• Dünyanın yarısı Japonlar diğer yarısıysa Hitleri Tanrı kabul eden Naziler tarafından yönetilmektedir. Hitlerin savaşı kazanışının ardından 700 yıl geçmiştir. Swastikaları ve üniformaları üstünde erkekler kadınları kafese tıkmıştır. Kadınlar için yıkım olan bir Distopya evreni burası. Sadece erkek çocuk vermeleri için Damızlık olarak yaşatılıyorlar. Kafaları kazınmış bir haldeler. Damızlık kızın öyküsünden daha eski olan bu kitap 1934 yılında ortaya çıkıyor. Damızlık kızın öyküsündeki kadına olan şiddet ve baskıyı yine kadın gözünden görüyorduk. Bu kitaptaki ana karakterler erkek. Tarih yeniden yazılmış geçmiş sisten ibarettir. Olay örgüsünden çok konunun felsefesi ön plana çıkıyor kitapta.
  • Distopya sevenlerin hiç kuşku duymadan okuması gereken kitaplardan biri. İlk 100 sayfa biraz sıkıcı geldi sonrasında ise su gibi akıp gitti. Okudukça olayları merak ettim ve elimden bırakasım gelmedi. Kitap iki kahraman ağzından anlatılıyor bu yüzden isimlerive o dünyanın anlayışını oturtmakta zorluk yaşadım. Kitabın sonu ise bitmemesi gereken yerde bitti ikinci kitabı okumak için sabırsızlanıyorum. Filminin olmasını istediğim bir seri olacak.
    Karakterleri genel olarak çok sevdim isim verirsem diğerleri darılabilir Dax'ın annesi ve Bastin ise en nefret ettiğim karakterler oldu. (Dax'ın annesi başı çekiyor. Okuduğunuzda bana hak vereceksiniz 🤗)
  • Okuduğum en iyi distopya olduğunu söyleyebilirim. Aslında distopya denir mi emin değilim. Elbette bu bir kurgu ama gerçekle kurgu birbirine o kadar yakın ki, kitap çoğu zaman biyografik bir romanı andırıyor.

    Kitabın en sevdiğim bölümü, iki karakter arasında geçen konuşma. Bununla faşizmin manifestosunu yazmış Orwell. Ama naçizane görüşüm, bu kitabın karşısında isyanı anlatan bir eser de yer almalıydı. Winston'un yaşadığı buhran, ancak örgütlü bir isyan ateşiyle aşılabilirdi.

    Hayalini kurduğumuz ütopyaya ulaşma yolunda Orwell'ın tasarladığı distopyalardan geçeceğiz. Bir gün, o güzel günler gelecek...
  • "Birileri size bir öykünün neyle ilgili olduğunu söylerse, muhtemelen haklıdırlar. Öykünün yalnızca bununla ilgili olduğunu söylerlerse, kesinlikle yanılıyorlardır. Dolayısıyla size Ray Bradbury'nin uyarı niteliğindeki takdire şayan kitabı Fahrenheit 451 hakkında söylediğim her şey eksik olacak."

    Kitap incelememe başlamadan önce önsözde gördüğüm bu kısmı mutlaka alıntı olarak eklemem gerektiğini düşündüm. Bu yazımı (ve diğerlerini) okurken benimde bu öykünün neyle ilgili olduğunu söylediğimi unutmayın lütfen.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Kitabın konusunu kısaca özetlemek gerekirse; Guy Montag isimli bir itfayecinin hikayesini dinliyoruz. Ancak bu itfayeci biraz farklı. Yangın söndürmek yerine kitap yakıyor. İnsanları kitaplardan uzak tutarak onları bir yalan silsilesi içine almayı hedefleyen otoritenin içerisinde yaşıyor. Gözlerini açana kadar.

