Bu yazı ne bir ağıttır ne bir sitem, bu yazı bir utançtır...
Küçüklüğümden beri bende kalan bir alışkanlık vardır herhalde annem yüzünden. Okula beni geç kaldırınca sadece ekmek ve domates verirdi "hızlıca ye, bir yudum çay da iç hemen git okuluna," derdi. Şimdilerde de kısa bir vaktim varsa bir şey için, ekmek arası domates yapıp acıkan karnımı doyurmaya çalışırım. Deniz'in sofrasını ilk görünce aklıma ilk bu gelmişti. Sanırım Deniz'in de kısa bir vakti vardı. O yemeği çabuk bitirmeliydi. Bitiremedi...
Dar bir zamana tutsak edilen bu yemeği de tam bitirememesi acıtmıyorsa bir yanlarınızı, o sade fotoğraf karesi hüzne boğmuyorsa göz diplerinizi; hiçbir süt, hiçbir ekmek içi, kalbinizin beşiğinde ağlayıp sızlayan bir bebeğin bile masumiyetini doyurmaya yetmeyecektir. Kendisine dokunmayan yılanı bin yaşatan sizler, su içen yılan da olsa dokunmayan ey sizler! Size sesleniyor o fotoğraf karesi!...
Ölen kadındı, ölen bir Kürt'tü, ölen HDP'liydi tartışmaları sürerken, Deniz'in annesinin göz torbalarına dolacak yaşlar kurumuştu bile. Şöyle seslenmişti annesi "Bir Deniz gider, bin Deniz gelir..." Bu sesi Silopi ve Cizre'de duyan iki anne Deniz'in katledildiği aynı gün doğan bebeklerine "Deniz ve Deniz Poyraz" ismini verdiler. Böyle böyle ölümsüzleşir bazı isimler, böyle böyle büyür bazı çocuklar ve böyle böyle direnir bazı kadınlar...
Ölen "Kürt kökenli" kardeşlerine, hayasını yitirmiş üzüntülerini belirten "insan kökenli" kardeşlerimize en güzel cevabı bu anneler verecek işte. Sahte kucaklaşmalarına kanmayacak çocuklar yetiştirecek bu annelerdir işte... Ekmekle, domatesle çocuklarını doyurmayı bilir bu anneler. Kurşunlarla vuramayacağınız bazı şeyler vardır işte...
Leonard Cohen bir şarkısında şöyle söylerdi
"Herkes biliyor geminin su aldığını
Herkes biliyor kaptanın