• Bu kitabı yaklaşık bir on sene önce de okumuştum, Lenin'den okuduğum ilk kitap sanırım. Yine severek okudum. Adından da anlaşılacağı gibi sol adına kimi aşırılıkları eleştiriyor bu kitapta. Almanya, İtalya ve Hollanda solu özelinde. Tabi Lenin söz konusu olduğunda bağlamından koparmadan okumak gerekiyor. Kitap 1920'de yazılmış. Yani devrimini yapmış bir ülkenin muzaffer lideri, bunun verdiği özgüvenle Avrupa'nın diğer solcularına taktikler konusunda kimi eleştiriler ve uyarılarda bulunuyor. Biz zamanında bu yanlışları yaptık, siz yapmayın diyor yani. Bunun doğru anlaşılması lazım: yığınlar arasında çalışmanın önemine vurgu yaparken; çelik çekirdek, öncü müfreze, parti disiplini vs bunları yoksaymıyor, bunlar zaten var. Seslendiği kişiler zaten bu ilkeleri kabul etmiş kişiler. Bunu şunun için söylüyorum: Lenin'in her kitabından kendi ideolojik konumlanışına uygun kimi yargılar çıkarabilir her sol hareket. Lenin gibi uzun soluklu bir mücadele vermiş bir siyasetçi buna oldukça uygun bir tarihsel deneyim sunuyor. Bundan dolayı bu tarz ayetçi tavırlara, şablonculuklara düşmemek gerekiyor, kitapta da belirtildiği gibi. Parti disiplinin olacak, öncülüğün, ilkelerin olacak ki ondan sonra bu tarz aşırılıklar gibi problemlerin olsun.

    Peki sol adına yaprak kımıldamadığı durumlarda bu kitap ne işe yarayabilir? Ne anlamı olabilir? Bence şu: Bu tarz ölgün atmosferlerde ya yılgınlık, ya da toptan retçi aşırıcılıklar boy verir. Ya mücadeleden kaçışın, pasifizmin teorisi yapılır; ya da kendi dışında tüm sol güçleri, aralarında ayrım gözetmeksizin dışlayan toptancı ve sözde radikal tavırlar geliştirilir. Solun bunlarla uğraşması gerekir. Hiçbir yakıcı gündem bu tarz teorik mücadeleyi engellememeli. Öyle olmazsa pratiğin de eksik olacağı ve dolayısıyla gereksiz efor harcanacağı çok açık.
  • Şöyle demişti kadının biri: “Zinayla nikâhı bozduğum doğru; lakin evlilikten önce nikâh bozmuştu beni!”
    Geçinemeyen evlilerin kindar çiftler olduklarını gördüm: Artık bir başına kalmalarını dünyaya ödetmek isteyen.
    İşte bu sebepten, dürüst kişiler şöyle söylesin isterim: “Seviyoruz birbirimizi: Sevgimizi koruyalım; yoksa söz vermemiz, yanlış mı olur?”
  • Kahkaha kesin bir sınırdır senin sesin için;
    geçmezsin kahkahaya. Bu da gülümsemeyi
    senin tapulu malın yapar. Gülmek sende
    gülümsemenin bir noktada taşkınlığı
    oluyor daha çok. Bu bakımdan gülümsemenin
    bütün öğelerini de birlikte getiriyor. 
    İş bu kadar da değil, yeni bir takım öğeler
    de getiriyor. Ilıktır senin sesin. Güvenli
    olmaktan çok güven uyandırıcıdır. Konuşurken 
    kimseyi dinlememene ne diyeceğiz peki?
    Buna karşılık sözcükleri sakıngan sakıngan 
    kullanman var, ona ne diyeceğiz? Alırken
    suçsuz, verirken duyarlı bir ses. En büyük
    modaevini yönetecek olsa sinirli tonlar kazanacağına muhakkak nazarıyla bakılabilecek,
    ama, sözgelimi, hiçbir yerde belediye
    başkanı olamayacak bir sese. Sanırım,
    bakışlarla sesler arasında bir bağlantı kurulabilir.
    Belki de yanlıştır bu varsayım. Ama
    doğru olsa, senin sesinle bakışın arasında
    bir paralellik, hatta bir özdeşlik olduğu
    görülebilir. Daha doğrusu sendeki bu 
    özdeşlik böyle bir varsayıma itiyor kişiyi.
    Kimbilir, başka belirtiler gibi, bakış ve ses de
    aynı ruhun değişik planlardaki görünümleridir
    belki de. Ruhun, özdeş yönlerini denediği
    organlar olabileceği gibi, çelişkin yönleriyle
    belirdiği organlar da vardır. Olabilir.
    Söz bitince senin sesin de biter; oysa
    sözü tüketen sesler vardır; söz tükendikten
    sonra başlayan sesler vardır. Senin sesin
    sözle özdeş. Çığlık değil, düşünce senin
    sesin. Ama etin, kemiğin malı olmuş bir
    ses. Ömründe bir iki kez büyük ihanete
    dadanmak isteyebilir bu ses. Küçük 
    ihanetler onun düşüncesiyle kurduğu
    ilkeleri aşmaz, aşamaz. Ah! razı olma
    sevgilim, katıl. Katıl ama razı olma. 
    Biraz da kendinden memnun bir ses.
    En büyük eleştiriyi, yadsımayı son
    anda yaparsın sen: Sanırım sende
    bulduğum en doğru gözlem bu. Oysa
    eleştiriyi son anda yapmak, razı oluşun ta
    kendisidir. Korkaklıktır da. Şu var:

