döne

döne
Şimdi düşün; onu (güneşi) odunsuz, gazsız daimî ışıklandıran Kadîr-i Zülcelalin haşmetine, hikmetine, kudretine Güneşin zerreleri adedince SÜBHANALLAH, MÂŞÂALLAH, BÂREKELLAH, LÂ İLÂHE İLLÂ HU de. Asa-yı Musa
Ehl‑i dalâlet için dünya, firâklar ve zevâller ile dolu ve ademler ile mâlâmâldir. Kâinât, onun için manevî bir Cehennem hükmüne geçer. Her şey onun için; ânî bir vücûd ile, hadsiz bir adem ihâta ediyor. Bütün mâzi ve müstakbel, zulümât‑ı ademle memlûdür; yalnız kısacık bir zaman‑ı hâlde, bir hazîn nur‑u vücûd bulabilir. Fakat sırr‑ı Kur'ân ve nur‑u îmân ile, ezelden ebede kadar bir nur‑u vücûd görünür; ona alâkadar olur ve onunla saâdet‑i ebediyesini temin eder.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Öyle de; yeryüzünün saksısında güzel masnûâtla münakkaş olan bahar mevsimi, bir çiçektir; zâhiren zevâl bulur, ademe gider, fakat onun tohumları adedince ifâde ettikleri hakâik-ı gaybiye ve çiçekleri adedince neşrettiği hüviyet‑i misâliye ve mevcûdâtı adedince gösterdikleri Hikmet‑i Rabbâniye’yi kendine bedel olarak vücûdda bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan sâir baharlara yer boşaltır, tâ onlar gelip vazife görsünler. Demek o bahar, zâhirî bir vücûdu çıkarır; mânen bin vücûd giyer. Üçüncü İşâret وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Dünya bir destgâh ve bir mezraadır. Âhiret pazarına münâsip olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Söz’lerde ispat etmişiz: Nasıl ki, cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de; dünyanın sâir mevcûdâtı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki küre‑i arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki; “Onun içindir.” Bu sefîne‑i Rabbâniye, yirmi dört bin senelik bir mesâfeyi bir senede geçip, meydân‑ı haşrin etrafında dönüyor. Meselâ ehl‑i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya mâceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o mâceraların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vakaları müşâhede etseler, çok mütelezziz olurlar. Mâdem öyledir, herhalde dâr‑ı lezzet ve menzil‑i saâdet olan dâr‑ı Cennet’te, عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işâretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî mâceraların muhâveresi ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennet’te bulunacaktır. 416 İşte bu güzel mevcûdâtın bir ân görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menâzır‑ı sermediyeyi teşkil etmek için, bir fabrika
Dünya bir destgâh ve bir mezraadır. Âhiret pazarına münâsip olan mahsulâtı yetiştirir.
Ey insan‑ı fânî! Senin cüz'î bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyvedâr bir şecere‑i bâkiyeye inkılâp etmesini‥ ve beş işârette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on nev'i gayelerini elde etmesini istersen; hakîki îmânı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdek içinde sıkışıp çürüyeceksin.
“DOST İSTERSEN ALLAH YETER.” Evet, O dost ise, her şey dosttur. “YÂRÂN İSTERSEN KUR'ÂN YETER.” Evet, ondaki Enbiyâ ve melâike ile hayâlen görüşür ve vukûâtlarını seyredip ünsiyet eder. “MAL İSTERSEN KANÂAT YETER.” Evet, kanâat eden iktisat eder; iktisat eden, bereket bulur. “DÜŞMAN İSTERSEN NEFİS YETER.” Evet, kendini beğenen, belâyı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen, safâyı bulur, rahmete gider. “NASİHAT İSTERSEN ÖLÜM YETER.” Evet, ölümü düşünen, hubb‑u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddi çalışır. Yedinci Meselenize bir Sekizinciyi ben ilâve ediyorum Şöyle ki: Bir‑iki gün evvel bir hâfız, Sûre‑i Yûsuf’tan bir aşr, tâ تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ ’e kadar okudu. Birden ânî bir sûrette bir nükte kalbe geldi. Kur'ân’a ve îmâna ait her şey kıymetlidir, zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet Saâdet‑i ebediyeye yardım eden küçük değildir. Öyle ise, “Şu küçük bir nüktedir, şu izâha ve ehemmiyete değmez” denilmez. Elbette şu çeşit mesâilde en birinci talebe ve muhâtap olan ve nüket‑i Kur'âniye’yi takdir eden İbrahim Hulûsi, o nükteyi işitmek ister. Öyle ise dinle: En güzel bir kıssanın güzel bir nüktesidir. Ahsenü'l‑kasas olan kıssa‑i Yûsuf Aleyhisselâm hâtimesini haber veren تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ âyetinin, ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'câzkârâne bir nüktesi şudur ki: Sâir ferâhlı ve saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor… Bâhusus kemâl‑i ferâh ve saâdet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firâkını haber vermek daha elîmdir; dinleyenlere “Eyvâh!” dedirtir. 400 Hâlbuki şu âyet, kıssa‑i Yûsuf (As.)’ın en parlak kısmı ki; Azîz‑i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle