• yenilgime bir inansam

    çağdaş ve devrimci olarak

    gün ışığı görürdüm, sevgili dünya

    her şey çünkü bir içim su

    ve denizse bir cigara içimi uzaklığında

    Ahmet Erhan - Yarasanın 21 Şiiri
  • Yunan edebiyatının önde gelen yazarlarından Menelaos Lundemis 1912'de İstanbul'da doğmuş, 1977'de küçük yaşta yerleştiği Atina'da ölmüştür. Yapıtlarında, genellikle roman ve öykülerinde köylülerin, ekicilerin, göçmenlerin sorunlarına değinir; özellikle sevgi, kardeşlik, uygarlık, bağımsızlık temalarını işler. 1938'de Atina'da yayınlanan ilk öykü kitabı, Devlet Ödülünü almıştır.
    Alman işgali sırasında ''Ulusal Kurtuluş Cephesi''ne katılmış, işgalden sonra yazılarıyla, yapıtlarıyla egemen sınıflara karşı çıkmış, bu yüzden çeşitli baskılara uğramış, sonuçta Vrettakos, Riços, Teodorakis gibi devrimci yazar ve bestecilerin sürgün yeri olan ''Makronisos'' adasına sürülmüştür.
    Sürgünde iken Nâzım Hikmet'in sürgünlere gönderdiği mektuptan duygulanmış, birçok dile çevrilen ''Nâzım'a Mektup'' başlıklı uzun şiiri yazmıştır. 1956'da yayınlanan bir romanı nedeniyle yargılanan ve mahkum olan yazar, 1958'de yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştır. 1962'de Yunan Cuntası elinden vatandaşlık hakkını almış, 1976'da uzun süre yaşadığı Romanya'dan, bu kez Karamanlis Hükümeti'nin özel izniyle Yunan vatandaşı olarak ülkesine dönmüştür.
    Yapıtları Polonya, Romanya, Bulgaristan, Çin, Vietnam gibi ülkelerde yayınlanmıştır.
    ''Şimşekler Çakarken'' piyesi ilk olarak, seksenli yıllarda, Üsküdar'da, İstanbul Devlet Opera ve Balesi mensuplarınca kurulan İstanbul Akademik Sanat Topluluğu'nda, Yüksel Özkök'ün yönetiminde sahneye konmuştur.
    ''Şimşekler Çakarken'', ünlü İspanyol viyolonselisti ''Pablo Casals''ın yaşamından bir kesittir.
    Casals, İspanya'nın bağımsızlığı ve özgürlüğü için savaşım vermiş ve sanatını bu yolda bir silah gibi kullanmıştır.
    Franco Diktatoryası'nın ülkeye egemen olmasıyla birlikte yurt dışına çıkan Casals, Prades'e yerleşerek bir sanat şenliği oluşturdu.
    Çalgısını sürekli, bağımsızlık, özgürlük ve barış için çalmış, İspanya iç savaşından sonra bestelediği oratoryosu ile de bir barış simgesi olmuştur.
    Menelaos Lundemis'in 19 romanı, 5 öykü kitabı, 6 şiir kitabı, 5 piyesi ve 3 deneme kitabı yayınlanmıştır.
  • Türk edebiyatının değerli isimleri arasında yer alan, hem siyasi görüşü hem de eserleriyle tarihe damgasını vuran mavi gözlü dev adam Nazım Hikmet Ran, aslında 20 Kasım 1901’de Selanik’te dünyaya gelmiş fakat doğum tarihi nüfusa 15 Ocak 1902 olarak kaydedilmiş değerli üstat, ölümsüz eserleriyle unutulmaz yüce şairimizdir. Doğumgünü münasebetiyle saygı, sevgi ve hürmetle anıyorum Nazım Hikmet Ran'ı. Ruhu şad, melekler yoldaşı olsun. Işıklar içinde uyu üstat.
    Nazım Hikmet'i öncelikle memleket ve aşk şiirleri ile biliyor olsak da şiir dışında roman, oyun ve anılar da kaleme almıştır. Kendisi "romantik devrimci" olarak tanımlanmaktadır.
    Nazım Hikmet Ran, yaşadığı dönemde yazdıkları ile büyük ses getirmiş pek çok şiiri bestelenmiş, şarkı haline getirilmiş ilerleyen süreçte ise siyasi içerikli bazı yazıları ve siyasi görüşleri sebebi ile birçok kez tutuklanarak sürgüne gönderilmiş, ne yazık ki hayatının büyük bir kısmını parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kalmış, yurt dışına kaçmış, vatandaşlıktan çıkarılmış ve son yolculuğuna da yurt dışında uğurlanmıştır.
    S. Perse, bir Fransız şair şöyle demiş: “Ozan; insanın görünmez yüzü. Nazım bir ozandı. Büyük insanlığın ozanı: İnsanın, emeğin, doğanın değerini bilen bir sanat adamı. Nazım Hikmet, modern çağın çelişkileri, acıları içinde, sınıf çatışmalarının ve savaşların yoğun yaşandığı bir çağın şairiydi. Onu yaşadığı ve hiç durmadan şiirler ürettiği zamanda kendi ülkesi için tehlikeli (!) ve günümüzde ise onu bir “Türk şairi” olarak değerli kılan şey tam da buydu: Çağının şairi olması.

