Fırat Özbey, Yabancı'ı inceledi.
 5 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Kitabı ikinci kez okuduğum bugünlerde şunu anlamış bulunuyorum ki okuduğum neredeyse tüm müthiş kitapları lise yıllarımda okumuşum.Bu bir talih mi talihsizlik mi ondan emin değilim.Aklımda yıllardır hep bir yabancı vardı ama şuan anlıyorum ki yabancıymışım ona, lise aklımla tam algılayamamışım onu.Bana o dönemdeki etkisi ,sabahın köründe okula gitme bahanesiyle evden çıkmak akşama kadar tek başıma şehri aylak aylak dolaşmak olmuştu,ceketimin yan cebinde kıvrılmış ince kitaplar olurdu hep.Raskolnikovu da bu yıllarda tanıdım,Samsa ve Vautrinide.Beckett'in tüm kitaplarını Murphy hariç bu yıllarda okudum.Demem o ki galiba yanlış zamanda yanlış kitapları okumuşum.Bu durumun paha biçilmez tek avantajıysa bu kitapları tekrar okuduğumda bir yandan o günlere geri dönüyorum,belki bir su birikintisinde yüzümü hayal meyal görüyorum,belkide dalgın dalgın yoldan karşıya geçerken bir korna sesiyle irkiliyorum.Bir yandanda o dönemden bu döneme algılamamın ne kadar değiştiğini farkediyorum. Şuandaki etkisiyse yorgunluk olarak kendisini gösteriyor,yan etki değil direkt etki.

Yabancı, insanın hayatını mahvedecek kitaplardan o gençlik günlerimde belkide kitabı tam olarak anlayabilseydim hayatım mahvolurdu.Ki bu çok komik bir düşünce altı üstü hayat bu mahvolsada olmasada yapılabilecek birşey yok.Meursault için anlamsızlık bile anlamsız.Hayatın anlamı olması olmaması ile aynı.Anlam yada anlamsızlık ikiside aynı şey.İçinden çıkılmaz bir durum.Bir kuş kafesini arıyor.İnsanı dehşete düşüren Kafka sözü.Camus ise daha feci, süslü hiç bir laf etmeden kafesinde kuşunda aynı şey olduğunu söylüyor.Aramak.Aramaksa anlamsız bir söz olsa olsa bulunmaktır söz konusu olan.Bilmiyorum ama bu kitap edebiyat tarihinin zirvesidir ,feci bir şey.İnsan sadece bu kitabı okuyarak saatlerce felsefeden bahsedebilir.Yığınla kitabın söyleyeceğini bir kaç Meursault davranışıyla kavrarız,kavramak ise ayrı bir güç gerektiriyor,akıl yada zeka gücünden bahsetmiyorum,tahammül gücünden bahsediyorum.İnsan 1984 ü okurken az çok kendini savunmaya alabilir ama bu kitaba karşı savunmasısız.Hiçbir çıkar yol yok,gündelik yaşam,sıradan olaylar,umursamazlık .Meursault,eklemek belkide fazladır edebiyat tarihinin en "kayıp" karakteridir.Samsa böceğe dönüştüğü için biraz hüzünlüdür ve biraz kızgındır,Meursault ise hüzünlenmez,keşke doğru sözcük "hüzünlenmez" olsaydı ama değil doğrusu "hüzünlenemez."

Kafka'da yargısız bir infaz Camus'da ise insafsız bir yargıdır söz konusu olan.K.'nın son sözü Meursault'un yaşam biçimidir.
Kitap boyunca bir "tıkılmışlık"(doğru kelime kesinlikle budur) hissiyle doluyorsunuz.Kan yerine vücutta bu his dolaşıyor.Bilmem benimle kaç kişi aynı fikirdedir,hisler hareket halindeki bedenden kat ve kat daha çok insana benzemektedir.Öyle bir kitapla karşı karşıya geliriz ki sorgulamamak kitaba haksızlık olur umrunda olmasa bile, ne önemi var ki? İnsan olmanın başka bir yaratık olmamaktan.Kurşunun beyne saplanması yani yalın haliyle vuruculuğunsa yine yalın haliyle hiç edebiyat yapmadan sadece olayları anlatarak yapılıyor olması.Hayran olmamak elde değil.Bu kitabı genellikle aynı rafa dizilen kitaplardan ayıransa bu tahammül edilemez çıplaklık.Daha fazla yazamayacağım.

