• Hiçliğin sınırının bir kitapla aşılabileceğini gösteriyor biz insancıklara "Satranç"!

    Bir insanın karanlığı yaşadığı sıralarda, küçücük bir ışık kaynağıyla birlikte delirmekten kurtulması, ancak bu ışık kaynağının aşkıyla delirmeye başlaması. Biraz farklı bir benzetme oldu fakat tam olarak bu.

    Kitabın satranç delisi karakteri Dr. B.'yi tutulduğu otel odası hapishanesinden kurtaran doktor muydu? Görünürde evet, ancak asıl kurtarıcı satrançtı. Yahut en başa gidecek olursak ceketin cebinden çaldığı 150 ayrı satranç partisini içeren kitaptı. Evet, onu kurtaran, kendi tabiriyle "işe yaramaz" bir oyuna dair anlatımlar içeren basit bir kitaptı.

    Dr. B., yalnızlığının bile yalnızlık çektiği, hayallerinin karanlıktan öteye gidemediği bir odada tutulurken, deliler ülkesine vatandaşlık almak üzereydi. Tam olarak o an da karşısına satranç çıktı. Oysa bırakın satranç tahtasını ya da taşlarını, bir kalemi, bir kağıdı bile yoktu hücresinde.

    Başlarda kitaptaki diyagramları, yatağının kareli olmasından yararlanıp, altmış dört kareli yaparak satranç tahtası ve taşları, ekmek kırıntılarını yoğurarak elde etmesinin ardından, bir süreliğine gerçeğe döktü. Birkaç haftanın ardından bu aptal tahtaya da ihtiyacı kalmamıştı. Artık zihninin derinliklerinde satranç tahtası hayali ve üzerinde gezinen fil, kale, piyon ile diğer taşları hayal edebiliyordu. Böylece kitaptaki tüm partileri tamamladı. Ardından yetinemedi, kendine karşı oynadı.

    Dr. B., bir siyah oldu bir beyaz. Zihnini ikiye bölmek zorunda kaldı çünkü hayallerinde yarattığı satranç tahtasını daima canlı tutmalıydı. Bunu yaparken ise hem siyah taraf olarak düşünebilmeli, on hamle sonrasını hayal edebilmeli, hem de beyaz taraf olarak hamle yapıp aynı şekilde on hamle sonrasını tahmin edebilmeliydi. Kendine karşı kendiyle oynuyordu. Delilik miydi bu? Yoksa hiçliğin içinde sığındığı bir uğraş mı?

    Gitgide kendisine karşı acımasız oluyordu. Aynı şekilde diğer benliği de kendisine karşı acımasız davranıyordu. Siyah Dr. B. yenilirse, beyaz Dr. B.'den rövanş istiyor ve yine oynuyordu. Beyaz Dr. B. yenilirse o da rövanş istiyordu. Sonsuz bir döngüde, sonsuz bir savaşta, zihnini hiç dinlendirmeden satrançla yoruyordu. Öyle ki uyuduğunda bile satranç vardı onun zihninde.

    Dışarıda ise Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic bulunuyordu, Dr. B. özgürken...

    Kitap hakkında daha fazla detay vererek heyecanı söndürmek hadsizlik olur diye düşünüyorum.

    Yalnızca; Czentovic, Dr. B. ile satranç oynarken, Dr. B., siyah Dr. B. mi yoksa beyaz Dr. B. mi olmayı seçmişti? Satranç tahtasının üzerindeki renklerden ziyade, Czentovic'e hangi Dr. B.'yi layık görmüştü?

    Bu garip, anlamsız ve tutarsız sorumun cevabını biliyorum. Aslında diğer ben bunun cevabını bilmekte. Bu da fesefe değil midir pekâlâ?

    Bu sebeple Dr. B., son zamanlarda okuduğum kitap karakterleri arasında filozof olarak tanımlayabileceğim yegane karakterdir. Bolca düşünmüş, hem de kendisiyle sohbet ederek. Felsefe budur sonuçta; değil mi ben?

    Stefan Zweig'e aşık olun, kitaplarını okuyarak sulayın. Onlar S.Z.'den kalma çiçekler. Aşkınızı büyütün. :)

    ...

