onur deveci, bir alıntı ekledi.
19 May 20:55 · Kitabı okuyor

" 'Röngenci olmak şair olmaktan daha mı iyi sizce?'
'Ah evet' Mesleki bir coşkuyla konuştu: 'Ne de olsa hayat kurtarıyoruz öyle değil mi?'
'Ne için?'
'Ne demek istiyorsunuz, ne için?'
'Hayat kurtarmaktaki amacınız ne? İnsanların ne için yaşamasını istiyorsunuz?'
'Bu' dedi kadın resmi bir tavırla: 'Benim sorunum değil. Eğitimim sırasında bundan bahsedilmedi..."

Doktor Hastalandı, Anthony BurgessDoktor Hastalandı, Anthony Burgess

Oğuzcum Atay Üzerine...
Aslında uzun zaman -bu hesabımdan- Oğuzcum Atay'dan bahsetmeyecektim. Bugün Oğuz'un iletisinde ( #27168183 ) adımı görmeseydim, yine de bunu paylaşmayacaktım. Ama evdeki hesap çarşıya uymaz dedikleri şey bir gerçektir. Bunun üzerine ben de daha önce Oğuzcum Atay ile ilgili yazmış olduğum bu yazıyı tekrar paylaşmak istedim. Keyifli okumalar...



Eskiden bana sorulduğunda, “En sevdiğin yazar kim?” diye, verecek bir cevabım olmazdı. Kimseye söyleme cesaretim yoktu ama neredeyse hiçbir yazarı tanımazdım... Ama artık O var.

O, her zaman farklıydı. Sene 70’li yıllardı. Her yazar, toplumsal konulara eğilmişti.. Yapılmaya çalışılan darbeler, devrimler, köyden kente yapılan göçler, öğrenci olayları vs.. Yazarların konusu bunlardı. O, döneminin aksine bireye, yalnızlığına ve bireyin toplumdan dışlanmasına, topluma tutunamamasına yöneldi. Tutunamayanları anlattı. O, akranlarının arasındaydı. Onlarla birlikte sohbetlerdeydi. O da devrimciydi. Solcuydu. Arkadaşlarıyla birlikte bu tarz yayın yapan dergi çıkardığını öğrendiğimde şaşırmıştım. Ayrıca kendisine olan hayranlığım da artmıştı. Solcu ve ya devrimci olmasından değil, onlar gibi olmasına rağmen onlardan farklı olmasından dolayı daha çok sevmiştim. Farkını ortaya koymuştu yine... Akranları, sanki “Toplumu düzeltelim, şimdiki önemli konumuz bu!” dedikçe o, sanki onlardan farklı olarak geleceği görmüş, bireyin yalnızlığını sezmiş ve bunları işlenmişti.. Hani vardır ya, döneminin ötesinde yaşayan isimler, işte o bu isimlerdendi. Bu farkı, ona çok büyük bir dezavantaj olarak dönecekti. Okunmamak!..

Evet, günümüzde popüler kültürün neredeyse kurbanı olacak bu güzide isim, kendi döneminde okunmuyordu. Şimdi neredeyse yüzlerce kez basılmış kitapları, milyonlarca sayıyı bulmasına rağmen, kendi döneminde ikinci baskıyı bile görememişti. İnsanlar, o zamanlar bireyci değildi. Toplumcuydular. Toplumsal konuların arkasındaydılar. Okunmuyordu ama o yazmaktan da vazgeçmiyordu. Sene 70 olduğunda, yazdığı ilk eserini yarışmaya yolladı. Kaybedeceğini umarak... Ama Onu şaşırtan olay yaşandı. Kazanmayacağını sandığı romanı, yarışmadan birincilikle dönmüştü. Ama bu, kitabın yayınlanması için yeterli olmamıştı. Kitap 734 sayfaydı ve bu rakam, dönemi için aşırı yüksekti. Çalmadığı kapı kalmamıştı. Her yerden ret cevabını aldı. Ama yılmamıştı. Son yayın evinden de ret cevabını alınca, ümidi tükenmek üzereydi. Ve bir telefon! Kitabı yayımlanmak isteniyordu. Cesur bir yayıncı, nihayet elini taşın altına koymayı başarmıştı. Belki de bugün kendisiyle tanışmamız, ismini duymuş olmamız bu cesur yayıncı, bu cesur yayınevi sayesindedir. Yalnız bir sorun var! Kitap tek cilt basılamazmış, kimse okumazmış. Ohh! Derin bir nefes alabiliriz. İki cilt de olsa, kitap yayınlanmıştı ya... Gerisi hikayeydi.