    Fotoğraf çektirmek için yan yana getirilmiş iki nesne değiliz biz
    Güvercin curnatasında yan yana akan iki güverciniz
    Mesafeler birleştirdi bizi bir de sözler
    Razı olma hiçbir sessizliğe
    Biliyorsun seni seviyorum
    Pencereden bakmayı
    Öğreteceğim sana
    Sesin 
    balkona asılı çamaşırcasına
    Havalansın, havalansın dursun
    Sokakta değil balkonda;
    dışarı çıktığın zaman
    romanını yastığın altına sakla;
    Şiirini mutfağa koy
    Boş bir deterjan kutusu vardır nasıl olsa,
    Öykünü yanına alabilirsin elbet
    Müziğini de, resmini de

    Niçin güvenmiyorsun bana?
  • Her söz gibi buda bir genelleme, yanlışlanabilir.
    Ama kadınların en ufak detayları bile unutmadıklarını biliyorum. Erkeklerse zaten sabah ne yediğini sor hatırlamaz.
    Yani bence doğru bir genelleme olmuş. :)
    Diğer taraftan madem biz unutarak yaşıyoruz. Unutan adamda dert tasa olur mu ?
    Olmaz.
    O zaman erkekler neden erken ölüyor?
    Bizi öldüren şey ne?
  • Hava bulutlu, rüzgar kuzeyden sert, keskin esiyordu. Yüz yılın soğuğu yaşanıyordu ülkede. Televizyonda ki haberler, kışın başımızdan gitmeye pek niyetli değildi. Çok uzun sürecek, kömür fiyatları alıp başını gidecekti. Odunlar piyasada yok olacak kadar, orman bekçileri maaşlardan şikayetçi olup, zam üzerine zam alacaklardı.

    Şehrin zengin bir kadını vardı. Antalya'da yaşıyordu. Çok çirkef bir kadın olması dillerden dillere dolaşıyordu. Bu çirkefliğin aksine, güzel bir yüzü, harika bir endamı vardı. Halbuki ne işe yarardı. Tabi bu zengin kadın, hayvanları çok severdi. Sokaktan bulduğu sarı renkli bir tekir kediyi sahiplendi, iki yıl önce. İsmine de tekir koymuştu. Böyle bir kadın bir kediye nasıl oldu da merhamet etmişti, hizmetçisi Nadire bile şaşmış kalmıştı.

    Nadire böyle bir kadının yanında neden duruyordu, madem bu kadar kötüydü. Nadire babası tarafından sokağa atılmış genç bir kızdı, güzel de bir kızdı. Ama Ev Hanımı daha güzel kadındı. Nadire'nin babası üvey olduğu içinde evinde üvey bir evlat istemiyordu. Annesi öldükten iki gün sonra sokağa atmış, Mahmure hanım da yanına almıştı. Üvey babasından ne kadar kötü olabilirdi ki... diye düşünmüştü ama, yine de sokakta bırakmayıp evine aldığı için minnet borçluydu.

    Mahmure hanım kedisine bir kimlik, bir tasma, -ki hiç sevmezdi - kahverengi bir pantolon, -komik görünüyordu- bir de çizme almıştı. Tabii ki rahat yürüsün diye çizmelerinin tabanı yoktu. Pantolonuna dört ayrı yerden bağlanabilen demir takı ile tutturuluyordu. Kedisini genel de çok severdi. Bazen hiç sevmese de kendini yalnız hissettiği zamanlar da kedisini yatağına da aldığı olurdu. Özellikle de sonbahar, kış mevsimlerinde rüzgardan çok korkardı, bu sebeple de kedisini yanında istiyordu. Aslında güzel arkadaşta olmuşlardı.

    Edirne'de yedi delikanlı vardış. Beraber gezerler, beraber yerler, tarlalarda iş bulur, bağlar dan üzüm toplarlar, gariban evlerinde kendi hayatlarını sürdürlermiş. Evleri babalarından kalma güzel iki katlı bir evmiş. Köyün ağası bu güzel evi defalarca istemişse de delikanlılar bir türlü vermeye meyl etmemişler. Öyle ya babadan kalan yadigarmış hem satsalar nerede kalacaklardı? Bir daha böyle bir eve nasıl sahip olabilirlerdi ki? Denizi tepeden görüyorlarmış. Sakin bir doğası, güzel narin bir havası varmış. Ve belkinde böylece genç kalıyorlarmış, Anneleri onlar çok küçük yaslarda hastaliktan dolayı ölmüş. Anneleri çoook güzel bir kadınmış. Babası annelerini çok seviyormuş. Tabii hanımıda kocasını çok severmiş. Ölümüne daha fazla dayanamayıp, eşinin ardından toprağa verilmiş...