Yazıma, yani bu şeye buradan yani 1k dan bir arkadaşın, Pierre Riviere'nin enfes Kafka- Camus karşılaştırması ile son veriyorum.

Kafka sıradan olmayan bir dünyayı insana gayet sıradan gibi kabul ettirir neredeyse, fantaziye sayamayız onu...Sıradışı olmayan bir şey var ama burada dedirtir...Camus hayatın kendisinde bu durumu anlatır, bütünüyle bundan farksız hayat, absürd der gibi...Kafka'nın sıradışı içerisinde gösterdiği hayatın absürd oluşunu en bilindik yere çeker ki hissedene tokadı daha sağlam indirir... Bizim kafkaesk dediğimiz ortamdan ziyade gerçeğin yansıması... Absürd olan hayattaki yer alışlarımız siyah giyinirsem yasım var, toplum bunu bekler, acı çeken suçtan azadedir belli ölçülerde bile olsa...hakikat tüm değerini yitirir, neredeyse söylenmemeyi bekler....tüm gördüğümüz yaşantı absürdün kendisi zaten, normal dediğimiz....ruhsuz bir adam, ruh ne ki? Tepkisiz kalmayı seçiş neye karşı tepkinin gülünçlüğüne mi? Üstelik neredeyse hiçbir görüş savunmadan hiçbir görüşününü dile getirmeden olay aracılığıyla bunu yapar.

Müzdelife Kurt, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

...Ne gayem ne düşüncem vardı. Zekam bütün kuvvetini, içinde bulunduğu ana sarf ediyordu. Yerinde bir cevap, keskin bir nükte bütün hakikatlere bedeldi. Böyle günübirlik bir fikir hayatının tabii bir neticesi olarak tezatlara, manasızlıklara, hatta edepsizliklere düşüyordum. İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç birşey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hicbirsey üzerinde düşünmeye hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz...

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali (Sayfa 250)İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali (Sayfa 250)
mısra, bir alıntı ekledi.
 6 saat önce · Kitabı okudu

Herkes sandalyesinde şöyle bir sallandı. Sonra birisi patladı: “Ben gidiyorum arkadaş. Ben artık bir hafta uyumam… Ben zaten bunları biraz biliyordum, şimdi de sen anlattın böyle, ben artık daha dinleyemem, ben fabrikadaki arkadaşlara anlatmak istiyorum, bir türlü anlamıyorlar. Ben daha uyuyamam. Ben gidiyorum.” dedi ve kalkıp gitti.
Ben konuşmayı biraz daha sürdürdüm. Sömürünün yalnızca yün ipliğinde olmadığını bütün dallarda olduğun anlatarak konuşmayı bitirdim. Sonra yanımdaki iki arkadaşla kalkıp, Gümüşsuyu yurduna doğru yola çıktık. O günüm çok yoğun geçmişti, akşam saatinde Sağmalcılar’a gitmek ve tekrar Gümüşsuyu’na dönmek hayli yorucuydu. Fakat iyi anlatmıştım sorunu. Sömürüyü gözler önüne sermiştim adeta. Görevini yapmış insanların huzuru içinde yurda yatmaya dönüyordum. Mutluydum, sevinçliydim. “İyi oldu doğrusu” dedim kendi kendime. Fakat Saraçhane’de minibüsten inince neşem kaçtı. Bir yanlışlık bir eksiklik vardı bu işte. Ben iyi anlatmıştım anlatmasına fakat, o işçinin uykusunu iyice kaçırmıştım ama ben huzur içinde uyumaya gidiyordum. İşçiyle farklı konumdaydık. Ben neşeliydim o huzursuz. Ben uyumaya gidiyordu o, uykusuzluğa. Ben rahatlamıştım, onun rahatı kaçmıştı. Ters düşmüştük işçiye. Korkunç ağırlık kapladı içimi. Biraz önceki neşemden eser bile kalmamıştı.
Sonra uzun uzun düşündüm. Ben bir öğrenci örgütündeydim ve bir daha o işçiyi göremeyecektim. Öte yandan “oh” deyip rahatlamak söz konusu olamazdı. Çünkü, “görev bitti” olamazdı. Bir görev bittiği anda bir başkası ve daha önemlisi başlıyordu. Benim içinde bulunduğun örgüt ve ilişkiler ise soruna çözüm getirecek konumda değildi. Neşemin kaçması doğruydu.