    Czentovic: "Yazık, oysa hücum hiç de kötü düzenlenmiş sayılmazdı. Bir acemiye göre bu bey, aslında alışılmadık ölçüde yetenekli."
  • Sevgili 1000 Kitap kullanıcıları geçen hafta açmış olduğum profilime gereken ilgiyi ne yazık ki gösteremedim. Ancak kişisel gelişim üzerine çıktığım bu yolda tam gaz ilerliyorum. Kendime koymuş olduğum hedefleri başarıyla yerine getirmiş durumdayım. Geçtiğimiz bir haftada kendime kattığım şeylerin başında şeker alışkanlığına son vermek geliyor. Evet yanlış okumadınız. ŞEKER ALIŞKANLIĞI.
    Şeker kimyasal yapısı nedeniyle beyinde bir uyuşturucu etkisi yaratıyor ve beynimizin ödül sistemine doğrudan etki ediyor. Böylece mutluluk hormonu denilen dopamin salgılanıyor ve kendimizi daha iyi hissediyoruz. Eee bunun nesi kötü dediğinizi duyar gibiyim. Kötü olan taraf şu eğer şeker yemeye devam ederseniz ilk seferdeki hazzı asla alamayacaksınız. Ve beyniniz sizden daha fazlasını isteyecek. Neden mi ? Çünkü yapay yollarla bozulmuş olan dopamin seviyesi nedeniyle bir daha ki sefere mutlu olmak için almanız gereken dopamin miktarı artacak ve siz bunu karşılamak için tekrar şeker yiyeceksiniz. Böyle böyle şeker bağımlısı oluyorsunuz. Şekerle ilgili daha ayrıntılı bilgi almak için youtubeda Özüm Sabay adlı kızın kanalını inceleyebilirsiniz. Kendisi 400 gün şeker yememe challenge yapmıştı :)
    Kendimi daha iyi hissetmeme neden olan bir diğer hedefim ise İngilizce öğrenme konusundaki kararlılığım. Geçtiğimiz bir haftada hiç aksatmadan günde 90 dakika İngilizce çalıştım ve kendimi daha iyi hissediyorum.
    Yaşamından ve bedeninden sıkılmış biri olarak çıktığım bu yolda yaşamıyla ve bedeniyle sizlere örnek olan birisi olarak ayrılmak istiyorum. Lütfen paylaşımlarımı paylaşın ve beğenin bu beni motive ediyor. İyi akşamlar, sevgiler :)
  • .Sizin de bazen bitirdiğiniz kitaba sarılmak isteğiniz oluyor mu Bana sık sık oluyor.. Tıpkı bu kitapta olduğu gibi..Ba yıl dım... jaguarkitap tarafından yayınlanan #birkedibiradamikikadın Sabit Fikir dergisinin 2017'de en iyi 50 roman listesinde yer almış ki sonuna kadar hakediyor..Genelde az diyolog olan kitapları okurken bir tereddütüm olur ama bu sefer tamamen farklı oldu..Yazar karakterleri öyle güzel analiz etmiş ki neyi neden yaptıklarını ve iç hesaplaşmalarını okuyucuya başarılı bir şekilde aktarmış..Ilk kez okumuş olduğum bir yazar için de hemen iyi kötü demem ama yok yok ben bu yazarı çok sevdim ve diğer kitabını da alıp okumalıyım..Konusu aynı adında geçtiği gibi bir kedi(Lili) bir adam(Şozo) ve iki kadının (Şinako)&(Fukuko) hikayesini anlatıyor.. Şozo, annesi ve dayısının türlü oyunlarına kapılıp eşi Şinako'dan ayrılarak Fukuko ile evlenir..Her şey normal seyrinde ilerlerken bir sabah Şinako'dan gelen bir mektup herşeyi altüst eder çünkü kadın Şozonun kedisi Liliyi istemektedir.. Aman alt tarafı bir kedi demeyin.. Şinako evden atılmasını hazmedemeyip kedi üzerinden bir plan tasarlar ama işler her iki taraf için de umulduğu gibi gitmeyecektir.. Kimi okur sonunun havada kaldığını düşünüyor ama bence yazar her okuyucu sonunu kendi hayal gücü ile tamamlamasını istemiş ve son olarak özellikle bir kediseverseniz daha da bir aşık olacaksınız bu kitaba..(okurken sık sık kedi aşkımı da depreştirdi bu arada )
  • Kitabı okumaya niyetlenen kimse yazdıklarımı okumasın kendi başıma geleni başkası yaşasın istemiyorum (!)

