Karanlık, bedenime yapışmış bir el gibi. Adımlarımın sesi yok; taşlar, toprak ve pasın kokusu arasında kayboluyorum. İnsanlar etrafımda, ama hiçbiri gerçek değil; sesleri yankılanıyor ama bana dokunmuyor. Soluk alıyorum, ama ciğerlerimde ağırlık, damarlarımda ölü bir sıvı. Zaman, içimdeki boşluğu genişleten bir makine gibi işliyor, beni parçalıyor, yutuyor.
Zihin ve beden birbirine düşman; ellerim, ayaklarım yabancı birer eşya gibi. İçimde kıvrılan kara madde, çıkışı olmayan bir tünel; geçmişin kırıntılarıyla geleceğin gölgeleri birbirine karışmış, çözülmesi imkânsız bir düğüm. Gökyüzü uzak, yerde sürünen gölgem bana ait değil. Her şey geçici; her şey anlamsız; ben ise bu anlamsızlığın ortasında eriyip yok oluyorum.
Düşecek günümü sessizce bekliyorum; bedenim tuzak, zihnim kafes. Her düşünce saplanan bir bıçak gibi yolumu kesiyor; ne ileri gidebiliyorum ne geri. Bir noktada, kendi gölgemin içine çekileceğim; savrulacak, parçalanacak ve bir daha kendime dokunamayacağım.
Ve o çizgiye adım attığımda, dünya devam edecek; ben artık bir ağırlık olacağım. Karanlığın içinde durgun, nefesin yükünü taşımayan bir taş gibi. Ses, ışık, zaman… Hepsi ardımda kalacak. Ben sadece yokluğun içinde bir hacim olacağım, hem kendimden hem dünyadan arınmış.