• Ask nedir, ne degildir, ask sandigimiz gercekten ask midir, degilse nedir?
    Insanoglu dogasi geregi bir partner arayisi icindedir, farkinda olsa da olmasa da.. Zira eril disiyi, disi de erili arar durur tam olmak icin, bir olmak icin..
    Lakin burada atlanan ufak ama onemli bir detay vardir. Eril, erilliginin, disil de disilliginin farkina varmadan birbirine ulasmasi, birbiri ile tam olmasi neredeyse imkansizdir. Bu nedenledir ki gunumuzde bircok iliski bagimli, kosullu, beklentili, yeni neslin tabiriyle "sayko" iliskilerdir.
    Iki karsi cins birbirini gordugunde arada bir etkilesim, elektriklenme olmasi gayet normaldir, dogaldir. Ama belli bir noktaya kadar kisiler birbirlerinin korkularinin, kaygilarinin,toplumsal yanilgilarinin birer yansimasindan baska bir sey degildir. Ama biz insanlar oyle anlamlar yukleriz ki karsimizdakine o anlamlar gecerliligini yitirdiginde, tabiri caizse bizi ters koseye yatirdiginda ver elini isyan ver elini veryansin.. Yasanan hormonal reaksiyonun adina "ask" deriz ve bu ismin hukmu gectiginde olmayan askin istirabini cekeriz.
    Asik olmak icin evvela ask olanda kaybolmak, daha da ote ask olmak gerekir.
    Tum zanlardan, korkulardan, kaygilardan, kiskancliktan, ofkeden yani seytandan( ego/nefs) kurtulup Var Olan tek seye (Allah) kalben baglanmak gerekir.
    Zira O an geldiginde O'ndan baskasi yoktur gozune gorunen.. Sen zaten artik ask olmussundur.. Onune cikan her seye, herkese askla bakar, onu askinla kutsarsin.
    Ozetle: Hayatinda birini sevecegim, biri beni sevsin diye ugrasma..
    Sen evvela bir kendini sev, gerisi zaten gelecektir.
    ASK ola.. ❤
    M.Y
  • Bir sabah radyoda, sunucu bir şarkının tanıtımını yaparken La Casa De Papel dizisinde çalınmasıyla ön plana çıktığını söylemişti. Daha sonra Twitter’da ve bazı sinema sayfalarında karşıma çıkınca ev arkadaşıma bahsettim ve izlemeye başladık. İlk 12 bölümü -Salvador Dali maskesi enfes detay- büyük bir şehvetle bitirdik. Verdiğimiz arada dizinin bir kitap uyarlaması olduğuna dair bir şeyler gördüm ve Kağıt Ev’e ulaşıp okudum. Nasıl bir dolaylı mantıkla dizinin bu kitaptan uyarlandığını anlayamayıp herhangi bir bağlantı kuramamama rağmen kitabı da “kitapseverlik” ve “okurluk” ile ilgili söylediği onca şey dolayısıyla çok beğendim. Özellikle kendimden de bir şeyler bulduğum 3. Bölüm harikuladeydi. Nihayet diziye dönüp son 6 bölümü de izleyip yer yer sıfırdan çok şey öğrendim, yer yer de bildiğim çok şeyi yeniden anımsadım. Gerek diziyi gerekse de kitabı “kendi evrenimin belleğine” sarsılmaz bir şekilde kaydettim. Ünlü İtalyan halk şarkısı Ciao Bella’yı da severim. Tavsiyemdir!
  • Hayattaki en güzel şey; tüm kusurlarınızı bilmesine rağmen sizin hala muhteşem bir detay olduğunuzu düşünen birilerinin olması.
  • Hiçliğin sınırının bir kitapla aşılabileceğini gösteriyor biz insancıklara "Satranç"!

    Bir insanın karanlığı yaşadığı sıralarda, küçücük bir ışık kaynağıyla birlikte delirmekten kurtulması, ancak bu ışık kaynağının aşkıyla delirmeye başlaması. Biraz farklı bir benzetme oldu fakat tam olarak bu.

