• Mü’minun suresi 14. ayette şöyle buyrulmuş:

    “Sonra o damlacığı, asılıp tutunana dönüştürdük. Sonra asılıp tutunanı bir çiğnemlik et haline getirdik.”

    Kur’an, anne rahminde, “asılıp tutunma” (alaka) aşamasından sonra, “bir çiğnemlik et” (mudga) aşamasını da geçirdiğimizi söyleyerek bir mucize daha sergilemektedir.

    Gerçekten de anne rahmindeki embriyo hem ufaklığından, hem de kemiklerin daha ileride oluşacak olmasından ötürü bir çiğnemlik et görünümündedir.

    Ayrıca ilginçtir ki embriyo, anne karnında geçirdiği belli bir dönemde üzerinde diş izleri varmış gibi bir şekle sahiptir. Bu Sebepten Kur’an’ın "bir çiğnemlik et" tabiri tam yerinde mucizevî bir ifadedir.

    "Bir çiğnemlik et" tabiri Hac Suresi 5. ayette "kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et parçasından" yaratıldığımız söylenerek geçmektedir. Gerçekten de bu aşamada embriyo gözle görülecek kadar belli, detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğundan, "kısmen belli, kısmen belirsiz" tabiriyle uyum içindedir. İnsanın baş, gövde, ayak, iç organlar gibi ayrı vücut bölümlerinden bir kısmı belli olmaya başladığı, bir kısmı ise belli olmadığı için de bu aşama için “kısmen belirli, kısmen belirsiz” tabirinin geçmesi çok uygundur.

    Prof. Dr. Keith L. Moore Kur’an'da "bir çiğnemlik et" diye bahsedilen dönem hakkında şunları söylemektedir:

    "Söz konusu ayetlerin ne demek istediğini, bu dönemdeki embriyoyu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. Çünkü embriyo 28 günlükken üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar görünüş olarak aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun plastikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi bıraktık.

    Ortaya çıkan manzara, incelediğimiz aşamadaki embriyoya olağanüstü derecede benziyor ve Kur’an'ın insan embriyosundan neden bir çiğnemlik et olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu."

    Günü Gelince Bir Çiğnemlik Et

    Ey insan, o çok cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir? O ki seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve uyumlu hale soktu. Dilediği bir biçimde seni oluşturdu. (İnfitar: 6-7-8)

    Tek bir hücre bölüne bölüne ayrı organları, farklı dokuları oluşturmaktadır. Yaratılışın bir aşamasında bir çiğnemlik et kadar olan varlığımız, günü gelince tüm organlarıyla, kaslarıyla, iskeletiyle, beyni, gözleri, kulakları ile insan olacaktır. Bir bu çiğnemlik et aşamasını, bir de vücudumuzdaki organların aldığı son hali düşünelim. Böylece Allah'ın kusursuz yaratışına bir kez daha tanık olabiliriz.

    Gün gelecek bu bir çiğnemlik et, kalp olacaktır. O kalp ki bir günde ortalama 10.000 kez atar. Hem de hiç haberimiz olmadan, biz kalbi attırmak için hiçbir çaba sarf etmeden. Kalbe gelen kirli kan ile temiz kanlar birbirine karışmaz, kanın vücuda gerektiği gibi dağılımı mükemmel bir şekilde gerçekleşir. Kalbin kulakçıkları ve karıncıkları yaratılış harikalarıdır. Atar ve toplardamarlarla kanın organize çalışması sayfalarca yazıya konu olacak mükemmellikte ve kompleksliktedir.

    Gün gelecek bu bir çiğnemlik et karaciğer olacaktır. O karaciğer ki 400'den fazla görevi vardır. Bu minik et parçası, Dünyanın hiçbir laboratuarının beceremeyeceği üretimleri hiç şaşmadan, bizim haberimiz hiç olmadan, bizim için yapar.