    Memleketim, memleketim, memleketim,
    Ne kasketim kaldı senin ora işi
    Ne yollarını taşımış ayakkabım,
    Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
    şile bezindendi.
    Sen şimdi yalnız saçımın akında,
    infaktında yüreğimin,
    Alnımın çizgilerindesin memleketim,
    Memleketim,
    Memleketim...
    ~Nazım Hikmet Ran~
    https://www.youtube.com/watch?v=34jWDQGmOe4
    kendi sesinden...
    CEVİZ AĞACI
    Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
    Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
    Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
    Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
    Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
    Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
    Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
    Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
    Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
    Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
    Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

    Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
    Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

    işte beni bu muhteşem dizeler, bu şiirler mahvetti, ahhhh...Volkan Konak'ın muhteşem yorumu ile...
    https://www.youtube.com/watch?v=Z3FVn0Ajk4U

    Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.
    Yorulmuşsundur
    Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
    Ne gül suyum, ne gümüş leğenim var.

    Susamışsındır
    Buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim.
    Acıkmışsındır
    Sana beyaz keten örtülü sofralar kuramam

    Memleket gibi esir ve yoksuldur odam.
    Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin!
    Ayağını bastın odama
    Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi.

    Güldün
    Güller açıldı penceremin demirlerinde.
    Ağladın
    Avuçlarıma döküldü inciler

    Gönlüm gibi zengin
    Hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
    Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.

    Tahir olmak da ayıp değil
    Zühre olmak da...
    Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
    Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte.
    Yani yürekte...

    Mesela bir barikatta dövüşerek,
    Mesela kuzey kutbunu keşfe giderken,
    Mesela denerken damarlarında bi serumu;
    Ölmek ayıp olur mu?

    Tahir olmak da ayıp değil
    Zühre olmak da...
    Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

    Seversin dünyayı doludizgin,
    Ama o bunun farkında değil.
    Ayrılmak istemezsin dünyadan.
    Ama o senden ayrılacak...
    Yani sen elmayı seviyorsun diye
    Elmanın da seni sevmesi şart mı?

    Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık,
    Yahut hiç sevmeseydi;
    Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden...

    Tahir olmak da ayıp değil
    Zühre olmak da...
    Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...

    BÜTÜN İŞ YÜREKTE, YÜREKTE...
  • 175 syf.
    ·10/10
    Türk edebiyatında deneme yazarı denilince akla ilk gelenlerdendir Nurullah Ataç. Bundan öce Söyleşiler kitabını da okumuştum. Her yazısında farklı bir tat vardı, hepsini aldım. Biz Nurullah Ataç’la farklı dünyaların insanıyız. O ölümden korkar, yokluk olarak görür, ayrılık hem de herkesleri geride bırakıp belki bir anlamda kendisi için ölmüş kabul edip gitmek onun için acı veriyor olabilir. Bu onun meselesi. Her yazısına katıldım mı, hayır. Bazen kızdım mı, evet. Dünya görüşlerimiz farklı olsa da Ataç’ın onayladığım çok görüşü vardı.