Ve ikinci kitap! Aman yarabbi, bu nasıl bir beyin ki, daha ilk kitabın yazımı yeni bitmişken ikincisine başlıyor. Belli ki temelleri ilk kitabın yarısında atılmış. Bu öyle bir kitap ki, her kefeye sığar. Her tür altında incelenmesi mümkündür. Roman dersen roman, biyografi dersen biyografi, deneme dersen deneme... Ne istersen onu de... Hikmet! Ah Hikmet! Nasıl bir karaktersin sen? Nasıl bir zekanın ürünüsün? Söyler misin? Hikmet, bizden biri. Ama bizim dışımızda. Bize benziyor ama değil. Toplumdan dışlanmış basit bir karakter, ama yazarın da kendisi! Aynı anda, muzdarip ruhların hamisi, yol göstericisi... Sırdaş, arkadaş, candaş.. Ve en sevgilisi, onun Bilgesi.. Yazarın sevdiceği, Seydisi... Romanın bilgili, alim kişisi.. Sevgili Bilge’si... Şimdi romanı üç aşamada değerlendirme vakti. Bir; toplumdan soyutlanmış bir karakter olan Hikmet’in hikayesi. İki; yazarın kendi hikayesi. Üç; mustarip ruhların kutsal kitabı... Hikmet, üç ayrı kişi. Basit roman karakteri, yazarın kendi hali ve Tutunamayanların Peygamberi... İsa’sı.. Kitabı nasıl kurgulamışsa (sanırım üst kurgu deniliyordu bu olaya) karakteri İsa ile birleştirmiş.. Son yemeğini yediriyor tıpkı onun gibi.. Tıpkı Tutunamayanlar’da Selim gibi.. Hepsi birer İsa, hepsi birer havari... Hepsi birer kurtarıcı Mesih... Yol gösterici... Olayı abarttığımı düşünebilirsiniz ama doğru pencereden baktığınızda göreceksiniz ki, bu karakterler bir yönüyle Tutunamayanların efendisi...

Ve diğer eserler, Oyunlarla Yaşayanlar, Korkuyu Beklerken, Eylembilim... Her biri bambaşka bir evren, bambaşka bir şaheser.. Ve tabii ki Mustafa İnan.. Unutmamak gerek.. Her telden çalabildiğini gösteriyor adeta bize.. Roman de roman, hikaye de hikaye, tiyatro de tiyatro, biyografi de biyografi... Kalemi hepsinin altından kalkabilecek kadar güçlü...

70’li yıllarda Türkiye’de bu tarz konu kimsede yokken, Avrupa bu konuları hatim etmişti. Şansını orada denemek istedi. Belki onu okumayan milleti dışında okur başka bir yazarın milleti.. Ama diğer milletler yazarlarına sadık kaldılar. Bizde var ondan deyip, oradan da geri postaladılar. Tutunamadı garibim. Kimse onu okumadı. “Beni de okuyun” dedi yalvarır gibi... Baktı ki, olacak gibi değil isteyerek, “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” dedi hesap sorar gibi... Ama hala bir yanı buruk.. Oyununu da kimse istemedi, tıpkı oyundaki karakteri Coşkun gibi.. Aydınları eleştirdi, okuru eleştirdi. Toplumu eleştirdi, kendisini eleştirdi. Aykırıydı, farklıydı. Kalemi güçlüydü. Kuvvetliydi. Daha yazacağı çok roman vardı. Ama olmadı. Tümörü izin vermedi. Hayatta yaşadığı engeller yetmezmiş gibi bir de tümör çıkmıştı. “Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu yüzden beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor.” dedi. Ama kimse dinlemedi. Tutunamadı, tutunmadı. Belki de başta kendisi tutunmak istemedi. Ama sonra isteyince de olmadı. Kimse tutmadı. Varlığını bilmedi.