    Madam Bovary uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı , DK yayınlarının klasikler serisinde 5. kitap olarak çıktı .Sabah okumaya başladım haliyle önsözden başlayarak, ilk defa bir önsözü kitabı okuduktan sonra sonsöz olarak okumayı isterdim çünkü Madam Bovary'de okumayı çok seven bulunduğu ortamda buna izin verilmeyen vs vs diye anlatılan bir karakter olarak duymuştum, tam konuyu bilmiyordum ama Nedim Gürsel'in kaleme aldığı önsözü okuyunca Anna Karanina ve Aşk-ı Memnu kitapların ana karakteri olan kadınlarla ortak noktalarını öğrendim . Muhakkak okuyunca çok daha fazlasını mukayese edebileceğim ama bunu kendim keşfetmek isterdim, hiç bilmeden Anna Karina ve Bihter Ziyagil okurken benim kendiliğinden aklıma gelmeliydi ,bu fırsatı kaçırdığıma üzüldüm. Şimdi Emma Bovary ,Anna Karanina ve Birter Ziyagil'in mutsuz evlilikleri ,yasak aşkları ,hazin sonları dışında bu üç kitapta; toplum, dönemin koşulları vs hakkında neler öğrenebilirim (?)Anna Karanina 'daki gibi neler neler işlenmiş öğrenmek için can atıyorum, üstelik Madam Bovary diğer iki kitaptan çok daha önce yazılmış yani etkileyen taraf...
  • Bir gariplik var, bir şeyler yanlış gidiyor..
    Bu ben değilim..
    Şimdiye çoktan içimde fırtınalar kopmalıydı..
    Bir yanım diğer yanımla çoktan savaşa girmeliydi..
    İçimde birbirini suçlayan iki taraf muhakkak olmalıydı..
    Ben beni bilirim..
    Yanlış giden bir şeyler var..
    Bu ben değilim..
    Neredeyse aklımla kalbim barış ilan etti diyeceğim..
    Neredeyse ilk kez ortak bir fikirde anlaştılar diyeceğim..
    Tartışmıyorlar, kavga etmiyorlar..
    Konuşmuyorlar bile..
    Susuyorlar sadece..
    Ortada bir sulh..
    Ben beni bilirim, bir gariplik var,
    Yanlış giden bir şeyler var..
    Desem ki gerçekten yoruldum,
    Desem ki usandım, artık biraz huzur arıyorum,
    Desem ki yalanlardan bunaldım..
    Bilmiyorum ama öyle bile olsa aklımdaki suskunluk neden?.
    Böylesi bir fırsatı nasıl kaçırır?.
    Kalbime haddini bildirmek için böyle bir imkânı yakalamışken,
    Neden kendini suskunluğa terk eder..
    Ben beni bilirim..
    Bir gariplik var,
    Bir yerde yanlış giden bir şeyler var..
    Hadi aklım bir yana ama, ya kalbim nerede?.
    Neden hiç sesi çıkmaz,
    Neden isyan etmez?.
    Neden ağlamaz?.
    Neden canı yanmaz?.
    Bir gariplik var..
    Bir yerde bir şeyler yanlış gidiyor..
    Bu ben değilim..
    Ben beni bilirim..
    Bir şeyler gizleniyor..
    Bir şeyler eksik söyleniyor.
    Bir tuhaflık var..
    Kime baksam üzgün ama ‘’ben’’ diye üzgün..
    Bana üzgün..
    Benim için üzgün..
    Bir tuhaflık var..
    Ben bu ayrılığı bu kadar kolay kabullenemezdim..
    Böylesine acıtmayacaktı madem beni,
    Neden çektim ki yıllarca o kadar derin acıları..
    Yok yok ben beni bilirim..
    Bir gariplik var, yanlış giden bir şeyler var..
    Herkes bakar da görmez beni,
    Konuşurum ama duymaz beni,
    Sevgili dahi gelmiş, belli ki sever beni,
    İyi de bu matem, bu yas niye,
    Koşup sarılırım ama dokunamamak niye,
    Gözlerine bakarım, buradayım derim,
    Herkeslerdeki bu derin hüzün niye..
    Yok yok, ben bilirim, anlarım..
    Bu işte bir gariplik var,
    Yanlış giden bir şeyler varr...
  • Son zamanlarda yeniden hortlatılan ve gündemimizi sıkça meşgul etmeye başlayan idam (ölüm cezası) konusuna ilişkin bir hukukçu bakış açısıyla bir şeyler yazmak istedim. Öncelikle bu yazı çoğunlukla hukuki ve sıkıcı bilgiler içerecek olup konuyla ilgili olan kişilere hitap edecektir. Yazının içeriğini dikkatlice okuduğunuzda birçok hukuki ve siyasi konuya daha doğru açılardan bakacağınızı düşünüyorum. Amacım somut bilgileri verip konuyu doğru açıdan tartışmaya davet etmektir.