    Herkes Abdülhak Hamid’e Şair-i Azam dese de Ataç onu şair olarak görmüyor. Verdiği örnekle gördüm ki evet haklı. “Madem Şair-i Azam Abdülhak Hamit, hadi bir şiirini okuyun da dinleyelim.” diyor. Herkes sus pus. “Madem büyük şair ezberinizde bir şiiri yok mu yani?” “Yok.” Mehmet Akif’in de şairliğini sevmiyor. Aslında bu biraz da farklı dünyaların insanları olmasından kaynaklanıyor. Onu devrimlerin önünde bir engel olarak görüyor. Ben öyle hissettim. “Sevmesem de Mehmet Akif’i, savunucuları onun şiirlerini çatır çatır okuyorlar işte.” diyor.

    Yazılar çok öznel. “Beğenmedim, sevmem o adamı. Kötü şair, kötü yazar. Okumadım, okumam öyle kitapları” diyor rahatlıkla. Böyle cümleler kullanırsa bir yazar elbette aynı şekilde karşılık bulur. Tartışmaların göbeğinde yer alıyor Ataç. Kendine hafiften dokunduranları takmıyor görünse de kelimeleriyle ve umursamaz tavırlarıyla dövüyor. Konuşur gibi yazıyor. Devrik olmayan bir cümlesini gördüm mü hatırlamıyorum. “Yazı dili farklıdır konuşma dili farklıdır” ayrımını takmıyor. Yazı dilini konuşma diline yakınlaştırıyor. Duyduğu gibi, konuştuğu gibi yazıyor.

    Bir yerde der ki “Şiirimizi, eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına erip onunla güzel şekiller kurmak gücünü edinmenin başka yolu yoktur.” Başka bir yerde de “Kapatmalıyız artık o edebiyatı, büsbütün bırakmalıyız, unutmalıyız, öğretmemeliyiz çocuklarımıza.” der. Edebiyat derslerinden divan edebiyatının bütün her şeyinin kaldırılmasını istiyor. Gençlere öğretilmesini istemiyor. Geçmişten ümidi kesersek ancak yüzümüzü batıya dönebilirmişiz. “Önce özgür düşünceli batılı yazarları öğrenelim, sonra oradan gelip kendi eski kültürümüzü tanıyalım” diyor. Yunan ve Latin yazarlarına hayran. Dillerine de. Mutlaka öğrenilmesini istiyor.

    Divan edebiyatını hem seviyor, hem sevmiyor. Sıkıldığında kendini divanların sayfaları arasına atıyor. Şöyle kallavi beyitler arıyor. Buluyor da. Beğendiklerini yazılarının çoğunda kullanmış. Ama o bir devrimci. Sevsek de sevmesek de. Dil alanında devrimin muhafızlığını yapıyor. Devrimin dil ayağının zarar görmesi bütün devrimleri akamete uğratacaktır. Çünkü bir millet, önce dilinden yakalanır. Çünkü bir millet, önce dilinden bozulur. Yazarımız da bunu bozabilmek, günümüz dünyasının geçmişle bağlarını kesebilmek için canla başla çalışıyor. Batıl da olsa inandığı yolda gayret gösterenler başarırlar. Çünkü çalışana veren bir Allahımız var. Ataç da çalışanlardan ve de başaranlardan. Bugün kullandığımız ve de artık “kanıksadığımız” uydurukça kelimelerin uydurukçusudur Ataç.

    Bir önceki eserinde bol bol uydurduğu yeni kelimeleri görmüşken bu kitapta kulağımı ve gözümü tırmalayan fazla sözcük yoktu. "Uydururum kelimeyi kullanırım, sonraki yıllara kalırsa ne ala!" diyebiliyor. Tutmamışsa uydurduğu kelime mecburen kendisi de gerisin geriye dönüp kullanmıyor.

