Dünya, bir alıntı ekledi.
26 May 19:59 · Kitabı okudu

Neticede şuna kanaat getirdim ki memuriyet almak için sade diploma yetişmiyor. Ayrıca tavsiye mektupları, selamlar da istiyorlar.

Acımak, Reşat Nuri GüntekinAcımak, Reşat Nuri Güntekin

"OKU!"emrini ,"Diploma Al" olarak anlamanın bedelini çok ağır ödüyoruz...

Farid Musayev, bir alıntı ekledi.
26 May 15:03 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Yüksekokulların Önemi
Yüksekokullar diploma atölyeleri değil. Onlar canlı mumların fabrikalarıdır, ülkenin zihinsel ve manevi aydınlatılması için merkezi istasyonlardır.

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 97)Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 97)

Oku
Oku!” emrini, “Diploma Al” olarak anlamanın bedelini çok ağır ödüyoruz...

MAVİ DÜŞ - OKURGEZER, bir alıntı ekledi.
22 May 13:33 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Müslümanın bir tek saniye boş zaman geçirmeye hakkı bulunmadığı bir zamanda kendinize nasıl bir değer biçiyor, maddi ve manevi gücünüzle nasıl bir hedefe bakıyorsunuz?
Yani kısacası diploma değil, diplomalar almakta acze düşmeye bu dersten şu dersten takıntılı olmaya minicik hedeflerin önünde bocalayıp durmaya utanmıyor musunuz?

Bir Değirmendir Bu Dünya, Cahit ZarifoğluBir Değirmendir Bu Dünya, Cahit Zarifoğlu

İş hayatından daha büyük "mektep"
tecrübeden daha büyük "ders"
ihtiyaçtan daha büyük "mürebbi"
tecessüsten daha büyük "öğretmen"
muvaffakiyetten daha büyük "diploma"
olur mu?

Yalnızız, Peyami SÂFA

[Kitap İçeriği Hakkında Bilgi İçerir]

Cumhuriyet'in ilanından günümüze kadar olan zaman diliminde ülkeyi yönetenler farklı alanlarda ülkenin kalkınmasını ve ileriye gitmesini sağladılar. Ancak konu eğitim olunca aynı şeyleri söylemek güçleşiyor.

Maalesef eğitim kanayan yaramız. Her yıl devlet bütçesinin büyük bir kısmı eğitime ayrılmasına rağmen hala eğitimde istediğimiz noktaya ulaşamadık, beklenen verimi alamadık.

Nurettin Topçu'nun okuduğum ilk kitabıydı ve bugüne kadar okumamanın verdiği acıyı yaşadım her sayfasında. Eğitimle ilgili söylenmesi gereken neredeyse her şeyi söylemiş Topçu. Ayrıca bizim yaptığımız gibi kuru kuru eleştirmekle kalmamış, en ince detayına kadar bu buhrandan nasıl kurtulabileceğimizi de belirtmiş kitabında.

Topçu kitabında ısrarla eğitimde milli kültür ve bilincin, ruh ve düşünce gücünün, öğrencileri Hakk'a götürecek olan ruh biliminin, ahlakın ve din eğitiminin çıkarıldığını, bunun sonucunda da öğrencilerin artık mektepleri ilim yuvası olarak değil de diploma almak için katlanılması gereken mekan olarak gördüklerini vurguluyor. Ayrıca felsefe, tarih ve edebiyat derslerine verilmesi gereken önemin, teknolojinin gelişmesiyle birlikte fen ilimlerine verildiğini ve bunun da "tekniğin putlaştırılması" sonucunu doğurduğunu belirtiliyor.

Topçu, ders içeriklerinin boşaltıldığını ve öğrencilerin kuru ezbere zorlandığını anlatıyor. Felsefe dersinden, Allah'a götürüyor iddiasıyla metafizik ve ruh biliminin çıkarıldığını, bunun yerine filozofların görüşlerinin ezberletildiğini, Tarih'in kronolojiden ibaret olup, mana ve medeniyeti dışladığını, Edebiyat'ın ise yazar ve kitap isimleri ezberlemekten ibaret olduğunu anlatmaya çalışıyor. Tüm bu sıkıntılı uygulamaların sonucunda ise öğrencilerde mana ve maneviyatın tükendiğini, öğrencilerin maddeci bireyler olarak okuldan hayata atıldıklarını belirtiyor.

Öğretmeninden idarecisine, bakanından müsteşarına kadar eğitimin içinde bulunan herkesin mutlaka okuması ve üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken bir kitap.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum. MEB'in öğretmenlere tavsiye ettiği kitaplar listesinde Türkiye'nin Maarif Davası da yer alıyor. Görünen o ki MEB yetkilileri bu kitabı okumadan öğretmene tavsiye etmişler. Çünkü kitap sadece öğretmenlere hitap etmiyor, daha doğrusu kitabın çok az bir kısmı "Muallimlere" hitap ediyor. Büyük bir kısmı ise Milli Eğitim'in genel ve büyük problemleri için çözüm önerileri getiriyor, kurtuluş için yol haritası çiziyor.