Ve 1976, ağır bir şekilde hastalandı. Hastaneye kaldırıldı. Sonra 77... Biraz toparlanır gibi oldu. Dışarı çıktı yine hastalandı. En son kendi ülkesine tekrar yollandı. Aralık ayındaydı.. Arkadaşlarıyla evde oturuyordu. Banyoya gitti sonra.. Uzun süre ses Çıkmadı. Sonrasında bir gümbürtü... Arkadaşları telaşla kapıyı vurdular. “Oğuz! Oğuz! İyi misin?” İçeriden bir ses geldi. “MERAK ETMEYİN ÖLMEDİM DAHA!” Bu sözler, Oğuz Atay’ın son sözleri oldu. İkinci kapıyı vuruşlarında ses seda yoktu. O, artık yoktu!... Tutunamayanların Mesih’i göçmüştü artık...

Sene 1984! Oğuz Mesih, Tutunamayanlar tarafından sahiplendi. Oyunlarla Yaşayanlar, Devlet Tiyatrosu tarafından (defalarca) oynandı. Artık ismini bilmeyen kalmadı. Yaşamımda ikinci baskıyı görmeyen kitapları, baskı üstüne baskı yaptı. Okundukça okundu. Her okuyan, “Nasıl oldu da bu kadar geç farkına vardık!?” diye hayıflandı. Ama olan olmuş, iş işten çoktan geçmişti. Ülkemiz sanatçı ve düşünürlerin bahtsız kaderi, bu sefer (bir kez daha) onunla tekerrür etti. Yaşarken onun kıymetini bilmeyen biz okurlarına “Beni okuyun!” diye rica eden bu güzide dostu, mümkün olduğunca okuyun ve arkadaşlarınıza da okutun...

Yaşarken diyordun ya Oğuzcum; “Ben buradayım sevgili okurum. Sen neredesin acaba?” diye... Biraz geç kalmış bir karşılık olacak (kader işte..) ama, ben de diyorum ki, “Ben buradayım sevgili yazarım. Sen neredesin acaba?”

Sahi, sen şimdi neredesin Oğuzcum Atay!..

Beyza ŞİMŞEKLİ, bir alıntı ekledi.
04 Şub 12:56 · Kitabı okudu · 6/10 puan

"Televizyonda bir sürü saçmalık seyretmekten başka yapacak daha iyi şeylerim var."

Doktor Hastalandı, Anthony Burgess (Sayfa 241 - Türkiye iş bankası)Doktor Hastalandı, Anthony Burgess (Sayfa 241 - Türkiye iş bankası)
Beyza ŞİMŞEKLİ, bir alıntı ekledi.
04 Şub 12:55 · Kitabı okudu · 6/10 puan

"Suçluluk duygusu iyileşmeyi geciktirir."

Doktor Hastalandı, Anthony Burgess (Sayfa 239 - Türkiye iş bankası)Doktor Hastalandı, Anthony Burgess (Sayfa 239 - Türkiye iş bankası)
Beyza ŞİMŞEKLİ, bir alıntı ekledi.
02 Şub 22:09 · Kitabı okudu · 6/10 puan

Bunu yapmalarına izin vermeyin, dedi Charlie. "Eğer henüz çatlak değilseniz de sizi çatlak yaparlar. Sonra sizi bir yerlere kapatırlar, çıkamazsınız ve her şeyin sizin değil, onların suçu olduğuna kimseyi ikna edemezsiniz. Sizin beyniniz, sizin malınız. Kurcalamalarını istemezsiniz."

Doktor Hastalandı, Anthony Burgess (Sayfa 8)Doktor Hastalandı, Anthony Burgess (Sayfa 8)

Özdemir Asaf
Özdemir Asaf, (Halit Özdemir Arun) Yalnızlık ve Aşk şiirleriyle tanınan r'leri telaffuz edemeyen naif, değerli şairimizi ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Nurlar içinde uyusun. https://melisababy.blogspot.com.tr

‘' Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur.'’

Özdemir Asaf'ın en sevdiğim şiirini ve hikayesini de paylaşmak isterim. ~LAVİNİA~

Özdemir Asaf'ın sırılsıklam aşık olduğu platonik aşkı Mevhibe Beyat'a yazdığı muhteşem şiirdir aslında Lavinia.

Her biri birbirinden değerli sayısız hikayeyi de okuyalım.