    Nurullah Ataç eski olan her şeye karşı. Halk edebiyatına da karşı. Samimi olacağım diye aklına gelen her şeyi söylediklerini belirtiyor. “Düşünülmemiş, aklın süzgecinden geçmemiş mısralara sanat diyemem” diyor. Hele doğaçlamalara tam karşı. “Aklınıza geleni şöyle iyice bir tartmadan söylemeye hakkınız yoktur. Yeryüzünde bir başınıza değilsiniz, başkalarının zevkini, hatırını da gözetmeniz gerektir.” Cümleyi böyle okursam doğru tabi de halk şairlerinin aklına geleni söylediği kısmı doğru mudur, sanmıyorum. “Samimîlik demiyorlar mı, büyük bir söz ettiklerini, her işi ta kökünden çözümleyiverdiklerini sanıyorlar. (…) Öyle ya, aklınıza geleni, daha doğrusu ağzınıza geleni söyleyiverirsiniz, olur biter, içinizden öyle doğmuş. “ “Dokunmıyacaksınız onlara. Beğeneceksiniz, seveceksiniz. Hani: Yüzünde göz izi var, Sana kim baktı yârim? soğukluğu yok mu, ona bile hayran olacaksınız. Neden? "Samimî" şiirmiş âşıkların ki.” Böyle böyle halk şiirini küçümsüyor.

    Ataç bu yazılarıyla bir dönemin edebiyatçılarını oldukça etkilemiş. Kendine özgü üslubu, kendine özgü değerlendirmelerini ve denemelerini üslup bakımından ben beğendim. -Gerçi o üslup kelimesini de sevmiyor. Ama yerine bir kelime bulamadığı için mecburen, mecburiyetten kullanmak zorunda kalıyor.- Nurullah Ataç biliyorum birçoğunuza yabancı bir isimdir. Zaten öleli de elli sekiz yıl olmuştur. Nurullah Ataç’ın kitabını yazıya merak duyan herkesler okumalıdır. Okumalıdır çünkü onun, okuyucularına bazen coşkulu, bazen karamsar; bazen takmayan, ironi dolu, sanat ve edebiyat hakkında söyleyeceği çok söz vardır.

    İşte onun ölüm üzerine yazdıkları:
    “Benim ölümümle, bu dünyada sevdiğim ne varsa hepsi benim için ölmüş olacak. Şu güzel ağacı, adeta kendimi unutarak gezdiğim şu yolu, bütün şu sevdiğim yüzleri bir daha göremeyeceğim Bir tanesinin ölümüne katlanamazken hepsinin birden yok olmasına nasıl katlanayım?”

    Söyleyin nasıl katlansın Ataç! Bu arada Ataç’ın diğer kitaplarının da okuma listemde olduğunu belirtmeliyim.
  • 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Enver Gökçe...

    Siyasetin işkence ve ölüm kokan sokaklarında, bir avuç şehirlinin bir kucak dolusu köylüsüne galip geldiği zamanlarda; kokuşmuş düzene pırıl pırıl düzensizliği tercih eden şairidir.

    Otobiyografisinin ve şiirlerinin yer aldığı bu kitapta Türk Edebiyatı' nın unutulmuş dehlizlerinde güzel bir yolculuğa çıkacaksınız.

    O' nun şiirlerinde Erzincan peynirinin tadına bakarsınız, Adana' da pamuk toplarsınız, denizinde yıkanırsınız; sanırsınız tuzu yok, yakmaz gözlerinizi.
    Öyle bir aşkla anlatır, öyle bir gözle bakar ki gökyüzüne, dünyanın hiç bir yerinde mavi değildir gökyüzü. Mahpus damı, kendi ülkesinde diye sever ve hatta hürriyetinde özler avlusunu.

    Sanatın borcunu canınızla, elektrikle yok edilen erkekliğinizle, aşklarınızla ödediğiniz zamanlardır onlar.