    Ağa iki defa evlenmiş... ilk eşini; kız çocuğu yaptığı için boşamış. İkincisi de hiç çocuk yapamiyor diye evden kovmuş... Günlerden bir gün ağa İstanbul'a iş için gitmiş. Mahmure hanımın da İstanbul kalabalığından pek haz etmediği için, alacaklarıni tez zamanda alır, uçağa atlar ve oradan Antalya'ya geri dönermiş. Bir kaç mağaza haricinde asla giyinmez, bir giydiğini bir daha giymezmiş... Şakir Ağa ile de tam İstanbul'da karşılaşmışlar. Mahmure hanım restaurant'ta kibar kibar yemeğini yerken çaprazında ki takım elbiseli, kıravatlı,
    ; şık giyimli bir bey'e takılmış kalmış. Bu kişi Şakir beymiş. Köyde ağa, İstanbulda bey efendi olurmuş...

    Mahmure hanım tanışmak için ayağı kalkmış ve masasını yanına kadar varmış. Şakir bey'e demiş ki "size eşlik edebilirmiyim? eğer rahatsız etmeyeceksem." demiş. Şakir bey - kadını karşısında görünce bir an donakalmiş ne diyeceğini bilememiş. Az kalsin "Abe ne sorarsın.?" deyivercek olmuş, toparlamış kendini. Incecik; fakat hoş bir ses tonuyla ile "tabii ki hanımefendi, lütfen buyurun."demiş. Mahmure hanımı görür görmez aklindan geçen iç sesi "bu kadını almalı!" diye geçirmiş, ve eklemiş "acaba dul mu?". Böyle güzel bir kadın, nezaketten başka neyden tav olabilirdi ki.

    O arada Şakir bey, hapşırmaya başlamış. Kedilere alerjisi olduğu için sağına soluna bakınmış, bakınırken de Mahmure hanim, "neye bakmıştıniz?" demiş. Şakir bey de "kedi olmalı, alerjim var." "Üzgün olduğunu ve kedisini çok sevdiğini" dile getirmiş, Mahmure hanim. Yemişler, içmişler; numaralarıni, adreslerini alıp ayrılmışlar restaurant'tan.

    Şakir ağa, asla işlerine kızını karıştırmazmış. Kızınıda pek sevmezmiş. Hatta kız çocuğu olduğu için nefret edermiş. "Sanki kiz çocukları gökten düşüyormuş ya da leylekler getiriyormuşta, evlendiği kadınlar nereden geliyormuş" diye söylenmiş bir kaç defa Peri..

    Mahmure hanım bir kaç defa Edirne'ye Şakir bey'in yanına gelmiş, Şakir bey'de bu inceliğe daha fazla dayanamayip Antalya yoluna koyuluvermiş. Lakin uçağa binme fobisi olduğu için, yanına şöförlerinden birini alarak düşmüş Mahmure'nin peşine... Antalya'da bir evlenme teklifi etmiş Şakir bey, çok geçmeden de şenlikli bir düğün yapmişlar Edirne'nin beş yıldızlı otelinde..

    Şakir bey'in kızı o kadar güzelmiş ki, Mahmure hanım çekememezliği daha da artınca kötü davranmaya başlamış. Ve bir gün Balkondan itmeye karar vermiş. Balkonun altında havuz varmış, Narin kız yüzme bilmezmiş. Çok küçük yaşlarda boğulma tehlikesi geçirdiği için bu havuza hiç yaklaşmaz, cocukluk günleri aklına gelirmiş..

    Bir sabah ağa evde yokken, Mahmure hanim, kızın odasına gider ve sessizce arkasına kadar yaklaşır. Bir anda iter balkondan kızcağızı ve kız tam suya düşeceği sırada bir anda yok olmuş. Mahmure hanim şoka girmez mi!?. Nasıl olur? "Ben Şakir bey'e ne derim, ne anlatırım, ne dersem inanmaz." Durum bu kadar karışıkmış, "havuza düşüp boğulsa dengesini kaybetmiş düşmüştür, ben çığlıklara koştum ama, geç kaldım, yetişemedim diyebilirdim" düşünmüş.

    Şakir bey olayı duyunca, havuzu arar tarattırır ve bir ayna bulurlar havuzun mavi kalebodurunun arasında..

    Bu arada Mahmure hanımın kedisi de ortalardan kaybolmuştur.

    "Ayna ayna söyle bana bu kedi nereye kayboldu, beni güzel kedimi söylermisin bana" ve Mahmure hanim gülmeye baslar. O arada aynadan ses gelir. "Bunu öğrenmek için, içime girmelisin!" der ayna ve susar. Mahmure hanim şaşıp kalmış, dili tutulmuş, bir an konuşamamıştır. Sağına soluna bakmış, odada başka kimse yokmuş. Ardından bir daha sormuş. "Ey ayna söyle bana, sen şu masallarda ki cadı'nın aynasımısın." diye sorunca. Ayna şiddetli bir hırçınlıkla "bana ondan bahsetme....Gerimi gelsin istiyorsun?" Mahmure hanim hemen odadan kaçıp gitmiş. O arada da Şakir bey,e çarpmış. "Ne oldu Mahmure'm?" demiş. Oda koşarak ve de söylenerek "hiç hiç yoo bir şey yok." demiş.

    Ertesi akşam, Şakir Ağanın yemeğine uyku ilacı koymuş. Uykuya daldığında aynanın karşısına geçer ve "Ayna ayna, söyle bana, beni o çirkin'e ve de kedi'me götürebilirmisin." demiş Ayna, " uzat elini güzel kadın." demiş. Mahmure hanim elini aynaya dokundurduğu an içine cekiş Mahmure hanimı.

