TAHİR ELÇİ'YE

Pus kaplamış her bir yanı

Yollarda izler karışık

Herkes bugün küs benimle

Sıcak namlular barışık

 

Dört ayağına kapandım

Yüzün çevirme nolur

Ölüm dört yanda amansız

Ne söylesem ferman olur

 

Ne kadar da ıssız her yer

Vicdanlar şimdi çok kurak

Elçiye zeval olursa

Gayrısını kimden sorak

 

Her taşına yüzüm sürem

Belki sesim duyan olur

Sen de sussan Diyarbakır

Tahir’e kim Zöhre olur

Edirne..

18 Mayıs 1973'de Diyarbakır'da işkenceyle katledilen İbrahim Kaypakkaya'yı asla unutma!

Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit
Diyarbakır'da Bir Kaya
Sanki Yükselmiş Aya
Diyarbakır'da Bir Zindan
Zindanda Kaypakkaya

Ey Halkımın Yaralı Gülü
Ey Sol Yanımın Cevahiri
Gökteki Ay, Dağdaki Kaya
İBRAHİM KAYPAKKAYA

(((((ANADOLUM BU KADAR MI GUZEL ANLATILIR ))))BEN ANADOLUYUM

Ben Anadoluyum, yiğidim çatıktır kaşım

Bir babanın öz oğluyum, yedi gardaşım.

Yedi oğlum vardır, biri Aras’tır, bir ucunda Ferhat,

Bir kızım var Dicle’dir, bir oğlum var Fırat.

İki ikizim var, Seyhan Ceyhan, kıskançlık verirler yâda,

Her nesneye can verilir yeşil Çukurova’da.

Bir oğlum vardır uzun boyludur rengi kızılca,

Bir kızım vardır kaşları hilaldir adı Sakarya.

İşte benim ben, ben Anadoluyum…

Ben Türküm, Kürdüm Zazayım, Lazım, Çerkezim, Dadaşım,

Dedik ya bir babanın oğluyum, yedi gardaşım.

Ben Karadeniz’de Lazım, Hazar Denizi’nde Abazım,

Bir elimde kemençe, bir elimde sazım,

İşte benim ben, ben Anadoluyum…

Ben Ağrı Dağı’nda güvercinim, Bitlis’te Ahlat, Van’da Gevaşım,

Ben Bingöl Dağları’na çobanım, Muş ile gardaşım,

Hakkari’de Ahmedi Hani, fakiri Seyhan’a kuşum,

Ben Cizre yollarında Menzil ile yoldaşım,

Batman’da petrol, Diyarbakır ovasında pamuk, Melik Ahmet dükanında kumaşım,

Ben Siirt’te Koçero, Mardin’de Süryani, Antep’te şahin, Urfa’da Halilurrahman sofrasında aşım

Ben Erzincan’da Terzi Baba, Elazığ’da Gakkoşum

Munzur’da Alevi, Sivas’ta Kızılbaşım

İşte benim ben, ben Anadoluyum

Ben Hatay’da Arabım, Habibi Nacara yandaşım

Ben Malatya, Adıyaman, ben Maraşım

Ben Kayseri, Kırşehir, Kırıkkale’de eğilmez başım

Yozgat, Tokat, Ankara vatan duvarında taşım

Adana, Antalya, İzmir, Bursa’dan hoşum

Sakarya, İzmit, İstanbul aşkıyla sarhoşum

Ege’de efe, Trakya’da roman, Marmara’da mamoşum

Ben yurtta sulh, cihanda barışım

Ben Kur’an-ı Kerim ışığında çağdaşım

Ben Anadolu erenleriyim, Mevlana, Yunus, ben Hacı Bektaşım

Ey sevgili kendine gel, sen bensin ben sizim

Çanakkale’de yatan binlerce kefensizim

Beni benden ayırmak ne mümkün, aynı bedenim aynı kemiğim, aynı tırnağım,aynı dişim