    Kitabın satranç delisi karakteri Dr. B.'yi tutulduğu otel odası hapishanesinden kurtaran doktor muydu? Görünürde evet, ancak asıl kurtarıcı satrançtı. Yahut en başa gidecek olursak ceketin cebinden çaldığı 150 ayrı satranç partisini içeren kitaptı. Evet, onu kurtaran, kendi tabiriyle "işe yaramaz" bir oyuna dair anlatımlar içeren basit bir kitaptı.

    Dr. B., yalnızlığının bile yalnızlık çektiği, hayallerinin karanlıktan öteye gidemediği bir odada tutulurken, deliler ülkesine vatandaşlık almak üzereydi. Tam olarak o an da karşısına satranç çıktı. Oysa bırakın satranç tahtasını ya da taşlarını, bir kalemi, bir kağıdı bile yoktu hücresinde.

    Başlarda kitaptaki diyagramları, yatağının kareli olmasından yararlanıp, altmış dört kareli yaparak satranç tahtası ve taşları, ekmek kırıntılarını yoğurarak elde etmesinin ardından, bir süreliğine gerçeğe döktü. Birkaç haftanın ardından bu aptal tahtaya da ihtiyacı kalmamıştı. Artık zihninin derinliklerinde satranç tahtası hayali ve üzerinde gezinen fil, kale, piyon ile diğer taşları hayal edebiliyordu. Böylece kitaptaki tüm partileri tamamladı. Ardından yetinemedi, kendine karşı oynadı.

    Dr. B., bir siyah oldu bir beyaz. Zihnini ikiye bölmek zorunda kaldı çünkü hayallerinde yarattığı satranç tahtasını daima canlı tutmalıydı. Bunu yaparken ise hem siyah taraf olarak düşünebilmeli, on hamle sonrasını hayal edebilmeli, hem de beyaz taraf olarak hamle yapıp aynı şekilde on hamle sonrasını tahmin edebilmeliydi. Kendine karşı kendiyle oynuyordu. Delilik miydi bu? Yoksa hiçliğin içinde sığındığı bir uğraş mı?

    Gitgide kendisine karşı acımasız oluyordu. Aynı şekilde diğer benliği de kendisine karşı acımasız davranıyordu. Siyah Dr. B. yenilirse, beyaz Dr. B.'den rövanş istiyor ve yine oynuyordu. Beyaz Dr. B. yenilirse o da rövanş istiyordu. Sonsuz bir döngüde, sonsuz bir savaşta, zihnini hiç dinlendirmeden satrançla yoruyordu. Öyle ki uyuduğunda bile satranç vardı onun zihninde.

    Dışarıda ise Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic bulunuyordu, Dr. B. özgürken...

    Kitap hakkında daha fazla detay vererek heyecanı söndürmek hadsizlik olur diye düşünüyorum.

    Yalnızca; Czentovic, Dr. B. ile satranç oynarken, Dr. B., siyah Dr. B. mi yoksa beyaz Dr. B. mi olmayı seçmişti? Satranç tahtasının üzerindeki renklerden ziyade, Czentovic'e hangi Dr. B.'yi layık görmüştü?

    Bu garip, anlamsız ve tutarsız sorumun cevabını biliyorum. Aslında diğer ben bunun cevabını bilmekte. Bu da fesefe değil midir pekâlâ?

    Bu sebeple Dr. B., son zamanlarda okuduğum kitap karakterleri arasında filozof olarak tanımlayabileceğim yegane karakterdir. Bolca düşünmüş, hem de kendisiyle sohbet ederek. Felsefe budur sonuçta; değil mi ben?

    Stefan Zweig'e aşık olun, kitaplarını okuyarak sulayın. Onlar S.Z.'den kalma çiçekler. Aşkınızı büyütün. :)

    ...

    Czentovic: "Yazık, oysa hücum hiç de kötü düzenlenmiş sayılmazdı. Bir acemiye göre bu bey, aslında alışılmadık ölçüde yetenekli."
  • Tek bir detay, çok şey demekti ve insanın hayatı kararıyordu. Bilgi yüzünden insan aşırı dozdan ölüyordu.
  • Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.