    Bir ormanlıkta yalnız kalmış etraf sisli, puslu korlutucuymuş. "Bana şimdi kim yol gösterecek" diye mirıldanirken, çizmeli kedisini görür gibi olmuş. Çizmeli kediye doğru yürümüş arkasından seslenmiş, fakat kedi onu duymuyormuş. Kedinin sırtında bir de çuval varmış. Koşsada yürüsede arada ki mesafe hiç kapanmamış. Bir de ne görsün? Saray, masallarda olduğunu fark etmiş. " Kedi çizmeli kedinin ta kendisi mi ?" diye geçirmiş içinden. Kedi saraya gidiyor.. ormanın bir köşesinde beklemeye koyulmuş. Kedi dönerken nereye gittiğini takip etmeye karar vermiş, sessiz, sakin, ve dikkatlice.

    "Çizmelin Kedi" güzelmi güzel, küçük, şirin bir eve gelmiş. Ağa'nın dediği evi bir ara uzaktan göstermiş Mahmure hanıma. Tıpkı evin neredeyse aynısıymış. Fakat biraz daha küçükmüş ev. Şimdi bu masal Edirne'de mi geçiyor? "Yoksa masal; Edirne, ben , Hadi canım.."demiş Mahmure hanim, Şaşkınmış. Bir yerden şarkılar söyleyen tatlı sesler geliyormuş. Kocaman bir ağacın arkasına saklanmış Mahmure, bir de ne görsün...
    Yedi küçük adam, sıraya girmişler, birinin elinde tavsanlar; birinin elinde elmalar, diğerinin elinde renk renk üzümler...

    Karnı acıkmış, "aynadan geçtikten sonra, her şey beklerim ben buradan demiş." Sesli düşünerek "acaba uçabilir miyim?" diye düşünürken ayakları yerden kesilmiş, bir süpürge altına girivermiş. Ve direk bir ince şato'nun içine pencereden girmiş...

    "Sende nereden çıktın cadı?, defol git evimden." Bunu söyleyen kelli felli, uzun burunlu siyah elbiseleri olan, uzun boylu bir adammış... Mahmure, "ne cadısı be, ben kibar güzel bir kadınım." demiş.. Azman, bir anda kadının üzerine atlamış, miyawlayıp kadını tırmalamaya çalısacakmış ki. Gargamel denen uzun burunlu, garip siyah giysili adam, havaya bir toz atmış. Ve kedi kafese girmiş..

    Mahmure, Gargamel'e "Sana iyi bir iş teklifim var." demiş... Gargamel'de "benim senden nasıl bir alacağım olabilir ki?" demiş. Başlamış Mahmire anlatmaya..

    Azman gibi bir kedisi olduğunu, ama kedisinin çok güzel bir kedi olduğunu. Prensesin yedi cücelerle kaldığını, eğer ona yardım edip o tatlı güzel kızı öldürürse, Gargamel'e şirinleri yakalamada yardım etme konusunda söz verir...

    Bunlar konuşulurken, Kokusunu alıp Mahmure hanımı takip eden Çizmeli kedi, her şey'i bir bir dinlemiş. Koşarak al yanaklı Pamuk Prenses ve yedi cücelerin yanina gidivermiş.. olan olayları anlatmış. Yedi cücelerden "meraklı ile şapsal'ı" "Şirin dede'yi" uyarmaları için haber göndermişler.

    "Çizmeli kedi" evin etrafına "yedi cücelerden geriye kalan", " beş cüce" ile sıkı bir çalışmaya koyulmuşlar. Hummalı bir çalışma varmış ormanda. Tabii Pamuk Prenses'te, acıkacak olan "cücelere, Çizmeli kedi'ye, Şirinlere" harıl harıl yemek yapmaktaymış. Orman mis gibi yemekler; güzel sebze corbası, tavşan bayıldı, çizmeli ciğer, şirinler aşkina tatlısı, yapmış.

    Her şey hazırdı. Şirin dede, büyüyü durdurmak, ve bozmaya koyuldu. Gargameli durdurmalıydi. Daha sonra da kaybolan aynayı bulup, Pamuk Prensesi, Mahmure'yi, çizmeli Kediyi gerisin geri aynadan geri göndermeyi pilanlıyorlardı.

    Yemekler yenildi karınlar doyuruldu. Ve ilk işaret geldi. Bir kilometre uzaktaydı, cadaloz Mahmure, ve Gargamel, ( ne tesadüftür Gargamel Şakir bey'i anımsatiyordu Mahmureye. Şu işler bitse onu boşayacaktı. Yoksa saçları olmasa, burnu da bu kadar uzun olsa...)

    Herkes yerini almıştı. Ve ilk darbeyi Azman aldı, yerde duran ciğere atlayıp ağzına bir lokmada kaybedince Azmanda kaybolu vermişti. Gargamel, Mahmure cadalozuna, "havadan takip et aşşağıyı, her yerde tuzak var." Mahmure süpürgeyi havaya kaldırdı, gözleri iyi görmüyordu. Gargamel'e işaret ettiği yerde kimse yoktu, elinde ki değenekle yeşil-sari bir ateş çıkarttı. O arada Şirin baba'nin tarif ettiği şekilde aynayı diktiler ateşin geldiği tarafa, ve ışınlar, Gargamele geri döndü.

