birçok insan gibi bir acıya karşılık kendimi koruyabilmek için diğer acıları ayaklandırıp onları kalkan gibi kullandığımı daha sonra fark edecektim. ama epey sonra. böyle şeyleri insanın yaşarken anlayabilmesi için benim o zamanlar sahip olmadığım bir görmüş geçirmişliğe, "gerçek hayatla" çarpışarak şekillenmiş bir olgunluğa ulaşmış olması gerektiğini bana zaman öğretecekti.
ben ne zaman, ilk rüzgarda kırılıp yıkılacak bir dut ağacı gibi içten içe çürüyüp güçsüzleşmiştim? bir başkasının beni beğenmemesi karşılığında kendimi koruyacak o sağlam güveni nerede kaybetmiştim?
beğenilmemiş, sokak ortasında terk edilmiş, her şeyin olabileceği ama hiçbir şeyin olmadığı bir gecenin içinde yapayalnız kalmıştım. beğenilmemek, kendi hayalimdeki görüntümün yansıdığı içimdeki gizli aynayı parçalamış, hayalimdeki ben dağılıp gitmişti. beride titrek bir beden kalmıştı. beni ben yapanın, bütün varlığımı bir arada tutanın o gizli görüntü olduğunu, ayna parçalanınca fark etmiştim. zihnimin tüm duygu ve düşünceleriyle üstüne yerleştiği, en önemli parçam olan o gizli aynanın nasıl bu kadar kolay kırıldığını anlayamıyordum.