    Daha öncesinde yine aynı tür olan 1984'ü okuduysanız bu kitabada yabancılık çekmezsiniz. Yine bir distopya. Yalnız çevirmenden midir yoksa yazardan mı bilmiyorum ancak 1984'ün yazarı George Orwell'ın kalemindeki ustalığı bu kitapta tam olarak göremedim. Ancak bolca alıntı yapılacak cümleye rastlamadım desem ise yalan olur. Hatta bir ara alıntı defterime ikide bir yazmaktan kitabı okuyamadığım oldu ve alıntı yapmayı bıraktım.Kısacası güzel bir hikaye sunuş şekli var ancak havada kalan ve yarım kalan şeyler dolayısıyla biraz üzüyor insanı.

    Ray Bradbury'nin bu distopyası ile günümüz dünyasını ara ara karşılaştırıyor olmak ise biraz üzücü. Kitaplara verilmesi gereken değeri yeni yeni vermeye başlayan biri olarak beni de oldukça etkilediğini söyleyebilirim.

    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->

    Clarisse McClellan kızın Montag üzerinde etkisi tartışılamaz. Hikayesinin bu kadar yarım kalması ise beni oldukça üzdü. Ne olduğunu ve neden öldürüldüğünü net olarak okumayı isterdim açıkcası. Olayların yazılış şeklinde de ara ara kafam karıştı. Belki bu benlik bir durum ama anlatış şekli itibariyle bir olay yaşanırken hayal mi, şimdi mi yaşanıyor, ne zaman yaşandı ne anlatıyor diye düşünmekten olayı tam kavrayamadığım yerler oldu.

    Son kısımda ise şehir yerle bir edildikten ve Guy Montag yola koyulduktan sonra sanki hikaye yeni başlayacakmış havası aldım. Hatta "Bu kitabın ikincisi vardı da ben mi gözden kaçırdım acaba?" diye kendime kızıp kitap sitelerinde araştırdığım oldu ama yokmuş. Yani benim için hikaye o kadar yarım kaldı ki devam kitabı vardır herhalde dedim kendi kendime.

    Bunlara rağmen güzel ve etkileyici bir kitap olduğunu söyleyebilirim. 160 km/saat hızında giden araçlardan tutkuyla bahsederken kitabın biraz eskidiğini kavrıyorsunuz. Ama bu durum ana fikre zarar vermediği için okurken aldığım zevkte hiçbir değişiklik olmadı.

    Başta da söylediğim gibi 1984'ten önce okusam belki çok daha beğeneceğim bir kitap olabilirdi ama George Orwell'ın 1984 gibi bir başyapıtını okuduktan sonra Fahrenheit 451'de aradığım tadı tam olarak alamadım.

    Şimdi geriye filmini izlemek kaldı.
  • Ben her zaman distopya-sever olmuşumdur; hiç bir zaman kafamda ütopya hayali kurmadım. Ütopyalar benim için yalnızca yalandan iyiliğin göze sokulma tiyatrosudur; hiçbir gerçekçiliği yok. Bu iki kavram için daha geniş çaplı araştırma yapmak istediğimden Utopia kitabını okumaya karar verdim; bir de kitabın fiyatı 7 tl idi. Az önce de internette birazcık dolanarak insanların bu Ütopya'nın sağlıklı ve olmalı gerektiği kanaatinde olduğunu fark ettim. En azından böyle düşünmeseler bile olumsuz bir bakış açısı sergileyenleri göremedim; belki biraz daha gezinseydim görebilirdim ama üşengeç bir insanım ve birileri bu kitaba benim gibi kin tutmuş olsaydı (abartmayı seviyorum) seslerini duyururlardı. Neyse.

    Ütopya hakkındaki ilk eleştirim aşırı öznellik içerir, zira Ütopya'nın kurallarını, yaşam tarzını, halkın nasıl bir kafa yapısına sahip olduğunu, geçmişinin derin olduğunu ve hatta ülkenin haritasını bile çıkartmak benim için Sahte Tanrıcılıktır; ki böyle bir yerin var olduğuna beni inandırmanız, imkansız. İdeal toplumu ve kendince doğrunun ne olması gerektiğine karar veren birinin Ütopyasında kim yaşamak ister ki? Bu yönetme arzusudur, bu zorunlu olması gerektiğini düşünen bir zihniyetin Distopyasıdır. Kitap tamamen "eğer bu olursa her şey yoluna girer ve herkes mutlu olur" diyor; peki buna kim karar veriyor? Zaten var olan yönetim sistemini kendince çetrefilli hale getirip bizim önümüze koyuyor; Komünizm ve Sosyalizm. Binlerce hatta milyonlarca topluluğa ev sahipliği yapan bir ülkenin bu iki kavram üzerinden yönetilmesi "olabilecek en iyi ülkeyi" nasıl oluşturabilir? Binlerce hatta milyonlarca topluluğu sadece iki kavram şekline sınırlandırmanın etik ve ahlaki olarak değerini söyler misiniz? Siz söyleyin yoksa ben söylersem küfür ederim.