Bir Harfle Başlayıp Hayatı İstemek
Bu düz yazıyı bir zamanlar ömrümüzün kesiştiği bölümünde 6 ayımı beraber geçirdiğim Erzurumlu Mesut kardeşime adıyorum. Yaşadığımız zorlu ama öğretici günlerin hatrına yazılmıştır...

Her zaman olmasa da: yeri geldiğinde insanları kırabilecek kadar "dürüst" olmalısınız. Çünkü; asıl o zaman gerçek dostları kazanıp -sepetteki sağlam elmaları çürüklerin içerisinden ayıklamaya başlarsınız: Ya da en kötü ihtimalle (bir dostu-bir gerçeği söylemek uğruna) kaybedersiniz. Hayat bu riski almaya değer. Çünkü; kaybedeceklerimizin yanında kazanacağımız şeylerin sayısı çok daha fazla...

Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Çayırova beldesinde zorunlu sebeplerden dolayı inşaatta çalışırken Erzurum"lu bir arkadaşla tanışmıştım. Adı Mesut'tu. Saf, iyi niyetli, bir köylü çocuğuydu. Güçlü, kuvvetliydi. Tek eksiği okumamış olmasıydı. 5 yıldır çalıştığı şantiyede onunla aynı zamanda işe başlayanlar kalfa sınıfına ayrılmışken o hala inşaat işlerinde ömür törpülüyordu. Kendisine verilen işleri özverili ve gayet iyi şekilde yapıyordu. Ustabaşları her zaman sırtını sıvazlayıp zor ve ağır işleri sözde iş bölümünü göre ona veriyorlardı. O da sesini çıkarmadan -gık demeden hallediyordu işleri genelde. Ne iş verilse en büyük görev verilmişcesine itinayla yapıyordu.

Fakat Mesut'u diğerlerinden ayıran bir gerçek vardı. O da yöneticilik vasfını -yani insanları yönetme sanatını öğrenememiş olmasıydı. Köylü olmanın -şehirdeki insanlarla aynı vasfa sahip değilmiş gibi davranılmasına ve -sanki bir alt sınıftan gelmişçesine hak ettiği yere bir türlü gelememişti.

Çalıştığımız günlerden bir akşamüstü yemek yapma sırası bendeyken; Mesut'a veresiye defterine aldığım malzemelerle ilgili birşeyler sordum. Bakkala yazdırıyorduk aldığımız herşeyi o zamanlar. Aybaşlarındaysa ben ya da Mesut gidip kapatıyorduk hesabı. Bakkalçının tuttuğu veresiye defterinin yanında -birde bizde küçük not defterimiz vardı. Herkesin tahmin edeceği gibi bakkalçının kelek atmasını önlemek için.

Mesut'a bakkaldan aldığımız ekmeğin, tuzun, makarnanın ve 1 kilo pilavlık pirinçi not defterine yazıp yazmadığını sordum. Eğer eklememişse unutmadan veresiye defterine eklemesini söyledim. Mesut önce cevap vermedi. Elinde olmayan birşeyi yanlış yapmış küçük bir çocuk gibi sustu bir süre. Sonra oturduğu yerden "Benim hesabım kuvvetli. Yalnız, okumam yazmam pek yok. Paraları da üzerlerindeki şekillerden ve renklerinden ayırt ediyorum" dedi biraz utanarak ve sıkılarak.

Bende böyle diyince konuyu değiştirerek üzerine gitmedim. Üstelemedim. Aldım yazdım bakkaldan aldığımız malzemeleri deftere. Arkasından iki kalas üstüne serdiğimiz gazete eşliğinde yedik yemeğimizi. Bulaşıkları yıkayıp, ranzalara geçince günlük işlerden konuştuk. Muhabettimizi ettiğimiz konuların hepsi günlük işler ve ortak sıkıntılarımızdı. Genelde sorunlarımız; maaşların azlığı, sigorta primlerimizin zamanında yatırılmamasıydı.

En kötüsüyse bizimde başımıza da gelebilecek bir iş kazasıydı. Çalıştığımız inşaatın karşısında bir inşaat işçisi asansör boşluğuna düşüp ölmüştü. Herkesin dilindeydi bu olay. Cinayet diyende oldu. Kader diyende. Çünkü; inşaatta böyle şeyer çok normal karşılanıyordu.

Sonunda iş kazası bilirkişinin düzenlediği raporla kesinleşti. İşçi arkadaşımızın ölüm nedeni tamamen kendi hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Hayatın hatasındaysa ölen işçinin geride bıraktığı dul eşi ve çocuklarıydı.