Ben anayım, ben babayım, ben dayı yeğenim, ben eşim

Ya Rabbi sana arzı niyazım var, ayırma beni Hak’tan

Ya Rab koru beni düşmanlardan, dış mihraktan

35 yıldır ne bahardım var, ne yazım ne kışım

Ben üzgünüm, ben kırgınım, ben ağlayan ağlayan gözlerde yaşım

Ben Gürhan’ım, garip ozanım, bu topraklarda vatandaşım

Vaveyla, bir alıntı ekledi.
12 May 14:57 · Kitabı okudu · İnceledi · 6/10 puan

Leylâcık
2 Ekim 1954/Diyarbakir
Bazıları öyledir,okumazlar,ciddi düşünemezler.
Gene de aydın olmaktan vazgeçemezler.
Hatta aydın kişi oldukları için kendilerinde mutlu bir baht, gizli de olsa, bir müstesnalık bulurlar.

Leylim Leylim, Ahmed Arif (Sayfa 30)Leylim Leylim, Ahmed Arif (Sayfa 30)

ŞEYHMUS DİKEN YAZDI Arif’in Cemo’ya Mektupları
Ahmed Arif’in Cemo’ya Mektuplar’ın ilk baskısı 26 yıl önce 1992’de Kaynak yayınlarından çıkmıştı. Henüz, çiçeği burnunda bir yayınevi yeniden basmış. Alın, defalarca okuyun. Kitaplığınız mahrum kalmasın…

Şeyhmus Diken

Ahmed Arif diyor ki; “Cemo Baboş, Cemo Kurban biz dağlılar gök gürültüsü ‘Gurgur Baba’ ve çığla aynı soydanız”. Tamı tamına böyle, ne bir eksik ne de fazla…

Sahiden “gurgur baba” misali gürül gürül akıp gelen şiirlerin şairi.

Üstelik konuşurken de, şiirlerini okurken de, mektuplarında da böyle. İçinden geldiği gibi, ağzını doldurduğu gibi dile gelen bir adam Ahmed Arif…

Hasretinden Prangalar Eskittim’in ilk baskısının yayınının 50. yılına bir armağan kitap Alaca Yayınları’nın ikinci kitabı olarak basılan “Cemal Süreya’ya Mektuplar”.

Cemo’ya Mektuplar’ın ilk baskısı 26 yıl önce 1992’de Kaynak yayınlarından çıkmıştı. Hayli zamandır edebiyat okurları baskısı çoktandır tükenmiş olan kitabın yeni basımını bekliyordu. Henüz, çiçeği burnunda bir yayınevi yapmış bu işi, iyi olmuş.

Okur, kalemine vurgun olduğu yazarının, edebiyatçısının “özel” hayatını didik didik etmek ister. Sanki buna hakkı da var gibisinden. Kendine ait sayar yazarını.

Ahmed Arif bu anlamda anılanlardan en başta gelenlerden. Daha dün İş Bankası Yayınlarının Diyarbakır kitabevine uğradığımda sordum! Leyla Erbil’e mektuplar 25. baskısını yapmış.

Eminim bu kitapta Ahmed Arif’in Cemal Süreya’ya Mektupları’ı da yapar. Hak ediyor.

Neden mi?

Sıradan mektuplar gibi yazılmamış da ondan.

Dönemin edebiyat, yazın, kültür sanat dünyasına neşter atıyor mektuplar.

Adeta ders verir gibi!

Bir yandan da baştan sona, iliklerine kadar edebiyat…

Cemal Süreya'ya yazdığı mektuplarından birinde; "kapak için kullanacağın fotoğrafımı öyle suratımın yarısını kapkara boyamadan, aydınlık ve alnımın olanca aklığını belirtecek şekilde klişeye vermeni isterim. Ayrıca yüzümdeki Diyarbekir Çıbanı da olduğu gibi çıkmalıdır. Kapak kompozisyonunu yapacak zata öylece talimat vermeni rica ederim" diyor, Ahmed Arif.