    Şimdi aynanın görevini yerine getirmesi için Cadaloz Mahmure'nin ayna da kendisini görmesi gerekiyordu.

    Pamuk Prenses bir ağacın dibinde uzanmış uyuyordu. Şirinler, cüceler, çizmeli kedi diğerleri ile uğraşırken, Mahmure çoktan Pamuk Prensesin yaslandığı ağacın ardında durmuş, - Gargamel"in elinden kaptığı şişeyi - Pamuk Prenses'in dudaklarının seviyesine getirip tam dökecekken, Pamuk Prenses birden aynayı, cadaloz'un yüzüne tutuverir. Cadaloz çığlıklara karışıp ortadan bir anda yok olur.

    - Böylelikle iyilik yine kazanmıştır - Herkes rahat bir nefes almış. "Çizmeli Kedi'nin" , "Pamuk Prenses'in uyuma numarası tutmuştur." Cadı'nın "Kırmızı elma yedirme olayını bildikleri için Cadaloz, başka bir numara deneyecekti, Gargamel ile birlikte. Fakat Çizmeli Kedi'nin Cadaloz ile Gargamel'i duyması, bütün oyunu bozmuş. Şirinlerin hayatı kurtulduğu gibi, Pamuk Prenses olan, gerçek hayatta da "Peri" olan Şakir Ağa'nın kızının da hayatı kurtulmuştu. Yedi cüceler de, Edirne'nin O yüksek tepesinde ki deniz manzaralı evlerinde, Hayatlarını mutlu bir şekilde yaşamaya devam ettiler.
    Tabii Peri arada Yedi kardeşi ziyarete gidiyordu. Yedi kardeş Peri'nin evine gelemeselerde Peri'ye Yedi kardeşin evi her daim açıktı...

    Tabi Peri oradan hiç ayrılmak istememiş. Çünkü çok mutlu olduğu bir kaç gün yaşamış ama, Yedi kardeşide bi sayede tanımış oldu.

    Bizde masalımizın geldik mi sonuna..?
    Kadimce

    Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınizı bekliyor olacağım...
  • İnsan yaratılışı gereği hata yapmaya meyillidir.
    Bu yüzden hatasız insan yoktur.
    Kimi hatalar insan doğası gereği hoş görülebilir, fakat bazı hatalar vardır ki insanın bütün doğrularını dahi silebilir.
    O hataları yapan mevki makam sahibi, ilim sahibi de olsa durum değişmez.
    Buna en güzel örnek şeytandır.
    Şeytan, Cin kavminden olup öyle çok itaatli bir kuldur ki, Allah c.c onu yüksek makamlara çıkartır.
    İlimde irfanda ondan daha yüksekte bir varlık yoktur.
    Şeytan, işte böyle yüksek derecelere kavuşmuş iken Allahın c.c sadece bir emrini yerine getirmediği için melun olmuş, Allahın lanetine uğramıştır.
    Meleklere ve iblise Adem a.s'ın cesedine secde emri verildiği halde melekeler emri yerine getirmiş şeytan ise karşı gelmiştir.
    Karşı gelmesinin gerekçesi ise Adem a.s topraktan ben ateşten yaratıldım ondan üstünüm iddiasıdır.
    Çok yüksek makama ve ilme sahipti ama Allahın emrine karşı gelecek kadar da kibirli ve cahil!
    İşte görüldüğü üzere bir yanlış bütün doğruları silebilir!
    Allahın sevgili kulu iken aniden melun kulu konumuna düşürebilir.

    Şimdi günümüzde bazı kimseler bilgilerine güvenerek yeni yorumlar getirerek kitaplar yazıyor.
    Haktan hakikaten söz ediyor.
    Hak üzerine milyonlarca cümleler kuruyor.
    Çoğumuz onların bilgilerinin binde birine bile sahip değiliz belki...
    Gelin görün ki şeytan-ı lain misali,
    öyle bir hata ediyorlar ki, o bir yanlışları bütün doğrularını yerle bir ediveriyor.
    Yüzlerce kitapları olması onları aklamıyor temize çıkarmıyor.
    Milyonlarca hak sözün içinde hakkı inkar eden tek cümle bütün doğrularını yok hükmüne getiriyor.
    Böyle kimselerin kitapları insanın itikadı bozar.
    Doğru inanış çok önemlidir.
    Ehl-i sünnet bizim yolumuzdur.
    Yoldan çıkaran kimselerden uzak duralım.
    O yüzden okuyacağımız kitaplara da yazarlara da çok dikkat edelim.
    Eğer İslami kitaplarsa daha da çok dikkat edelim.
    Bizim ölçümüz Kur'an ve Sünnettir.
    Yazar her kim olursa olsun ölçümüze uymayanı kesinlikle okumayınız!
    Biz buradan acizane zaman zaman aykırı yazarları dile getiriyoruz.
    Elbette eleştiriler de alıyoruz.
    Kim ne derse desin biz uyarılara devam edeceğiz.
    Eleştirenler tek kitabını dahi okumadan nasıl olurda insanlara şunu okumayın bunu okumayın diyosunuz diyorlar!
    Yukarda da değinmeye çalıştığımız gibi
    "BİR YANLIŞ BÜTÜN DOĞRULARINI SİLİYOR."
    Öyle cümleler yer alıyor ki kitapta,
    inanarak o cümleyi söyleyen dahi dinden çıkar Allah korusun.
    Bu gibi büyük hataları olan sözde yazar, şair, din adamı kim olursa olsun açıklamaya, duyurmaya devam edeceğiz.
  • “Doldurulan biricik zaman, istemenin görüngüsünün kalıbı, şimdidir. Birey için zaman hep yenidir. O, her zaman yeniden varolduğunu duyumsar. Çünkü yaşam yaşama isteğinden ayrılamaz, yaşamın tek kalıbı da şimdidir. Ölüm (benzeri yinelemek için ayrılmayı dileriz) güneşin batışı gibidir. Gece, batan güneşi gözle görülür biçimde yutar. Gelgelelim, güneş bütün ışıkların kaynağı olarak aralıksız yanar, doğa bata, yeni dünyalara yeni yeni günler getirir. Başlangıç ile son, yalnızca bireyi etkiler.”
    -Arthur Schopenhauer

