Seyyah gittiği yerlerden kartpostallar göndermez, gördüğü yerleri video kameraya kaydedip eve dönüşte eşe dosta göstermez, çantasında filmler yoktur. Ama dilinde, her yolculuğun sonunda anlatabileceği hikâyeler vardır. Bu hikâyeler çoğu zaman insan hikâyeleridir. Gördüklerinizi kamera veya fotoğraf makinesi görüntülerine hapsetmekle, tüketiciliğinizi tescil etmiş olursunuz. Sizin görmüş olduklarınızı göremeyen bir başkası size sahip olduğunuz bu ayrıcalıktan dolayı imrensin istersiniz. Kapitalizmin hiç bıkmadan dürttüğü de, işte bu duygudur: Başkalarında haset uyandırma arzusu. Tüketici kültürü, başkalarının sahip olamadıklarına sizin sahip olduğunuz yanılsaması yaratarak hayatınıza geçici bir anlam duygusu, uçucu bir neşe sağlar.
Seyyahla turist arasında fark var. Seyyah gittiği yere ruhunu da götürür, yeni yaşantılara açıktır, seyahat onun için ruhu zenginleştirici bir deneyim, bir içe dönme hamlesidir. Öte yanda, turist sadece tüketir. Şe-hirlere, insanlara, seslere ve yüzlere nüfuz etmez. Beş yıldızlı otellerde konaklar, şehri en güvenli yerlerinden dolaşarak tanımaya çalışır, rahatından asla ödün vermek istemez.
Yitirdiğimiz her insanımızı layıkıyla düşünüp hatırlayabildiğimizde, her gün televizyon ekranlarında onların yüzünü gördüğümüzde, şehirlerimizin meydanlarında bu hakikat sık sık yüzümüze çarptığında ve her an bu kaybın burukluğu ile yaşadığımızda, onlara duyduğumuz hürmeti ancak gös-terebilmiş olacağız. Her birimiz olabilirdik orada: Terörün alçaklığı, anne karnındaki bebeği dahi hedef haline getirebilmesidir. Unutma Türkiye, başını Survivor'a gömme, unutma ki şu andan itibaren esas survivor yani "hayatta kalan" sensin ve yarın sen dirençli durabilirsen, sen unutmazsan bir şeyler değişecek!
Gelişmek, bir kitaba sığdırılmış sloganları ezberlemekle olmaz; hayatın duvarlarına çarpa çarpa, yaşayarak, tecrübe ederek, yaşadıklarından öğrenerek gerçekleşir. Me lânâ'nın, Yunus'un yüzyıllardır birer ulu ırmak gibi suladığı bu toprakların insanı, kişisel gelişimi için bu yüzeysel kitapları rehber edinmemeli