• Diyarbakır sokaklarında , simit satan güzel çocukların umudu gibiydin...
  • 15 yaşındaki Diyarbakır'ı Derya'nın hazin öyküsü. Ülkemizde yıllardır süregelen acımasız töre kurbanı Derya. Tek suçu ise kadın olmak. Her ne kadar kitap 111 sayfalık kısa bir öykü gibi dursa da içinde kocaman bir acı hakim. Aklımın almadığı çok konu vardı. Bu kızı 15 yaşında evlendirmek hem de 40 yaşındaki adamla. Ona yapılan tüm eziyet ve acıların sahiplerinin elini kolunu sallayarak dışarıda gezmesi. Ama en en çok üzüldüğüm kısım ise kitaptan alıntılayacağım bu düşünce yapısıdır.
    "-Kaç çocuğun var?
    -Bir tanedir Komutan Ahmet'tir adı. Gözleri görmüyor onunda
    -Ama senin beş çocuk görünüyor.
    -Doğrudur Komutan. Dördü kız.
    -Kız çocuklarını çocuktan saymıyor musun?
    -Bizim oralarda saymazlar Komutan. Hak düşmez onlara. Biz öyle gördük büyüklerden. Evlenir giderler kocaya büyüyünce. Bir daha da baba evine dönemezler. "

    Kız çocukları yoktu onlar için. O yüzden o kadar şaşılmamalı Derya'nın ölümüne. Halbuki kız çocuk anadır, kardeştir, evlattır. Koca bir ormandır her bir dalında çiçek yetiştiren. Kız çocuğu hayattır. Ama onları yok sayanlar ne anlarlar.
    Yazarımız Baki Koç'un da dediği gibi umarım bir daha böyle bir kitap yazmak zorunda kalmaz. Umarım bir daha kız çocukları katledilmez. Umarım bir daha töre denen lanet düşünce insanların gözünü kör etmez.
    Emeğinize sağlık. Edebiyat anlamında çok beğendim, içerik anlamında çok acı çektim.
  • Atamasının çıktığı Çavuşlu köyüne (Diyarbakır-Bismil) ulaşır ulaşmaz, görev yapacağı okula gitti. Okulun durumu içler acısıydı.

    Köy muhtarı ve köyün ileri gelenleriyle konuşup eksikleri gidermek için yardım istedi. Köylüler isteksizdi, ancak “Parasını ben vereyim.” deyince onarımı başlatabildi. İlk aylığının büyük bölümünü ustalara verdi, gerisini de borçlandı.

    1993 yılının 26 Ekim’i… Neşe yorgun argın okuldan eve geldi. Biraz dinlendikten sonra babasına: "Onarım işleri yüzünden açıldık. Evde sivri biberimiz var istersen onları kızartalım, ekmek ve yoğurtla yeriz.” dedi.

    Henüz bir ocakları yoktu. Biberleri hazırladı, tavayı piknik tüpüne koydu. Ekmek ve yoğurdu masaya bıraktı.

    Hava iyice kararmış, köydeki köpekler sürekli havlıyor, onun ötesinde uluyordu.

    Köpek ve rüzgar sesinden, önce kapının vurulduğunu duymadılar. Sertçe çalmaya devam edince, babası: “Kim o?” diye seslendi.

    “Açın, hoca hanımla bir şey görüşeceğiz.” dedi kapıyı çalanlar.

    Açtılar. Karşılarında silahlı iki yarasa. “Dışarı çıkın!” diye bağırdılar.

    Türkçeyi düzgün konuşanı: “Biz 'Faşist T.C.nin hiçbir öğretmenini K*rdistan’a sokmayacağız, biletlerini iptal etsinler.' demedik mi?" diyerek, Neşe’nin yaşlı babasını tokatlayarak yere yuvarladı.

    Neşe, köylülerden yardım gelir umuduyla bağırmaya başladı. Avazı çıktığı kadar haykırdı ama köyden “yardıma gelen kimse” çıkmadı.

    Doğrulan babası “Yapmayın!” diyordu.

    Yarasalardan biri silahın namlusunu Neşe’nin babasının kafasına dayadı ve tetiğe bastı.

    Neşe donup kaldı. Yeniden bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Kendini olduğu gibi yere bıraktı.

    Neşe’yi saçından tutup tekme ve dipçik darbeleriyle köyün çıkışındaki tepeye kadar sürüklediler.

    Genç kızın üstündeki giysi paramparça oldu. Bu arada kalleşlerin sayısı beşe çıktı.

    Neşe gözleri açık ve donuk, ölüme hazır bakıyordu.

    Biri kalaşnikofunu seriye aldı ve Neşe’nin sağ göğsünün üstüne dayayıp tetiği çekti. Beş mermi Neşe’nin göğsünü parçalamaya yetmişti.

    Diğer göğsüne de mermi yağdırdılar.

    #NEŞEALTEN ÖĞRETMEN
    (Tekirdağ Şarköy, 1972-1993)...