    "Ölüm denen şey belki de bir ara, kısa süreli bir mola, bir oh deyişti, ama ardından yola devam edilecekti tekrar, yaşamın esriklik ve umutsuzluk dolu çılgınca oyununda yeniden binlerce figürden biri olunacaktı. Ah, hiçbir şeyin işi bitmiyordu, son diye bir şey yoktu."

    Olur da inceleme yaparsam diye kafamdan geçenleri hafif şekillendirmiş ve hatırlatıcı bir iki kelimeyle de zihnime kazımıştım. Yazmaya başladığımda da düşünerek ve düşüncelerimi inceleyerek ilerleyecektim. Fakat kitabın yarattığı sarsıntı sonrasında enkazın karmaşa ve pislik içindeki yığınına ilk katılan onlardı. Onları tekrar elde etmek için arama kurtarma çabalarına girmedim. Yüzeyde olanlardan bir kaç tane düşünce ve duyguya baktım. Yıkılmamış olanlarla da devam ediyorum. Bu sağlam kalanların varlığı neydi? Olaya sebebiyet veren etken mi onlara dokunamadı, yoksa onlar mı tesiri bertaraf ettiler? Güçlü olan etken miydi, yoksa etkenin alanının dışında kalabilecek kadar bilge ya da şanslı olan onlar mıydı? Kafka'nın bahsettiği baltayı yedikten sonra bizde kalanları ayakta tutan neydi gerçekten? Belki de içimizde sonsuz sayılabilecek kadar sağlam ve zayıf, güzel ve çirkin, iyi ve kötü vb. olgular taşıdığımız için illa geriye bir şeyler kalıyordu. Fakat bu durumda balta niye vardı ki? Buz tabakasının üzerinde oluşturulan gedik, tekrar buz tarafından aynı şekilde kapatılıyorsa balta niye kendini yoruyordu ki? Bende de aynı olması garip olurdu. Beynimde de böyle mi oluyordu acaba? Yıkıma maruz kalan, yıktığım ve/veya yapıştığı yerden söküp attığım düşüncelerin yerlerini yine beynim dolduruyor muydu? Yoksa orayı boş bırakıp hissetmemi mi sağlıyordu? Afallamış bir vaziyette mıknatıs gibi olmuştum. Ama ondan da farkım vardı. Özümdeki maddelerin -düşüncelerin ve duyguların- sadece benzerlerini ya da etkileşim içinde olduklarını değil, tamamen zıt olanlarını da kendime çekiyordum. Bütün bu çekim kuvveti için harcadığım enerjinin oluşturduğu yorgunluk etki ederken, diğer yandan biriken bunca maddeyi ne yapacağım üzerine enerji harcamaya başlamıştım. Tıpkı yokuş aşağı giderken hızlanmış biri gibiydim. Hızım da harcadığım enerji de gittikçe artıyordu ve durmak için harcayacağım enerji de ilerlemedekinden daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu. Hâlbuki o bende yoktu. Ben de benzerlerim ve zıtlarımı düzenli bir hâle getirmeye başladım. Ama ortalık çok karışık olduğundan bu bayağı bir yorucu oldu. Önce benzerlerimin de kendi içlerinde benden bağımsız farklı benzerlikleri olduğunu fark ettim. Onları sadece benimle benzer olanlardan ayırdım. Daha sonra zıt olduklarımdan bazılarının benzerlerimle ya da diğer zıtlarla aralarında benzerlik gösterdiğini fark ettim. Bunlara ne yapacağımı bilemedim. Kategorize etmeyi sevmiyordum ve yapmaktan nefret ediyordum. Ama başka bir çarem var mıydı ki? Bir de tüm bunlardan bağımsız eşsiz ve benzersiz özleriyle gökte duran güneş gibi parıldayanlar vardı. Ah, ne güzel olurdu hepsinin kendi aralarında anlaşıp benimle direkt bütünleşmesi. Bu iç geçirme sayesinde okuduğum bir söz aklıma geldi. Şöyle diyordu şair:
    "Bir an kendisine öyle geldi ki, sanki her şey us tarafından kavranıp bilinebilirdi, kulak verilip dinlenilebilirdi her şey, yıldızların gökyüzünde emin adımlarla aksak yürüyüşü, insanların ve hayvanların yaşamı, onların oluşturduğu topluluklar, onların düşmanlıkları, birbirleriyle karşılaşmaları, birbirleriyle sürdükleri savaşlar, her canlının içine yuvarlanmış ölümle birlikte büyük ve küçük her şey. Bunların tümünü ilk sezgi ürpertisi bir bütün olarak gördü Knecht ya da hissetti; kendisi de tastamam düzenli, yasaların egemenliğinde, usa kapıları açık bir varlık olarak bu bütünün içine alınmış ve gereken yere yerleştirilmişti."
    Sonrasında da yüce bir insanın sözünü düşündü. Bunu okuduğu zamandan beri her gün aklında tutmaya çalışan ve tutuşun gerektirdiği enerjinin boşa gitmediğinden emin olmaya çalıştığı bir sözdü.
    “Nasıl göreceğini öğren. Her şey, her şeyle bağlantılıdır; fark et.”
    -Leonardo Da Vinci
    Tüm bu düşünceler ve düşüncelerin tetiklediği duygular anlıktı. İlginç ve tanımlanabilirlikten uzak bir sezgiydi. Zayıflığımı ve küçüklüğümü fark ettirmişlerdi. Fakat ormanın derinliklerinde kaybolmuş birinin uzaktan çok hafif bir esinti ve volüm ile gelen suyun sesini işitmesi gibi güzelliğinin ve yapabileceklerinin sesini duymuştum. Bunu başarabilirdim. Kendinde topladığı her şeyi kendinde bulunan farklılıklarla değil, hepsinin özünde bulunan benzerliklerle bir araya getirebilirdim. Sonrasında ise bir bütün oluşturabilir ve aidiyet hissiyatı ile birlikte huzura erişebilirdim. Başlangıç kısmı en zoruydu. Çünkü irademin ve azmimin en zayıf olduğu dilimdi. Bu yüzden yapacaklarımı ve yapmayacaklarımı net bir şekilde belirlemem lazımdı. Teknik olarak yapacaklarını biliyordu. Ancak yaşamın kendisi pratikten ibaretti. Aceleci olmayacaktım. Aksi takdirde hatalı bir düşünme yoluna veya yanlış bir eylem yapmaya sebebiyet verebilirdim. Yapacaklarıma dair içimde oluşan her endişe ve/veya çekingenlikte olduğum yerde durmaya ve zihnimi berraklaştırmaya söz verdim. Sonra da işe koyuldum. Özden usa ulaşacak etkileşimlerde izleyeceğim yol belliydi. Etrafımdaki her şeyi önce duyumsayacaktım. Düşünme ise arkasından gelecekti, yani birleştirme eylemi. Kendimi kokladım, suya dokundum, ayı izledim, rüzgârı işittim ve hepsini farklı duyumlarla tekrar yapmaya başladım. İlk başlarda duyumsamanın getirdikleri hiç bilmediğim bir resmin yapboz parçalarını önüme sermiş gibiydi. Hangi parçanın nereye ait olduğunu, nelerle yan yana gelebileceğini ya da gelemeyeceğini, kaç parçadan oluştuğunu, başlangıcın ve sonun nerede olduğunu ve en önemlisi hangi resmin yani ortaya neyin çıkacağını bilmiyordum. Sadece parçaları buluyor ve onları görünür yüzlerini önümde hazır bir vaziyette bekler kılıyordum. Etrafta bulunan tüm parçaları teker teker duyumsadıktan ve parçaların suretlerini kendim için görünür kıldıktan sonra mıknatıs etkisi gerçekten başlamış oldu. Gözlerimi kapattım. Bağdaş kurup oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Ve nefes alışverişime odaklanmaya başladım. Sonrasında ise artık içimi görüyordum. Zamandan, dış etkilerden ve en zoru olan kendi bedenimden uzaktım. Kendi zihnimde 'ben'liğim buğulu bir hayal görüntüsü olmuştu. Hesabını yapamayacağım bir süre sonra ise ayın usumu coşturan etkisini hissettim. Önce gökyüzüne baktım ve ayın saf parlaklığı karşısında heyecanımı yaşadım. Sonra ise önümdeki yapboza kafamı çevirdim. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Tüm parçalar bir araya gelmiş ve bütünü oluşturmuştu. Özde bulunan çekim gücüne sahip olan ne sadece aydı, ne de ben. Parçalar da birbirlerini itmiş ve çekmişti. Ortaya çıkardıkları görüntü ise hayatımdı, bendim.