    Her ne ise işte... Gelelim şiirlerine. Postoral (doğa şiirleri) şiirin tanımını soran olursa anında aklınıza bu kitap gelmelidir. Garip' lerin akım akım kol gezdiği bir dönemde Toplumcu şiiri koca bir tez olarak kendilerine referans alırlar. Aslında Nazım abilerinin varisçileridir onlar. Baskı, işkence, mahpusluk, sürgün onlara abilerinden emanettir. Onlar da sahip çıkar abilerinin bu güzel emanetine.

    Şiirlerinin olgunlaşmasında yardımcı olan sanatçılar:

    Nazım Hikmet, Aşık Ali İzzet, Aşık Veysel, Habib Karaaslan, Mehmet Kemal, Ceyhun Atıf Kansu Ahmet Kutsi Tecer, Bedrettin Tuncer, Ahmet Arif, Ruhi Su, Ulvi Araz, Kemal Bekir, Pablo Neruda. Evet evet şampiyonlar ligi.

    Şimdi size Enver Gökçe' nin biyografisini vermeden önce Enver Gökçe' nin ardından gelenlere yazdığı bir yazıyı vermeliyim diye düşündüm. Kendi ağzından şiire bakış açısını da anlamış oluruz böylece.

    "İyi bir sanatçı olmak için önce kendini, halkını sevmesi daha doğrusu bu halkın içinden bu halkın en devrimci sınıfına bağlılık göstermesi içtenlikle bunu yapması şarttır. Hayatı tüm yönleriyle seveceksiniz. İyilikleriyle, kötülükleriyle, pisliğiyle fakat seveceksiniz. Suyunu, dağını, toprağını. Çevreyi de kendisi kadar her şeyini seveceksiniz. Bunu sevdiğiniz bir sürede bunları yaptıklarınıza geçirebileceğiniz ölçüde büyük ve yol gösterici olacaksınız.

    Ben, Türk halkının içinden çıkmış, halkımızın özelliklerini yapıtlarında yansıtmaya çalışan, Genç sanatçı arkadaşlarımı şimdiden kutlarım. (Ankara 1977 1980)

    Biyografisi:

    1920 yılında Erzincan'ın Kemaliye (Eğin) ilçesine bağlı, Çit köyünde doğdu. 1929 yılında ailesiyle Ankara'ya göç ettiler. Burada özel ilkokulda okumaya başladı. Daha sonra Cebeci Ortaokulu' na girdi (1935). Ankara Gazi Lisesi'nin ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu (1947). Türk dilinin tüm kolları, Türkmence, Kırgızca, Karaimce, Göktürk ve Oğuz lehçeleri, İstanbul ağzı vd. üzerinde çalıştı, Divan Edebiyatı'nı uzmanlık derecesinde öğrendi/hakim oldu. Pek çok halk öyküsünü, masalını, bu arada da, Dede Korkut Masalları'nı derleyerek bugünün Türkiye Türkçesine kazandırdı. Sosyalist düşünceye yakınlaşmaya başladı. Türkiye Gençler Derneği'nin (Ankara, 1946) kurucu üyeleri arasında yer aldı. Mezuniyet sonrası, öğretmen olarak atanması siyasî polisin engeline takıldığından, iş bulduğu Yurtlar Müdürlüğü'nün İstanbul öğrenci yurtlarında çalışmaya başladı. 1951 Türkiye Komünist Partisi Tevkifatı'nda tutuklandı ve mahkemede en yüksek cezayı alanlar arasında yer aldı. Tutukluluğu sırasında ve mahkûmiyet sonrası tutulduğu İstanbul Sirkeci'deki Siyasî Şube, Sansaryan Hanı'nın tabutluklarında iki yıl süresince çok ağır işkence gördü. Fiziksel ve psikolojik sağlığını önemli ölçüde yokeden, pek çok şiirinin ve ünlü destanı, Yusuf İle Balaban'ın kaybolmasına neden olan tutukluluk, hapislik ve sürgünlerin sonunda (1959) bu kez de işsizlik ve yoksulluk yakasına yapıştı. İstanbul ve Ankara'da yaşadığı acı deneyimler onun çok zor koşullar altında yaşamak zorunda kalacağı köyüne gitmesine neden oldu. Ağırlaşan hastalığı nedeniyle tekrar Ankara'ya dönmek zorunda kaldı. Kısa bir süre Bulgaristan'da tedavi gördü (1977). Son yıllarını Ankara'daki bir huzurevinde tamamladı. Enver Gökçe, 19 Kasım 1981'de yeğeninin Ankara'daki evinde öldü.

