"Oyunun başında, hiç varyasyon yoktur. Taşları yerleştirmenin tek bir yolu vardır. İlk altı hamlenin ardından dokuz milyon varyasyon ortaya çıkar. Sekiz hamleden sonra 288 milyar farklı seçenek belirir. Olasılıklar gitgide artar. Satranç oynamanın evrendeki gözlemlenebilir atom sayısından daha çok yolu vardır. Yani işler bayağı bir karışır. Oynamanın tek bir doğru yolu yoktur, birçok yolu vardır. Satrançta olduğu gibi, hayata dı her şeyin temelinde olasılık yatar. Bütün umutların, bütün hayallerin, pişmanlıkların, yaşadığımız her bir ânın."
Sonra da Oxford Üniversitesi'nden Roger Dunbar diye bir adamın, insanların en fazla yüz elli kişiyi tanıyacak şekilde programlandığını keşfettiğini ve bunun avcı-toplayıcı toplumların ortalama nüfusu olduğunu anlatmıştı.
"Kıyamet Kitabı'nda da öyle, demişti Ash, hastane kantinindeki çiğ ışıkların altında. "Kıyamet Kitabı'na bakacak olursan, o günlerde İngilteredeki yerleşim merkezlerinde de ortalama nüfusun yüzelli kişi olduğunu görürsün. Kent hariç. Ben Kent'liyim de. Antisos-yallik bizim DNA'larımıza işlemiş."
*Domesday Book: 1086da Fatih Kral Williamın emriyle hazırlanan, nüfus bilgilerini de içeren, büyük araştırma. (ç.n.)
"Benim en sevdiğim taş, kaledir" dedi sonra. "Ona dikkat etmen gerektiğini düşünmezsin. Dürüst bir taştır. Gözünü vezirin, atı, filin üstünde tutarsın çünkü onlar içten pazarlıklıdır. Ama çoğu zaman kaleye yenilirsin. Dürüstlük her zaman bizim zannettiğimiz gibi bir şey değildir."
Nora, Bayan Elm'in yalnızca satrançtan söz etmiyor olabileceğinin farkındaydı.
"İstemek," dedi ölçülü bir sesle, "ilginç bir sözcüktür. Yoksunluğu anlatır. Bazen o boşluğu başka bir şeyle doldururuz ve ilk baştaki istek bütünüyle kaybolur. Belki de senin sorunun istemek değil, yoksun olmak. Belki de cidden yaşamak istediğin bir hayat var."