    Şimdi, ise çocuksu ve saçma konuşmamı bitiriyorum. Bu kitabı incelemeye çalışayım. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, çocukluk hayallerimi içinde barındıran bir kitabı okudum. Çocukluk dönemiyle birlikte muazzam hayal gücümün kalıntılarını fark etmemi sağladı. Bu nasıl mı oldu? Kendi çocukluk yıllarınızda benimsemiş olduğunuz bir kahramanı düşünün. Bu kahramana tamamıyla hayranlık ve tutku dolu bağlanmayı sağlayan unsurlarınız neler olurdu? Benim her şeyini bilmem oluyordu. Çocukluğunu, gençliğini, erişkinliğini ve kahramanlığın belirtilerinin olduğu her anı. Bu sebepten dolayı pek fazla kahramanım olmadı. Olanlarla da çok fazla bütünleşemedim. Çünkü önümde her zaman sonuçları veriyorlardı. Sadece kahramanlar vardı. Kahraman olmuşlardı. Nasıl olduklarının ne önemi vardı ki? Bu yüzden kimse anlatmıyordu. Ama ben önem veriyordum. Çünkü ben de bir çocuktum. Kahramanlara olan hayranlığım sadece tiyatro seyirciliğiyle sınırlı kalmaması lazımdı. Benim de bir gün oyuncu olmama sebebiyet vermeli ya da teşvik etmeliydi. Diğer kahramanlar bende başarılı olamazken, tam bu sebepten dolayı Hermann Hesse'nin Knecht'i başarıya ulaştı. Hayatının anlatabilecek her dönemini ve bu dönemlerin barındırdığı tüm koşulları anlatmıştı. Knecht'in yaşadığı zorlukları, sahip olduğu özellikleri, yakaladığı şansları, hayatına etki eden değerli insanları, etrafındakilerin onda oluşturduğu duygu ve düşünceleri, kendisinin içinde büyüyen tohumu vs. Knecht'i merkeze koyarak etrafında ve içinde olanların oluşturduğu her değişimi gözlemleyebildim. Daha da önemlisi anlatıcının ince ve yüce anlayışı sayesinde anlayabildim. Belki hâlâ hepsini anlatmış veya anlamış değildim. Ama çocuksu bir gözle bakanın aklında soru oluşmuyorsa nerede kusur veya eksiklik bulabilirdim ki? İşte, ben de bu mükemmel güzelliğin büyüsüne kapıldım. Çizgi filmlerde pişirilmiş turtanın görünür kokusu karaktere ulaştığında nasıl ayakları yerden kesilir ve burnunun önderliğinde tüm bedeni turtaya doğru yol alırsa, ben de Knech'e doğru o şekilde yol aldım. Artık onu duyumsayabiliyor ve duyumsanın bende oluşturduğu cezbedici güzelliği anlayabiliyordum. Tüm bu süreçte hem Knecht, hem anlatıcı, hem de gözlemleyen ben kendimin öğretmeni olmuştu. Hepsinden bir şeyler öğreniyor ve gelişiyordum. Bu oluşum sürecinde ne tamamen şekil verilendim, ne de tamamen şekil alandım. Kendime özgüydü ve kendimden olanlarla harmanlanıyordum. Hikâyenin sonunda Knecht, kitabın sonunda anlatıcı benden gitmişti. Ancak harmalama şekilleri ile özüme kattıkları ve en önemlisi ben hâlâ duruyordum. Devam ettim, ediyorum ve edeceğim. Bir gün ben de kahraman olacağım ve kendi gerçekliğimi yaşayacağım.
    “ "Ah, keşke insan bilen biri olabilseydi!" diye sesini yükseltti Knecht. "Bir öğreti olsaydı ortada, insanın inanabileceği bir şey olsaydı! Her şey çelişiyor birbiriyle; her şey birbirinin yanından, birbiriyle ilişkisiz kayıp gidiyor, hiçbir tarafta bir kesinlik yok. Bir şey hem böyle yorumlanabiliyor, hem karşıt bir yoruma konu yapılabiliyor. Bütün dünya tarihi hem bir gelişim ve ilerleme, hem de düpedüz bir çöküntü ve saçmalık diye görülebiliyor. Bir gerçek yok mu peki? Gerçek ve geçerli tek bir öğreti yok mu? ”

    Artık soruya siz cevap verirsiniz.

    Kitap hakkında söylemek istediğim bir şey daha var. O da Hermann Hesse'nin bilgeliği ve bütünleştirici gücü. Kuşlar gibi bu dünyadan olamayacak kadar güzel, fakat bu dünyaya tutunmuş ve ona ait bir güzelliğin anlatımı ile anlatış şekli. Kitabın içindeki kavramlar ve kavramların barındırdıkları anlam o kadar geniş çapa yayılmış ki, bir araya getirmeyi bırakın görüntüden dolayı ürküp kaçılmama ihtimali yok. Hermann Hesse burada insanlığı, insanları ve insanların yarattığı her şeyi bir yapboz -evet yine aynı benzetme- hâline getirmiş. Batı'dan klâsik müziği almış ve yanına Uzak Doğu'num bambu ağaçlarını kesen rüzgârın sesini koymuş. Batı'nın meraklı ve istekli hâllerini almış ve Doğu'nun inançlı ve azimli hâliyle birleştirmiş. Batı'nın çirkinliklerini almış ve Doğu'nun güzelliklerinde yok etmiş. Batı'nın duraksız ilerleyişini almış ve Doğu'nun durağanlığında sindirmiş. İnsanı almış ve insanda birleştirmiş. Birleşen insanı almış ve doğada birleştirmiş. Doğayı almış ve her şeyi bir bütün olarak görmüş. En güzeli de tüm bunları bize sunmuş. Kendi payınıza düşeni alın derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Umarım, sizi kitaba çeker ya da okuduğunuza değer. Saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.

    “Dünyaya gönül vermiş insanların çocuklardan geri kalır yanı yoktur, dostum.”

    Hermann Hesse, adamdır!