    Etik ve ahlaki değerlere eşitlik mevzusundan sonra geri dönelim; bu kitaptaki olası yaşam tamamen ataerkil ve ahlaksızlık üzerine kurulu. Bu tamamen benim genelleme olarak kabullendiğim bir yorum değil; kitap içerisinde anlatılan çoğu şeye dayanarak bunları söylüyorum. Örneklerle ilerleyelim;

    "Kadınlar, çoğunlukla, yün ve keten işi ile ilgilenirler, çünkü bu iş onların zayıflıklarına (güçsüzlüklerine) daha uygundur ve daha zor olan işleri de erkeklere bırakmış olurlar.
    Bunu doğru veya yanlış olarak istediğiniz gibi nitelendirebilirsiniz ancak şöyle bir durum söz konusu ki; eğer böyle bir baskıcılıkla giderseniz cinsiyetler böyle olduğuna inanmak zorunda kalırlar. Herhangi bir kadını direkt sanayiye sokun demiyorum, "daha zor olan işler" cümlesindeki cinsiyet üstünlüğünden bahsediyorum. Hani bu kitap eşitlik üzerineydi? İşin garip yanı, Thomas More, sağlam bir Hümanist olarak bilinir. Neyse örneklere devam edelim;

    "Utopialılar kılık kıyafetlerini de ucuza getirirler; işte oldukları zaman, deri ve lastikler giyerler, bunlar yedi yıl dayanır ve sokağa çıkacakları zaman ise, iş giysilerini gizleyen bir pelerin örtünürler. Bunları hepsi tek renktir ve bu renk de yünün doğal rengidir."
    Yalnızca şunu söylemek istiyorum; eşitlik demek adalet demek değildir.

    "Hiçbir ailede ondan az ya da on altıdan fazla kişi olamaz; ama yaşı küçük çocuklar için belirlenmiş bir sayı yoktur; bu kural da daha çok çocuğu olan ailelerden daha az çocuğu olan ailelere çocuk verilmesiyle kolayca uygulanır."
    Etik ve ahlaki olarak bu hareketin ne kadar adice olduğunu paragraflarca anlatmama gerek var mı? Bu metin Ütopya denilen bir yeri anlatan kitaptan alıntıdır. Olabilecek en güzel yer.

    "Topluluklarında nasıl yaşadıklarına geri dönecek olursak: hep dendiği gibi, her ailenin en büyük erkeği aileyi yönetir, kadınlar eşlerine hizmet ederler, çocuklar da anne-babalarına ve daha genç olanlar büyüklere hizmet ederler."
    Ataerkil bir sistem dayatması. Çok felsefi öyle değil mi? Sinirlenmeye devam edelim mi? Bence edelim;

    " Bu işlemi Ütopyalıların köleleri yapar, çünkü Ütopyalılar vatandaşlarının hayvan kesmelerini istemezler. İstememelerinin nedeni de doğuştan getirdiğimiz en güzel özelliklerden olan acıma duygusunun ve iyi yaradılışın hayvan öldürmekle büyük bir darbe almasıdır."
    Eğer burası bir Ütopya ise hepimiz kıyamet gününün daha erken gelmesi için dua etmeliyiz. Bu kadar adi, etik ve ahlaki olmayan değerlerin, sadece bilinçsiz gerizekalıların yaptığını zannederdim; artık şunu da öğrendim ki bilinçli gerizekalılarda adi olabiliyormuş.