Lavinia ! Ölüm Çiçeği! Titus'un bahtsız kızı ! Özdemir ASAF'ın biricik platonik aşkı!
Ölüm Çiçeğidir aslında Lavinia.Bir kadın ismi değildir ne şarkıdaki gibi ne şiirdeki gibi. Muhteşem zarif bir çiçektir nam-ı diğer ölüm çiçeğidir.

Bir diğer anlamı da "Hayalimdeki muhteşem sevgili"dir.
Özdemir Asaf, üniversitede öğrenciyken platonik aşkına yazar bu şiiri. Ardından açılan bir yarışmaya gönderir ve kazanır. Bir rivayete göre kazandığı yarışmada şiiri okurken kız da salondadır ama Asaf şiiri okurken salonu terk eder. Kırılan şairimiz kıza duygularını asla açmaz.

Korkunç bir sezgi gücü vardı Mevhibe’nin. Yüzünüze bakar bakmaz, sizi tanır, anlar, ruhunuzun en derin köşelerine kadar kavrardı. Küçücük bir bakıştan, mimikten, jestten tüm karakter haritanızı çıkarabilirdi. Özdemir Asaf bu yüzden bir keresinde ona “Öldürmekten daha beter anlıyorsun
insanı” demişti. Çok keskin gözleri vardı.” Güzelliğini hiç önemsemezdi. Zaten insan sıcaklığı, insanlara anlayarak yaklaşması ve sezgisi, güzelliğinin üstündeydi.”diyor Mevhibe Beyat'ın en yakın dostu Melda Kaptan.

~Lavinia~
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim.
Ama gitme Lavinia.
Adını gizleyeceğim,
Sen de bilme Lavinia.

https://www.youtube.com/watch?v=dPXRrVrF2TY
kendi sesinden...

https://www.youtube.com/watch?v=h4__InbzMK4
~Feridun Düzağaç~ bestesi ve yorumu ile...

Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan Haldun Taner, Özdemir Asaf'ı şöyle tanımlıyor; "O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri bakışından, duruşundan, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. Onun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. nezaket Özdemir'in takısı değil özüydü.

Şairin oğlu Gün Arun anlatıyor: “Bana öyle geliyor ki babam şair olduğu için farklı değildi. Farklı olduğu için öylesine şiirler, epigramlar, yazılar yazmış ve alışılmadık bir baba olmuştu herhalde. Duygusal yerine duygu dolu, düşünceli, anlamlı demek daha doğru olacak. Şimdi geriye baktığımda karmaşık değil; dolu ve zengin bir ruh, düşünceyle beslenen, açık görüşlü, bilge bir adam görüyorum. Tabii ki başarısızlıkları, kırgınlıkları, üzüntüleri de vardı mutlaka.

Kızı Seda Arun anlatıyor devamında;1980 yılının Aralık ayında babam hastalandı, doktor yaptığı ilk tetkiklerden sonra hastaneye yatmasını istedi ama hastalığının tedavisi mümkün değildi. Bunu herkes biliyor ama babam bilmiyordu. Yaşayacağı zaman çok kısaydı ve yapılması gereken her şey yapılmıştı, o nedenle eve götürmemizi söyledi doktor. O gün, o sağlıksız haliyle bile “Bizim duraktan tanıdık bir taksici çağırın, pisi pisine bir trafik kazasında ölmeyeyim.” dedi. Bu şakasını yıllar önce şiir olarak yazmıştı zaten; “Ölüm Allah’ın emri / trafik olmasaydı”. O gün Bebek’teki evine sağ salim vardı ama zamanı çok kısaydı.

Röntgenlerin korunduğu sarı kağıda hastanede yazdığı son şiir isimsizdir.

Hastanede veya hapishanede

Hayatını yazma!

Sonunu bir merak eden çıkabilir

Hastanede her gece insan

Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir

Hapishanede ise her sabah.