    Enver Gökçe, öğrencilik yıllarında, Nurullah Ataç, Ahmed Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer'in de katılımları olan, dönemin ünlü Halkevleri yayını, Ülkü Dergisi'nde görev aldı; ilk şiirleri (Ağıt, Bir Alıp Satıcı Gönül - 1943) ve yazısı (Çit Köyü - 1943) da burada yayımlandı. Ant dergisinde yayımlanan Köylülerime şiiri büyük yankı uyandırdı. Ant, Yağmur ve Toprak dergilerinin yayımında çalıştı. Daha sonra da şiirleri, 1940'lı yıllarda, Ant, Söz, Gün, Yağmur ve Toprak, Meydan, 1960'lı yıllarda şairin “yeniden keşfi”nin ardından, Türk Solu, Ant, nihayet 1970'lerde, Doğrultu, Yansıma, Yarına Doğru, Toplumcu Gerçekçiliğe Çağrı, Halkevi, Yapıt, Yaba, Yeni Adımlar, Türkiye Yazıları, Sanat Emeği gibi dergilerde yayımlandı.Toplumcu gerçekçi şiir akımının mensubudur. Mezuniyet tezi (1947) olan Eğin Türküleri, türünün ilk örnekleri arasındadır.

    Dünya şairi Şili Komünist Partisi militanı Pablo Neruda'nın şiirlerinden seçmeler ilk kez, Enver Gökçe tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 1959 yılında Türkiye'de yayımlanmıştır.

    Bazı şiirleri Zülfü Livaneli, Timur Selçuk, Sadık Gürbüz, Kerem Güney ve Ahmet Kaya tarafından bestelendi.

    1977 yılında, Devrimci Sanatçılar Derneği tarafından banda kaydedilen, "Kendi Sesinden Yaşamı" ve "Kendi Sesinden, Seçtiği Şiirleri ve Pablo Neruda Çevirileri", sürekli güncellenen bir Enver Gökçe bibliyografyasının, Enver Gökçe üzerine yazılanları ve kendi ürünlerini içeren bir kitaplığın bulunduğu, belgelerin, Enver Gökçe'nin fotoğraflarının ve Enver Gökçe'nin kendi çektiği bazı fotoğrafların izlenebildiği, http://www.envergokce.org web sitesinde dinlenebilmektedir.

    Enver Gökçe'nin bazı kişisel eşyaları köyünde, köylüleri tarafından anısına kurulan müzede sergilenmektedir.

