekilde görünüyor. Yazık ki seçim hakkı diye bir durum sadece söz konusu.