    Her ne kadar bugünlerde hukuka karşı güvenimiz sıfıra kadar indirgenmişse de Türkiye sonuçta bir hukuk devletidir. Yerel kanunlarımızın yanı sıra taraf olunan uluslararası sözleşmelerle de bağlı olarak yönetilir. Günümüzde en önemli uluslararası sözleşme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'dir ve Türkiye 18/05/1954 tarihinden itibaren AİHS'e taraf olmakla, çekince koymadığı tüm maddeleri yerel hukukunda da uygulamak üzere kabul etmiştir. Bilindiği üzere, hiçbir devlet kafasına göre, tarafı olduğu sözleşmeleri hiçe sayarak uluslararası düzlemde hareket edemez. Aksi halde bu devlete karşı her türlü ağır yaptırım uygulanır. DİKKAT! Bir uluslararası insan hakları belgesini imzalamak demek, o belgedeki standartlara ulusal mevzuatı uyumlaştırmak yönünde gerekli değişiklikleri yapma "siyasi taahhüdünde" bulunmak demektir.

    Konu ölüm cezası olunca ele alınması gereken ilk hak elbette yaşam hakkıdır. Yaşam hakkı, insanın hayatta olup olmamasıyla alakalı bir haktır; yani canlı bir kişinin bu hayatiyetinin sürmesiyle, yaşamından yoksun, özellikle keyfi olarak yoksun bırakılmamasıyla alakalıdır. Yaşam hakkının özü, insanın hayatta olması, yani yaşaması, nefes almasıdır. Bu niteliği ile yaşam hakkı, diğer tüm haklardan yararlanabilmenin bir ön koşuludur. Yani tüm insan haklarının temelidir. Yaşam hakkı, niteliği gereği sınırlandırılamaya elverişli olmayan bir haktır. Bu hakkın alanı hiçbir şekilde sınırlandırılamaz ve daraltılamaz. Yaşam hakkının ne zaman başladığı ise tartışmalı bir konudur. Kimilerine göre doğumla, kimilerine göre gebe kalmadan itibaren başlayan bir haktır. Ancak bu konu "kürtaj meselesi" ile alakalı olduğu için bu yazıda üzerinde durmadan geçiyorum. Yarın öbür gün kürtaj meselesi de tekrar hortlatıldığında belki o zaman da kürtaj meselesine değinirim.

    AİHS'nin 2. maddesi yaşam hakkı ile ilgilidir ve bu madde hükmünde "Hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez" hükmü yer almaktadır. Bu madde ile ilgili 28/04/1983 yılında Protokol No:6(P-6) ve 03/05/2002 yılında Protokol No:13(P-13) yayınlanarak son hali oluşturulmuştur. DİKKAT! Türkiye de 09/01/2004 tarihinde bu protokole imza atmış ve 01/06/2006 tarihinde protokolü onaylamıştır. P-13'e atılan imzalardan sonra ölüm cezası kaldırılmış, Anayasa'nın çeşitli maddelerinde yapılan değişikliklerle ve 2004 anayasa değişikliği ile ölüm cezası bütünüyle yürürlükten kaldırılmıştır.

    Türkiye, uzun yıllar muzdarip kaldığı silahlı şiddet olayları ve ölüm cezasının caydırıcı etkisi olduğunu düşündüğünden AİHS'ni ve protokolleri hep gecikmeli olarak imzalamıştır. En son resmi ölüm cezası infazı 1984 yılında gerçekleşmiştir. 1920'den 1984 yılına kadar geçen süreçte, Cumhuriyetin erken döneminde İstiklal Mahkemeleri tarafından hükmedilen ve infaz edilen ölüm cezaları hariç, toplam 712 mahkumun ölüm cezaları yerine getirilmiştir. 1984'ten 2004 yılına kadar ise, herhangi bir ölüm cezası verilmemiş, sadece "caydırıcı etkisi" var diye yürürlükte tutulmuştur. Yani amaç hiçbir zaman tecavüzcüleri engellemek olmamış, her zaman terörü engellemek olmuştur.

    Tabii yukarıdaki tarihlere çok DİKKAT etmek gerekiyor. Mevcut hükümetin 2002 tarihinden beri iktidarda olduğunu ve ölüm cezasını kaldıran bu sözleşmeler ile protokollere 2004 tarihinde bizzat imza attığını iyi görmek gerekir. Şimdi ne oldu da zamanında ölüm cezasını kaldırmak için her şeyi yapan hükümetin bugünlerde ölüm cezasını yeniden gündeme aldığını tartışmak gerekir diye düşünüyorum. 14 senede ülkede neler değişti? Biz mi değiştik, yoksa hükümetin fikri mi değişti yine?