Olaylı Yıllar ve Gençlik, Harun Karadeniz (Sayfa 162 - Literatür Yayınları)Olaylı Yıllar ve Gençlik, Harun Karadeniz (Sayfa 162 - Literatür Yayınları)
Ayça, bir alıntı ekledi.
 8 saat önce

Bildiğin gibi şibumi,sıradan,olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır.Şöyle düşün:O kadar doğru bir söz ki söylenmesine gerek yok.O kadar dokunaklı olay ki güzel olmasına gerek yok.O kadar gerçek ki sahici olmasına gerek yok.Şibumi demek,bilgiden çok anlayış demek.İfade dolu bir sessizlik demek.Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllülük demek.Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder.Buna sabi denir.Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir.

Şibumi, Nicholas Seare - Trevanian (Sayfa 84)Şibumi, Nicholas Seare - Trevanian (Sayfa 84)
CEM AKDAG, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

DALKAVUK

Bir kimsenin üstünlüğünü benimserken insanın kendinden de bir şeyler ortaya koyması genellikle en iyi yoldur.
Söz gelişi , o kimsenin bir düşüncesine mi katılacaksınız , küçük bir noktada görüş ayrılığına katılın; önerisini mi kabul edeceksiniz , bir koşulla kabul edin; öğüdünü mü doğru buldunuz , bir neden daha sürün ileri.
Övgü sözlerini çok kullanmaktan kaçınmak gerekir, çünkü insanın başka yönlerden değeri ne olursa olsun , onu çekemeyenler, bütün değerlerini hiçe sayarak, dalkavuk damgası vuruverirler.

Denemeler, Francis BaconDenemeler, Francis Bacon
bhmflzf ( Mehmet ), Kötü Çocuk Türk'ü inceledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · 10 günde

Nurdan Gürbilek bilinmeyen toplumsalcı yazarlarımızdan. Peki bu muhteşem kadın ne yazıyor diye baktığımızda 80'li yıllarla beraber değişen Türk toplumuna ayna tutuyor. Genelde dışlanmışlık, ezilmişlik, mağdurluk ve incinmişlik konularına değiniyor.
Kitabımıza gelirsek herhalde önce isminden başlamak gerektiğini ve okurun önce buna takılacağını varsaydığı için kitabın önsözünde buna değinmiş yazar:


"Şöyle sorulardan yola çıktım bu kitapta: Uzun yıllar kahramanlarını mağdur ama masum, çileli ama onurlu figürlerden seçen, kendini boynu büküklüğe, yetimliğe ve tutunamayanlara yakın hissetmiş bu toplum bugün neden hınca kilitlenmiş delikanlı tiplerine ilgi duyuyor? Popüler imgelemde önemli bir yeri olan "kurtarıcı çocuk" ya da "adalet dağıtan yetim" imgesi neden tam da toplumun gerçek yetimleri, sokak çocukları ortaya çıktığı an önemini yitirdi? Uzun yıllar "acıların çocuğu"na malzeme sağlayan, yaralı ama gururlu, örselenmiş ama erdemli, incinmiş ama haysiyetli çocuk yüzü bugün neden yerini tehlikeli, yıkıcı, suçlu bir çocuk yüzüne bıraktı? Yalnızca popüler kültürün değil, yalnızca karikatürün ya da şiirin de değil, eleştirel kuramın da bugün kötülüğe, tekinsizliğe, habasete yönelmesi, oradan medet umması neden? Diğer yandan şu da var: Bugünün seyirlik dünyası neden yalnızca göz kamaştıran ışıltılı nesneleri değil, aynı zamanda ölümü ve dehşeti, kötülüğü ve suçu, sakil ve tekinsiz olanı da seyirlik kılıyor? Gazete ve televizyonlarda neden hep bir aşırılık, bir facia, bir skandal olursa temsil ediliyor ölüm? Ama başka sorular da vardı. Örneğin, Türk edebiyatının kötü kahramanları, yetimliği çoktan geride bırakmış asi evladan okurda neden çoğu zaman bir çeviri duygusu uyandırıyor? Bize neden kitaptan kapma fikir ve özlemlere mahkûm, gecikmiş azaplar ve ödünç alınmış arzularla davranan iğreti tipler olarak görünüyor? Bünyemize aykırı mı bu tipler? Böyle bize özgü bir bünye, bir "orijinal Türk ruhu" mu var? O ruhun ihtiyaçlarına bağlı kaldığımızda neden -yalnızca kahramanların da değil, okur yazar herkesinyansı züppe, öteki yarısı taşralı olarak görünmeye mahkûm? En azından edebiyatta bu ikilikleri; taşralızüppe, sahici-taklit, yerli-yabancı karşıtlıklarını aşmanın, bütün bu kültürel içeriğe belli bir mesafeden, bu ikilikleri yeniden üretmeyecek bir açıdan bakmanın yolu var mı? Birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşündüğüm, okurun da sonunda birbirine bağlayacağını umduğum bütün bu sorulan kuşkusuz yalnızca Türkiye'ye bakarak cevaplamak mümkün değil. Ama yeryüzündeki kültürel eğilimlerin bu ülkede hangi basınçlarla nasıl şekil değiştirdiği, zamanla bir reflekse dönüşen hangi tepkilere neden olduğu, nihayet yerel içeriklerle birleşip kültürel imgelerin içinde nasıl bir hayat sürdüğü de bir o kadar önemli. "Acıların Çocuğu", "Azgelişmiş Babalar", "Kötü Çocuk Türk" ve "Orijinal Türk Ruhu" adlı yazılar, bu alaturkalık yazgısını eleştirel bir mesafeden, yadırgamanın sağladığı imkânlarla da bir kültürel problem olarak tanımlama çabasının sonucunda ortaya çıktı. Popüler kültürün çoğu zaman rahatça içine yerleştiği, dahası bir sektöre dönüştürdüğü, ama bence yalnızca popüler kültürü değil, aynı zamanda popüler olsun olmasın edebiyatı da yakından ilgilendiren bu ruhsal-kültürel malzemeyi çözümlemeye çalışıyor bu yazılar. Türk kültüründe modem açmazların sonucunda ortaya çıkmış, bu açmazlarla başetmek üzere üretilmiş olmalarına rağmen çoğu zaman onları yeniden üretmeye yarayan kültürel figürlere, hiçbirimizin yabancısı olmadığı çileli kahramanlara, yabancı isteklerin esiri olmuş züppelere, kudretsiz babalara, yetim oğlanlara, nihayet kötü çocuklara yakından bakmayı deniyor."

Hala okuyorsanız daha ne anlatacaksın yazar herşeyi söylemiş diye soruyorsunuzdur bana herhalde. :):) Çok uzatmayacağım iki konuya değinip bitireceğim.:):) Söz

Yazarın ilk yazısı Orhan Gencebay ile başlayıp İbrahim Tatlıses ile devam ediyor.Nasıl yani? 80'li yıllarla beraber yeşeren arabesk kültürünün iki ikonu. Birincisi acılara bir kabullenişi,yenilgiyi başlangıçta bir kanıksama gösterir. Dağıtılmış olan payına razı olan ne kadar haksızlığa uğrasada abilerine saygı gösteren mütevazi profil. Peki ikincisine baktığımızda bir isyan bir reddedişle karşılaşıyoruz. Dağıtılmış olan payına razı gelmeyen küçük kardeş profili. Türkiye Cumhuriyeti'nin geçirdiği kültürel süreci çok güzel ifade eden iki aktör.Burada yanlış veya doğru yok sadece toplumun aynı şekilde evrildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu iki ikon hala yaşıyor ve hangi çizgide olduklarını size bırakıyorum.

