Önemsenmemek, ruhun en sessiz çığlığıdır; bir yaprağın sonbahar rüzgârında usulca toprağa düşüp, ayak seslerinin altında ezilmesi gibidir.
Varlığın, koskoca bir âlemin içinde bir toz zerresi gibi havada asılı kalması, ne bir elin uzanması ne de bir gözün kısaca duraksamasıdır. Sen konuşursun, kelimelerin inci taneleri gibi dökülür dudaklarından; lakin dinleyenler, uzak bir nehrin çağıltısını işitir gibi dalgın bir tebessümle başını sallar, sonra yine kendi akıntısına kapılır. Sen yanarsın, ateşin alev alevdir; fakat etrafındakiler, sadece ılık bir esinti hisseder ve pencerelerini kapatırlar.
Önemsenmemek, bir gülün bahçede açması fakat kimsenin eğilip koklamamasıdır. Renkleri solar, kokusu dağılır havaya, yaprakları bir bir dökülür; bahçıvan ise başka çiçeklerin peşindedir. Kalbinin en derin odasında biriktirdiğin hazineleri bir hazine sandığı gibi açarsın; karşıdaki ise, tozlu bir rafta unutulmuş eski bir kitapmışsın gibi, sayfalarını şöyle bir karıştırıp kapatır.
O, en zalim yalnızlıktır; çünkü yalnız değilsindir. İnsanlar oradadır, nefesleri ensendedir, gülüşleri kulaklarındadır; fakat sen, camın arkasından izlenen bir manzara gibi, dokunulmaz, ulaşılamaz, kıymetsiz bir fonda kalırsın.
Ve en acısı şudur ki, zamanla kendin de alışırsın bu gölge varlığa. Sesin alçalır, adımların hafifler, varlığın silikleşir. Ta ki bir gün, aynada kendine baktığında, “Ben kimdim?” diye sorana dek.
Önemsenmemek, bir insanın en büyük tragedyasının en sessiz perdesidir.