Bunları konuşuruken uygun bir anı kollayarak muhabbet arasında "Erzurumlu istersen sana okuma yazma öğretebilirim" dedim. Başta istemedi. Çekindi. "Boşver, zaten bütün gün çimento taşımaktan belin ağrıyordur. Birde benimle mi? uğraşacaksın!" demek istedi.Cümlemeye tamamlamasına izin vermeden araya girip "Benim için sorun olmaz. Yeter ki: sen okuma yazma öğrenmek iste" diyerek üsteleyince; sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

Ertesi gün bakkaldan veresiye defterine yazdırarak aldığımız 3 ortalı çizgili küçük bir defterle başladık derslere. Alfabenin A"sından Z"sine tek tek, yanında sayıları da yad ederek ortalama 50 gün içinde hecelere geçtik. A ile B yan yana gelince AB şeklinde heceleyerek yol almaya devam ettik. Mesut'ta arada boş durmadı. Defterine en az bir harfi 2 sayfa yazarak çalıştığı heceleri belli bir zaman içinde şeklini de kuma, toprağa çizerek -geceleri hecelerden birer birer kelimeleri vagonlar misali birbirine birleştirerek kelimelere dönüştürme gayretini gösterdi. İkinci ayın sonuna doğru yavaş yavaş sökmeye başladı okumayı. Şantiye şefine durumu anlatınca yerleşim merkezine uzak olan inşaat alanına bir dahaki gelişinde oğlunun bir kitabını Mesut'a getireceği sözünü verdi bana. Mesut'a ilk kitabını Şantiye şefi Murat Bey'den aybaşından maaşı ile birlikte aldı. Hemde paketlenmiş mavi bir kağıdın içinde.

Mesut"un ilk kitabı: John Steinbeck"in Fareler ve İnsanları oldu.Hatta kitabı eline alıp kitabın ismini okuduğunda; "Burada yeterince tarla faresi var. Birde farelerin özel hayatlarını mı? okuyacağım dostum" demişti bana. Bende bu farklı. 'Okuyunca anlarsın Erzurumlu.' demiştim kendisine.

Fareler ve İnsanlar'ı okuyarak başladı hayata Mesut. Kitap bitince veresiye defterini elden geçirdi. Okudu ve tam hesabını yaptı bütün aldığımız malzemelerin. Hesapladı kafa matematiğiyle. Hatta alay bile etti bakkal Hüseyin Amca'nın el yazısıyla. Son maaş günü vedalaştık. O Erzurum'a ailesinin ve nişanlısının yanına döndü. Bense okul sınavlarımı verip en kısa zamanda mezun olma telaşına düştüm.

Yıllar geçti aradan. Bir iş için gittiğim Kadıköy'de Erzurumlu Mesut kardeşimi yanında bir bayanla gördüm. Tanıştırdı. Eşiymiş yanındaki hanım. Evlenmiş bizim kalfa. Bir kızı olmuş. İstanbul'a yeni bir iş görüşmesi için gelmiş. Bu sefer niyeti ailesini yanına aldırmakmış. Onun için uğraşıyormuş buralarda. Ayrılırken bana teşekkür etti. Bana hayatta bir insanın bir insana verebileceği en güzel şeyi hediye ettiğimi. O hediyeninde okuma-yazma olduğunu söyledi.

Şimdiyse bir şirketten teklif aldığını. Şantiya şefi olarak proje çizimlerini ustalara anlatıp, onları yönlendirip beraber insanlara ev yapacaklarını söyledi. Hayatımda üniversiteden mezun olduğumda kürsüde diploma alırken bile bu kadar bambaşka duygular hissetmemiştim. Kucaklaşarak vedalaştık Erzurumlu Mesut kardeşimle. Ve eşiyle otobüse binip uzaklaştılar asfaltlı eskimiş İstanbul'un çukurlu yollarında; o gün sıcak bir yaz akşamı hatırası kaldı bende...

Derya, bir alıntı ekledi.
18 May 10:36 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yani temel soruya geri dönüyoruz: Cehalet nedir? Cehalet zihnin, beynin ve onun tüm hareketlerinin yapısınından ve doğasından habersiz olmaktır; cehaletin özü işte budur. Kitaplardan profesörlerinizden öğrenir, sınavları gecer, birkaç diploma sahibi olursunuz ve bir iş bulursunuz. Bu hiçbir şeydir. Bu çılgın dünyada gereklidir ama bütün o içsel hareketin olağanüstü deviniminden, güzelliğinden, inceliginden, hızından tamamen habersiz olmak sadece cehaletle kalmaz kendi yok oluşunu da getirir.

Niçin Eğitiliyoruz?, Jiddu KrishnamurtiNiçin Eğitiliyoruz?, Jiddu Krishnamurti