Ikinci değinmek istediğim konu çocuklar. 90 öncesi nesil az çok hatırlar Kemallettin Tuğcu'nun romanlarından esinlenilerek yapılan filmlerden geçilmezdi televizyon. Peki ama neydi bu filmlerdeki maharet. Öncelikle filmleri bi anımsayalım: mutlu iki çocuklu bir aile. Bir lekilde baba hapse girer ya da başına bir şey gelir, anne hastalanır ( genelde kanser ve verem). Ailenin iki çocuğundan erkek olan (kız olma ihtimali çok düşüktür) kız kardeşini korur, okula yollar...vs. Çocukların başına akılalmaz olaylar gelir lakin hep ayakta ve saf kalırlar. Sonrası malum erkek çocuk para kazanır babasını hapisten kurtarır, annesini hastaneden çıkarır...vs. Hiçkimsede 10 yaşındaki çocuk nasıl yapar diye sormaz. Önemli olan çocuğun temiz ve saf kalmış olması seyirci kendini çocukta bulur. Bende temiz kaldım kirlenmedim diye tekrarlar içinden mutlulukla. 80'li yılların ortalarında sokak çocukları kavramı çıktı. Raslantıda bu ya. İnsanlar o filmlerde izledikleri çocuklara hiç benzemiyorlardı. Sigara içen, yapıştırıcı koklayan,evsiz, pis kokan,kapkara çocuklar...Kurgulanan çocuklara besledikleri merhametin birazını bile göstermediler bu gerçek olan çocuklara. Bu çocuklar insanların algılarını alaşağı etti bi nevi. Hani televizyondaki çocuklar,mutluluk...hiçbirinden eser yoktu. İnsanlar hiçbir zaman çocuk kalamayacaklarını ve sürekli herşeyde iyi veya kötü olması gerekmez, yaşam ve ölüm arasındaki süreçte, kirleneceğini yavaştan farketti.

Kitapla kalın.

Ayşe Y., Fuji - Yama'yı inceledi.
 15 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

(Bu inceleme kitabın içeriğine dair bilgi içerir!)

FUJİYAMA'DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı "Fujiyama" adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen "Fujiyama", ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı "Sokrat’ı Anma Gecesi"dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep "Sokrat’ı Anma Gecesi" için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Ayşe Ablanın ölümünü zerre kadar umursamazlar. Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı yaşlı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan  eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Hatice, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okuyor

Başbakan R. Tayyip Erdoğan, 28 Mayıs 2013 tarihli grup konuşmasında bu Necip Fazıl’dan şöyle söz etmiştir: “Nesillere istikamet çizmekle geçen ömründe sadece teoriyle meşgul olmamış, eğilmeden bükülmeden hayatını da bir miras olarak bize devretti.Necip Fazıl’ın “nesillere istikamet çizdiği ” doğru, ama bu istikametin iyi bir istikamet olduğu çok şüpheli.Necip Fazıl’ın “eğilmeden bükülmeden'” bir hayat sürdüğü ise hiç de doğru değil. Sadece Menderes önünde defalarca eğilip büküldüğünün belgelerini biraz önce gördünüz.

Necip Fazıl ,25 Mayıs 1980’de Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Sultanü’ş Şuara” (Şairler Sultanı) ilan edilmiştir.
Bu haberi kendisine ulaştıranlara, “Unvanı boş verin, para var mı para! ” demiştir.

El- Cevap, Sinan Meydan (Sayfa 161)El- Cevap, Sinan Meydan (Sayfa 161)
Eray Erdoğan, Huzursuzluk'u inceledi.
Dün 03:59 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Zülfü Livaneli’nin okuduğum ikinci kitabı ve gerçekten bu yazarı neden bu kadar çok sevdiklerini çok iyi anlıyorum. Çok derin hikayeler yazıyor ve okuyucunun yüreğine dokunuyor yazdıkları adeta, yaptığı tespitler ve eleştirmeler de her zaman çok yerinde. Bu kitabında da Ortadoğu’da olan zulmü, ziyanlığı, savaşdan çokça etkilenen sivil halkı; küçük çocukları, kadınları anlatıyor bize. Okudukça içimi bir üzüntü ve huzursuzluk kapladı resmen, maalesef ki yazdıklarının her biri doğru olması da daha fazla üzüyor. Söyleyecek söz çok ama gerçekten bu sözler, o perişanlığı, zulmü yaşayanlara hiçbir fayda sağlamıyor bu yüzden icraat gösterilmedikçe konuşulması da anlamsız geliyor. Çok iyi bir yazarın elinden çıkmış çok iyi bir kitap, hikaye yürek burkuyor ve sizi çok fazla etkiliyor. Herkese tavsiye ediyorum.

HeRZe, bir alıntı ekledi.
Dün 02:27 · 8/10 puan

Uğurladık bir sabah seni
Söz vermiştin geri döneceğine
Anladık bakınca aldandığımızı
Gerilerde küçük
Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine...

Sonrası Kalır 1, Edip Cansever (Sayfa 547)Sonrası Kalır 1, Edip Cansever (Sayfa 547)