28 Ocak 1981’de 58 yaşındayken İstanbul’da hayata veda etti. Mezarı Rumelihisarı Mezarlığı’ndadır.

Fatma gül, Doktor Hastalandı'ı inceledi.
20 Oca 06:56 · Kitabı okuyor · Beğendi · 8/10 puan

''Senin değişmenin doğru bir şey olacağını düşünmüyorum. Sen bir çeşit makinesin ve dünyanın makinelere ihtiyacı var.Sen bir röntgen makinesi gibisin,ya da sızlandığın şu elektroensefalografi cihazlarından biri gibi. Bir faydan var. Ama benim bir makineye ihtiyacım yok.Hiç olmazsa birlikte yaşamak ve birlikte yatağa girmek için.''

eren bağlar, bir alıntı ekledi.
16 Oca 22:07 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Orchard Sokağı 'nda grev pek hoşa giden şey değildi. Bu, annenin daha çok çalışması, daha daha büyük kazanlar dolusu çamaşır yıkaması, Fainy 'yle kız kardeşi Milly 'nin okuldan eve dönünce yardım etmek zorunda kalmaları demekti. Sonunda bir gün anne hastalandı, ütüye başlamak yerine yatağa yatması gerekti, beyaz, buruşuk yüzü yastıktan daha beyaz, çamaşır sularından çatlak çatlak elleri çenesinin altında kenetlenmiş uzandı. Doktor geldi, bölge hemşiresi geldi, üç oda da doktor, hemşire, ilaç kokusuyla doldu, Fainy 'yle Milly 'nin oturmak için bulabildiği tek yer merdivenler oldu. Orada, birlikte sessizce oturup ağladılar. Sonra annenin yastıktaki yüzü buruşturulmuş mendil gibi küçülüp çiziklerle dolu ak bir şeye dönüştü, öldü, deyip götürdüler.

ABD / 42. Enlem (1.kitap), John Dos Passos (Sayfa 10)ABD / 42. Enlem (1.kitap), John Dos Passos (Sayfa 10)
Burak, bir alıntı ekledi.
 12 Oca 09:57 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir keresinde, geleceğe inancın yitirilişiyle bu tehlikeli pes ediş arasındaki yakın ilişkiye dair dramatik bir olaya tanık oldum. Oldukça ünlü bir besteci ve libretto yazan olan kıdemli blok muhafızımız F, bir gün bana şunları söyledi:

“Sana bir şey anlatmak istiyorum, Doktor. Garip bir rüya gördüm. Rüyamda bir ses, bir şey isteyebileceğimi, bilmek istediğim şeyi söylememin yeterli olduğunu, ne sorarsam sorayım yanıt verebileceğini söyledi. Ne sordum dersin? Savaşın benim için ne zaman biteceğini sordum. Ne dediğimi anlıyorsun: Benim için! Kampımızın
ne zaman özgürlüğe kavuşacağını, acılarımızın ne zaman biteceğini bilmek istemedim.”

“Peki bu rüyayı ne zaman gördün?” diye sordum.

“1945 Şubatı’nda,” diye' yanıtladı. Rüyayı anlattığında Mart
başlarıydı.

“Rüyandaki ses ne dedi?”

“30 Mart," diye fısıldan saklamak istercesine.

F., bu rüyayı bana arattığında hâlâ umut doluydu ve rüyadaki
sesin doğru çıkacağına inanıyordu. Ama vaat edilen gün yaklaştıkça,
kampa ulaşan savaş haberleri, o gün özgür olmamızın
pek de olası olmadığını gösteriyordu. 29 Mart günü F., ansızın
hastalandı ve ateşi çok yükseldi. Kehanetinin, savaşın ve acılarının
kendisi için biteceğini söylediği 30 Mart günü hezeyana girdi ve
bilincini yitirdi. 31 Mart günü ölmüştü. Dışarıdan bakıldığında
ölüm nedeni tifüstü.

Bir insanın ruhsal durumuyla -cesareti ve umudu ya da bunların
bulunmayışı- vücudunun bağışıklık durumu arasında ne
kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler, umut ve cesaretin birdenbire
yitirilmesinin öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır.
Arkadaşımın ölümünün nihai nedeni, beklediği özgürlüğün
gelmemesi ve ağır bir hayâl kırıklığı yaşamasıydı. Bu, vücudunun
uykuda olan tifüs salgınına karşı direncini birdenbire düşürmüştü.
Geleceğe olan inancı ve yaşama istemi felce uğramış
ve bedeni hastalığa yenik düşmüştü; böylece rüyasındaki ses
haklı çıkmıştı.

İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl (Sayfa 91)İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl (Sayfa 91)