    (Biyografı kaynak : Vikipedia)
  • Enver Gökçe
    Çit köyü halkından
    Aşutka
    Kemaliye
    *
    Enver Gökçe ''kardeşçe bir hayat'' için yola çıktı. Elli üç yıllık ömrü bu ''kardeşçe hayat'' uğruna verdiği mücadelenin izlerini taşır. Onu yakından tanıyanlar, mapuslarda onunla beraber yatanlar bilirler: Enver Gökçe, harabelerde açan çiçeklerden güller devşiren bir devrimcidir. ''Yılan çıyan içinde gürül gürül yatan'' bir şairdir. Ne çıkış noktasında, ne de sonraları popülist şiirin kıyısından bile geçmemiştir. Sanatını devrime adamış şairlerimiz içinde bir mihenk taşıdır Enver Gökçe. Kendi başından geçenleri, mızmız bir sesle, kendi kendine anlatan ''sigaralı, rakılı, bol sıkıntılı'' ya da popülizm batağına saplanmış sözde devrimci şiirler onun kitabında yer almaz. Bir evrenselliğin, yeryüzünün dört bir yanında hep beraber söylenecek büyük bir dünya senfonisinin bilinçli, yiğit ve usta işçisidir. ''BİZLER'' vardır onun şiirinde. ''BEN'' dediği bile ''BİZ''dir.
    Gel günlerim gel de dol
    Gel Aydınlım, İzmirlim
    Gel aslanım Mamak'tan
    Erzincan'dan, Kemah'tan
    Düşmanlar selâm ister
    Gözden, gezden, arpacıktan.!
    *
    derken bin yıllık hasretimizi dile getirir.
    *
    ''Vakterişti ay karanlık gecede
    Anamdır yatan Of'unan
    Kıpır kıpır ağrısı şuracığında
    Karnının en yumuşak yerindedir''
    *
    dizeleri ''YUSUF''un dünyaya gelişini müjdeler. Topraksız köylüler üzerindeki baskısına dayanamadığı için ağayı öldürüp mapusa düşen ''YUSUF''un gelişini haber verir. Yıl 1953'tür. Aslında ''YUSUF'', Enver Gökçe'nin devrimci niteliğinin ete kemiğe bürünmesidir.
    1953'de Harbiye'deki Askeri Cezaevi'nin üç no'lu koğuşunda yatan, aynı zamanda hem ''YUSUF'' hem de Enver Göke'dir. Demokrat Parti'nin baskısı bir kâbu gibi çökmüştür ülkemizin üzerine. Marşal yardımı devrimcilerin sırtından tezgâhlanmaktadır. Sansaryan Hanı'nda iki yıl hücre hayatı yaşayan Gökçe, artık bir daha kurtulamayacağı akut romatizmaya yakalanır. Ona yapılanlar, ilerde ''BİZLER''e yapılacal-k olanların bir örneğidir. Ama o, ''Dost dost ille kavga'' der hiç yılmadan. ''Yusuf ile Balaban'' destanı kafasında şekillenir. Devrimci bilincinin yeşerişini belgeleyecektir artık. Ranzasına bağdaş kurup o incecik yazısıyla destanı kâğıda dökmeye başlar. En çok da geceleri, yılanların, çıyanların uykuya vardığı sırada yazar. Otuz beş gün sonra, ''Yusuf ile Balaban'' upuzun bir destan olup çıkar. Bugün bu destandan elimizde kalanlar bile Enver Gökçe Şiiri'nin evrenselliği hakında bize çok şey öğretmektedir.
    Son elli yıllık şiirimizin bir dökümünü yaptığımızda Enver Gökçe'nin şiirleri apayrı bir özellik gösterir. İnsanlardır, insanların kardeşçe yaşamalarıdır onun ''berceste mısraı''. Şiirlerini onlar için yani şehir ve köy emekçileri için yazar. Şiir varılmak istenen devrimci öz'ü pırıl pırıl yansıtmaktadır. Bilinç-duyarlık ikilemi diye bir şey yoktur onun sanatında. Bilinç de, duyarlık da bir büyük sentez içinde kaynaşmıştır. Hep aynı sevdadır, yani ''kardeşçe hayat''tır özlemini çektiğimiz. Şiir, bu amaca ulaşmak isteyenleri coşturan, onları yücelten bir büyük şarkıdır. ''Bizim de caddelerimizde bayram olacaktır''. ''Yarin yanağından gayrı her yerde ve her şeyde beraber olabilmek'' içindir bütün çektiklerimiz.
    Devrimci şiirimizin yaşayan en mütevazi işçisi Enver Gökçe bu kitabında bütün şiirlerini sunuyor sizlere. Hapisten çıktığında, köylüleri, ta Eğin'den kalkıp onu görmeye gelmişlerdi. Yün çorap, atkı, kazzak getirmişlerdi. Çok duygulanmıştı. Demek, şiirleri hedefini bulmuştu. YUSUFLAR çoğalıyordu artık.
    *
    Orhan SUDA