Çünkü olanca içtenliğiyle “Biz devrimciler ayrı bir kumaştanız. Bizim canımızdan bile aziz olan devrimci onurumuz ve namusumuzdur. Bu bahiste taviz vermektense ölmeyi yeğleriz” der. İşte suratın olanca aklığının fotoğraf karesindeki tercihinin vurgusu bu sebepledir.

Cemal Süreya 1969'da Ahmed Arif üzerine yazdığı yazıda; "Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan 'büyük ve bereketli bir ırmak' gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları 'asi' dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. 'Daha deniz görmemiş' çocuklara adanmıştır. Kurdun, kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir." der.

Bu sebeple Ahmed Arif’in mektubunda; “Malum, ben öyle derin aydın değilim. İlkelim! Ama asla onursuzluğa yönelmiyecek, halkını ve hele hele misyonunu asla unutmayacak bir ilkel!” demesi bundandır.

Yaralıyken arkadaşlarına tarih özeti çıkardığı vurgusu yapılırken; 1940 kuşağı diye anılan ve “fedailer mangası” tabiri de kullanılan kuşak içinde değerlendirilmesine rağmen Ahmed Arif’in şiiri döneminin ekolünün dışındadır. Dili, kaygıları, yazdıkları diğer hiçbir şairin dizelerine benzemez. Şiirlerinde amiyane tabirle “safra” diye ifade edilebilecek tek gereksiz söz yoktur. “Maviye, maviye çalardı gözlerin” gibi bir dizeyi şiirin içine oturtmak için 17 yıl beklemiş şairdir Ahmed Arif.

Bu sebeple Cemal Süreya’ya Mektupları bir daha yeniden okurken; yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yalınayak ve ayakları yanarak yürüyen şairin dizelerinin dışında mektupları da çok anlamlı ve edebiyat tarihine ve edebiyat günlüğüne dair olarak okumak gerek!

Cemal Süreya’nın tabiriyle;

“Bir pınar gibi, bir yer altı suyu gibi, bir tipi gibi

"Dostuna yarasını gösterir gibi…”

Ne acı ki, tıpkı Leyla Erbil’in karşılık gelen mektupları gibi, Cemal Süreya’nın da Ahmed Arif’e mektupları yok.

Keşke olsaydı.

Ahmed Arif’in Cemal Süreya’ya Mektuplar’ını alın defalarca okuyun. Kitaplığınıza koyun. Kitaplığınız mahrum kalmasın…

* Ahmed Arif, Cemal Süreya’ya Mektuplar. Alaca Yayınları. 2018.

salih, Dünyanın İlk Günü'ü inceledi.
11 May 17:30 · Kitabı okudu · 13 günde

Muhtemel ki sitemizde deplasman otobüsünde yapılan ilk incelemeyi yapıyorum. 20 saatlik bir deplasman yolculuğundayim. Kitabın çoğunu da otobüste okudum. Aslında kitabı baya ilde okudum, Çanakkale, Bursa, İstanbul, ucak, Batman, Diyarbakır ve Diyarbakır Akhisar güzergahında ki birçok il sınırları içinde okudum teknik olarak. O yüzden ilginç bir okuma oldu.
Dünyanın ilk günü, İstanbul'un fethini anlatan bir tarihi roman. Konu zaten güzel, kurgu da güzel ama en önemlisi anlatım çok hoşuma gitti zira çoğu yerde yabancı bir elçinin bakış açısıyla anlatmış yazar. Tabi her zaman söylüyorum tarihi roman okurken tamamen gerçek olmadığını bilmek lazım. İstanbul'un fethini daha önce böyle bir tarz kitaptan okumadığım için hoşuma gitti benim. Ulubatlı Hasan var tabi yine ama Fetih 1453 filmi gibi başrolde degil, yer verilmesi gerektiği kadar verilmiş. Kitabın başında 2. Mehmet'in Manisa'da ki yetiştiği kısım bilhassa hoşuma gitti. Tarihi roman türünü sevenlere tavsiye ederim.