    Bölücü örgüt PKK, öğretmenleri “Türk asimilasyonunun” en önemli parçası sayarak eylem yapma kararı almıştı o yıllarda. BEBEK KATİLİ APO'nun verdiği buyrukla...

    Neşe daha 22 yaşındaydı. Çıtı pıtı, çocuk görünümlü bir kızcağızdı. “Bayrağımızın dalgalandığı her yere giderim.” diyor, başka bir şey demiyordu.

    Öğretmenliğe yeni başlamış, yirmi beş günlük öğretmen iken 26 Ekim 1993'te şehit edildi.
  • Yılmaz Özdil yakın dönem Türkiye tarihinde Diyarbekir’ de ve bölgede yaşanmış acıları, ölümleri bir kere daha koyuyor okuyucunun önüne. Buna rağmen insanın Diyarbekir’ e olan özlemini korkunç derecede kamçılıyor. Amed, şehrim benim...
  • Hani o darbe sabahı o dağkentteki yatılı okulun penceresinden dışarı bakıp gülümseyen "siyasiler" vardı ya, hani iki gün sonra cemse cemse Diyarbakır cezaevine götürülen ve kimi bir daha hiç geri dönemeyen, kimi "keşke dönmeseydi" sözüyle anılan, kimi İsveç'in buzuluna karışan...
  • Bir yanımdan şafak sökerken bir baştan bir başa
    Her gün selam veriyor güneş kurda kuşa.
    Dört mevsim bir yaşarım, yok cihanda böyle eş,
    Akşamsefasından ufuklardan batıyor güneş.
    İşte ben Anadolu’yum, yiğidim çatıktır kaşım,
    Bir babanın öz oğluyum, yedi kardaşım.
    Yedi oğlum var biri Aras’tır, bir ucunda serhat,
    Bir kızım var Dicle’dir, bir oğlum var Fırat,
    İki ikizim var; Seyhan, Ceyhan kıskançlık verirler yâda,
    Her nesneye can verilir, yeşil Çukurova’da.
    Bir oğlum var, uzun boyludur rengi kızıl ya,
    Bir kızım vardır, kaşları hilaldir adı Sakarya.
    İşte benim ben, ben Anadolu’yum.
    Ben Türküm, Kürdüm, Zaza’yım, Laz’ım, Çerkez’im, Dadaş’ım
    Dedik ya bir babanın öz oğluyum, yedi kardaşım
    Ben Karadeniz’de Lazım Hazar denizinde Abaz’ım
    Bir elimde kemençe bir elimde sazım.
    İşte benim ben, ben Anadolu’yum.
    Ağrı Dağında güvercinim. Bitlis’te Ahlât, Van’da Gevaşım
    Ben Bingöl dağların da çobanım, Muş ile kardaşım.
    Hakkâri’de Ahmed-i Hani Fekiye Teyran’a kuşum
    Ben Cizre yollarında Mem-u Zin ile yoldaşım
    Batman da petrol, Diyarbakır ovasında pamuk,
    Melikahmet dükkânın da kumaşım.
    Siirt’te Koçero Mardin’de Süryani Antep’te Şahin,
    Urfa’da Halil-ul Rahman sofrasında aşım.
    Ben Erzincan’da Terzi Baba Elazığ’da Gagoşum.
    Ben Munzur’da alevi, Sivas’ta kızılbaşım.
    İşte benim ben, ben Anadolu’yum
    Ben Hatay’ da Arabım Habib-i Neccar’a yandaşım
    Ben Malatya, Adıyaman, ben Maraş’ım,
    Ben Kayseri, Kırşehir, Kırıkkale, eğilmez başım.
    Ben Yozgat, Tokat, Ankara vatan duvarında taşım.
    Adana, Antalya, İzmir, Bursa’dan hoşum
    Sakarya, İzmit, İstanbul aşkıylan sarhoşum
    Egede efe Trakya’da Roman Marmara’da Mamoşum
    Ben Yurtta sulh Cihanda barışım
    Ben Kuranı Kerim in ışığında çağdaşım
    Ben Anadolu erenleri Mevlana, Yunus, Hacı Bektaşım
    Ey sevgili! Kendine gel, sen bensin ben sizim.
    Çanakkale’de yatan binlerce kefensizim.
    Beni benden ayırmak ne mümkün,
    Aynı bedenim, aynı kemiğim, aynı tırnağım, aynı dişim.
    Ben anayım, ben babayım, ben dayı, yeğenim, ben eşim.
    Ya Rabbi sana arzu-yu niyazım var ayırma beni haktan.
    Ya rab koru beni düşmanlardan dış mihraklardan.
    Otuz beş yıldır ne baharım var ne yazım, mevsimde kışım.
    Ben üzgünüm, ben kırgınım, ben ağlayan gözlerde yaşım.
    Ben GÜRHAN’IM, garip ozanım, bu topraklarda vatandaşım.

    Ozan Hacı Gürhan