    Karşınıza daha fazla alıntıyla çıkabilirim ve onlarca sayfalık küfürle bu anlatıklarımı pekiştirebilirim. Ama yapmayacağım; yalnızca bir soru sormak istiyorum; neden kimse buna ses çıkarmıyor? Bu insanı "felsefeci, filozof, hümanist" olarak tanıdık ve tanıtıyorlar. İnsanlık olarak çökme nedenlerimizi sırasıyla işlediği Ütopyasının "Aman Allahım!!!! çok felseficiiii, offf çok anlamlı yaaa" diyerek okumaya ve aktarmaya çalışıyoruz. Ortada büyük bir sorun var.
  • Doğanın en mükemmel, en zeki ve her konuda en olmak konusunda (hem iyi, hem de kötü anlamda) kusursuz bir başarıya sahip canlı türü insan için, tokat niyetine bir eserle karşı karşıyayız. Daha önce bir başka usta olan Robert Silverberg’ün Cam Kule’sinde görmüştük bunu; şimdiyse üç büyüklerden biri olan Arthur C. Clarke’ın yorumuyla okuma vakti.

    Silverberg insanın doğadaki bu en oluşuna, koca evrendeki tek zeki varlık olamayışını yüzüne vurup, bizlerin egosunu yaralayarak eleştirisini yapmıştı. Ne muhteşem bir eserdi Cam Kule. Clarke ise olaya bambaşka bir açıdan bakarak bizi hepten düşüncelere boğuyor. Çünkü Silverberg’ün eserinde doğrudan söylenmese de hissettirilen malum bir düşünce, Arthur C.Clarke’ın eserinin başlığında yatıyor: “çocukluk.”

    Doğanın ahkam kesen, gelişmiş olduğu konusunda hiçbir şüpheye düşmemiş olan insanının nasıl da gelişmediğini/gelişemediğini Clarke bize gıdım gıdım, her şeyi ütopik bir çerçevede sunarak anlatıyor. Çocuksunuz, diyor bizlere. Siz daha büyümediniz. Ve haklı, biliyor musunuz? Nasıl mı? işte tüm bunları bu incelemede irdeleyeceğiz.

    Yalnız bu kitabın neredeyse her tanıtımında geçen bir şey var ki ona ben de değineceğim. Hiçbir ütopya sonsuza dek sürmez. Bu kitabın da sonuna, yani çocukluk çağının sonuna, gelindiğinde görecekleriniz tahmin edilebilir şeyler değil. Ama ben yine de buna bir “ütopyada doğan distopya” demeyeceğim. Hatta Clarke’ın da bunu bu şekilde görmediğini iddia ediyorum. Bunu da kendi karakterleri ağzından dile getirmiş bile.
  • Bu seriyi ben nerdeyse 4 yıl önce tanıştım ama nedense bir türlü son kitabını okuyamamıştım kısmette bu zamanaymış. Tabi bu 4 yılın üstüne malum ilk iki kitabı da tekrardan bir taramak şart olmuştu.
    Bu dünyayı özlemişim onların yaşadığı onca şeyler, bitmeyen bir sürü sır ve daha nicesi... Bu kitabı daha çok sevdim diyebilirim çünkü artık istediğim tüm cevapları öğrenebilmiştim ilk iki kitap bu konuda çok acımasızdı.
    Kitabın sonundan da tatmin oldum diyebilirim.

    Karakterler olarak ise çarpıcı çok şey döndü. Beklemediğiniz kişilerden beklenmedik hareketler
    Öyle karışık şeyler...
    Tüm seriyi gözden geçirince de karakterlerin nasıl bir ilerleme kaydettiklerini, büyüdüklerini veyahut olgunlaştıklarına farkettim

    Duygular ve olaylar okurları hem meraklandıracak hem heyecanlandıracak şekilde ilerlemişti ve beni içine çeken de buydu.
    Beth REVIS sevdiğim bir yazar. Sadece okumadığım bir kitabı kaldı sanırım. Kalemini seviyorum.

    Bilimkurgu ve distopya sever okurlarsanız bu seriyi sakın kaçırmayın, okuyun ve benim gibi asla kitaplar arasına uzun mesafeler de koymayın...
    İyi Okumalar!