    Yukarıda da sorduğum gibi değişen biz miyiz, yoksa hükümet mi? Zira çok değil 1,5 sene önce 16/11/2016 tarihinde, (BURAYA DİKKAT) cinsel istismar suçunda failin mağdurla evlenmesi durumunda cezanın infazının ertelenmesine karar verilmesine ilişkin meclise önerge sunulmuştu. Hatırlarsanız gazetelere, "Çocukları Tecavüzcüsüyle Evlendirme Yasası" olarak yansımıştı. E şimdi sormak gerekmez mi, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye? Önce tecavüzcü ile küçük çocuğu evlendirerek aile kavramını korumaya çalıştığını söyleyeceksin, sonra da tecavüz olayları üzerinden ölüm cezasını yeniden yürürlüğe sokmaya çalışacaksın... Bu durumda anlaşılması gereken şudur ki, ölüm cezasının tecavüz olaylarını azaltmakla hiçbir ilgisi yok. Tecavüz konusu yalnızca görünürdeki sebeptir.

    Ayrıca Ceza Kanunu'muzda tecavüz suçlarına verilebilecek ceza aralığını incelersek, kanunumuzda en az 12 yıldan başlayıp müebbet hapse kadar bir ceza verilmesi öngörülmüş. Diğer maddeler ve suçlarla kıyaslandığında zaten yeterince ağır bir ceza. Yine de yeterli değil diyenlere katılmamakla birlikte sonuna kadar hak veririm. Fakat şunu iyi anlamak gerekir ki, en az 12 yıl ceza almayı göze alarak tecavüz eylemine girişen kişi 20 yıllık bir cezayı da zaten göze almış demektir. Daha doğrusu bu durum göze almakla da ilgili değildir. Tamamıyla tecavüz eyleminde bulunan zanlının tecavüz eylemine bakış açısının değiştirilmesiyle ilgilidir.

    Sonuç itibarıyla, bir hukukçu olarak meselenin hukuk/ceza meselesi olmadığını, tamamen siyasi, sosyolojik ve eğitimsel bir problem olduğunu sizlere anlatmaya çalıştım. Daha ağır cezaları öngören bir referandum önüme gelirse elbette ben de onaylarım. Fakat konuyu hukuk üzerinden çarpıtarak ülkeye ölüm cezası (idam) getirmeye çalışmak görmezden gelemeyeceğim kötü niyetli bir yaklaşımdır. Umarım iyi niyetim ve salt bilgi verme amacım yanlış yerlere çekilmez. Kahrolsun tüm tecavüzcüler, aksini söylemeye çalıştığım şey o değil. Ben sadece meselenin bir hukuk problemi olmadığını anlatarak konuyu alanında uzman sosyologların ve eğitim bilimcilerinin yardımlarıyla çözebileceğimizi düşünüyorum.

    Not: Bu yazıyı yazarken Prof Dr. Mehmet Semih Gemalmaz'ın Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş isimli kitabından faydalanarak yazdım. İlgilenenler alıp okuyabilir. Gerçi "giriş" dediğine bakmayın, kitap 1700 sayfa...
  • Kitabın yarısını geçtim
    bamyayı nasıl yiyemiyor, yerken kusasım geliyorsa
    Kill'in attığı o tekme aklıma geldikçe aynı şekil oluyorum
    yediremiyorum kendime ve Cleo'ya
    şimdi her şey iyi hoş ama o tekmenin bir bahanesi yok kardeşim
    bu kitaba o tekme yüzünden ASLA tam puan vermem

    şu an %62 bitti gitti
    18. bölüme geldim
    beynim yandı
    kül oldu

    Pepper, Allah aşkına bu nasıl bir kurgu ya
    yemin ederim, psikoloji ve gerilim türünde yazsan ben okuyamam
    bu nedir
    bu
    ben bu kitabı bir kategoriye koyamam şu an
    hayatımda böyle bir karışıklığın içine düşmedim

    ölmeden
    ben kanser olmadan
    olaylar açıklığa kavuşur umarım

    ya bu kitabı okuyanların nasıl bir yüreği var
    herkesi bir araya toplayıp psikoloğa falan görünmek lazım
    cidden aşırı ağır
    böyle bir tarafından tutsam diğer taraf uymuyor..
    tahmin etmek imkansız
    zaten olaylardan tahmin etmeye zaman bile kalmıyor


    o çakmaklı adamın kim olduğunu öğreneyim artık ltf..
    aklım onda kaldı
    kapıdan çıkarken pis pis güldü
    var onda bir şeyler
    anladım ben