Dermansız başımda bir duman tütüyorda ben hayal meyal bir güneşin doğuşunda nefes alıyormuşum..öyle bir farketmeyiş öyle canın candan gidişi. İnsan bazen de kendini kandırır derdim de böylesine kendimi kandıracağım benim de aklıma gelmezdi. Bak sen şu işe ki iki elim şu yakayı bir araya getiriyor sanarken yakaları tutmuyormuşum bile…öyle bir fütursuz kendine inanış.Öyle…
Ne güzeldir secde; Sen yerin dibine fısıldarsın,gökyüzünden duyulur… 🖤🌙
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Denizin Canavarları - Lida Turpeinen
Lida Turpeinen’in Denizin Canavarları romanı, son zamanlarda okuduğum en sıra dışı ve zihnimi fazlasıyla açan kitaplardan biri oldu. Açıkçası elime alırken klasik bir kurgu bekliyordum ama karşılaştığım şey bilimle edebiyatın, biyoloji ve coğrafyanın iç içe geçtiği, inanılmaz derecede özgün ve katmanlı bir anlatıydı. Kitap temelde üç farklı bölüme ayrılıyor ve her birinde nesli tükenme tehlikesiyle yüzleşen ya da tamamen yok olan deniz canlılarının, onların peşindeki araştırmacıların izini sürüyoruz. Beni en çok etkileyen ve yeni bilgiler öğrenmemi sağlayan kısım ise doğa bilimci Steller ve Kaptan Bering’in o zorlu keşif gezisiyle başlayan bölüm oldu; ıssız bir adada hayatta kalma mücadelesi verirken o güne kadar varlığı bilinmeyen devasa bir deniz ineğini keşfetmeleri, ardından bu canlının trajik bir şekilde avlanarak insan eliyle yok ediliş süreci ve kemiklerinin yıllar sonra bir müzede birleştirilme hikayesi gerçekten çok sarsıcıydı. Sayfalar arasında gezinirken Linnaeus’un sınıflandırma sistemlerinden Darwin tartışmalarına, imparatorluk saraylarındaki kemik koleksiyonlarından mitolojik göndermelere kadar pek çok tarihi detayla karşılaşıyorsunuz; yazar tüm bunları hiç sıkmadan, adeta şiirsel ama bir o kadar da ayakları yere basan, çok gerçekçi bir dille aktarıyor. İnsanın merak duygusuyla doğayı nasıl aydınlattığını görürken, aynı zamanda o doymak bilmez hırsıyla canlıları nasıl yok ettiğine şahit olmak, en sonunda da nesli tükenen yüzlerce hayvana sunulan o sessiz saygı duruşunu hissetmek kitaba muazzam bir derinlik katmış. Hem edebi bir lezzet sunan hem de ufkumu genişleten, bittiğinde insanda doğaya karşı derin bir saygı ve hüzün bırakan bu farklı eseri kesinlikle listenize eklemelisiniz.
Sen aklıma gelince herşeyler gülümserdi. Ağaçlar şarkı söyler, rüzgâr tatlı eserdi.
Alıntı
Önemsenmemek, ruhun en sessiz çığlığıdır; bir yaprağın sonbahar rüzgârında usulca toprağa düşüp, ayak seslerinin altında ezilmesi gibidir. Varlığın, koskoca bir âlemin içinde bir toz zerresi gibi havada asılı kalması, ne bir elin uzanması ne de bir gözün kısaca duraksamasıdır. Sen konuşursun, kelimelerin inci taneleri gibi dökülür dudaklarından; lakin dinleyenler, uzak bir nehrin çağıltısını işitir gibi dalgın bir tebessümle başını sallar, sonra yine kendi akıntısına kapılır. Sen yanarsın, ateşin alev alevdir; fakat etrafındakiler, sadece ılık bir esinti hisseder ve pencerelerini kapatırlar. Önemsenmemek, bir gülün bahçede açması fakat kimsenin eğilip koklamamasıdır. Renkleri solar, kokusu dağılır havaya, yaprakları bir bir dökülür; bahçıvan ise başka çiçeklerin peşindedir. Kalbinin en derin odasında biriktirdiğin hazineleri bir hazine sandığı gibi açarsın; karşıdaki ise, tozlu bir rafta unutulmuş eski bir kitapmışsın gibi, sayfalarını şöyle bir karıştırıp kapatır. O, en zalim yalnızlıktır; çünkü yalnız değilsindir. İnsanlar oradadır, nefesleri ensendedir, gülüşleri kulaklarındadır; fakat sen, camın arkasından izlenen bir manzara gibi, dokunulmaz, ulaşılamaz, kıymetsiz bir fonda kalırsın. Ve en acısı şudur ki, zamanla kendin de alışırsın bu gölge varlığa. Sesin alçalır, adımların hafifler, varlığın silikleşir. Ta ki bir gün, aynada kendine baktığında, “Ben kimdim?” diye sorana dek. Önemsenmemek, bir insanın en büyük tragedyasının en sessiz perdesidir.
"Doğa, Tanrı'nın mektubudur." — Thomas Browne