    Gün gelip de bu bir çiğnemlik et, vücudumuzu saran kaslar olacaktır. Yemek yemekten koşmaya, yürümeye, oturmaya, gülmeye kadar her hareketimiz kaslarımızın sayesindedir. Kaslar çok karmaşık ve büyük bir koordinasyon ağıyla çalışır. En basit hareket gibi gözüken gülme için bile 17 kasın aynı anda çalışması gereklidir.

    Beynimiz, ellerimiz, ayaklarımız, bağırsaklarımız, böbreklerimiz, solunum sistemimiz, kanımız hepsi başlangıçta bahsettiğimiz bu bir çiğnemlik et aşamasını geçirir. Ondan önce ise ancak mikroskopla gözükebilen bir damla su aşamasını ve diğer aşamaları geçirirler. Sonunda ise ciltlerle ansiklopediye anlatımının sığmayacağı mükemmel vücudumuz yaratılır. Kur’an bizi tüm bunları incelemeye, bu yaratılışlar üzerinde düşünmeye davet etmektedir.
  • Galiyef yoldaş
    ...
    Bana bir simsek çak!
    Attila İlhan


    Ulusal komünizmin fikir babası, Orta Asya'da sosyalist Türk devleti kurmak istemişti; Mirsaid Sultangaliyev ölüm yıldönümünde hayırla anarız.
    Sultangaliyev, öğretmen olan Mir Said Haydar Galiyev'in 12 çocuğundan biri olarak 13 Temmuz 1892 tarihinde, Başkurdistan'ın Sterlitamak şehrinin Kırımsakalı kasabasına bağlı Elimbetova köyünde dünyaya geldi. İlk eğitimini doğduğu köyde alan Sultangaliyev 1907'den itibaren Kazan’da Tatar Pedagoji Enstitüsü’nde eğitimine devam etti. 1912 yazında Moskova'da Yaz Pedagoji kurslarına gitti. Tatar köylerinde öğretmenlik yaptı. Bir süre Ufa'da belediye kütüphanesinde çalışan Sultangaliyev, sonraları Ufa, Kazan, Bakü gibi çeşitli şehirlerde gazetecilik yaptı. Bakü'de Mehmet Emin Resulzade'nin çıkardığı Açık Söz'de çalıştıktan sonra Menşeviklerin yayınladığı Bakü gazetesinde "Müslüman dünyasından haberler" köşesini hazırladı. 1917 Şubat Devrimi sırasında Bakü'deydi. Yine bu dönemde pek çok yabancı eseri Tatar Türkçesine çevirdi. Çeşitli edebi çalışmalara bulundu. Bu edebi çalışmaların pek çoğu zamanın gazetelerinde yayımlandı.

    Şubat Devrimi'nden sonrası
    Şubat Devrimi sonrası 1 Mayıs 1917'de düzenlenen Bütün Rusya Müslümanları Kongresi'ne çağrılan Sultangaliyev kongreden aldığı Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi Sekreterliği görevi sonrası Moskova'ya sonra da Kazan’a geçti. Kazan'da ünlü Tatar Bolşevik Molla Nur Vahidov'un başkanlığındaki Müslüman Sosyalistler Komitesi'ne (MÜSKOM) katıldı. Böylece o döneme kadar Menşeviklerle birlikte yer almış olan Sultangaliyev Bolşevik saflara geçmiş bulunuyordu. Vahidov’un yardımcılığı dahil çeşitli görevler üstlendiği MUSKOM'un programı kısaca şöyleydi:
    Tatar feodalizmi ve Müslüman gericiliğine karşı mücadele
    Müslüman Türk halklarının Rus egemenliğinden kurtarılması
    Ulusal kurtuluş ve sosyalizmin bütün Doğu halklarında zaferinin sağlanması

    Şubat Devrimi'nden sonra Rusya'da kurulan SR Kerenski önderliğindeki Geçici Hükümet ile Tatar-Türk Menşevikler arasında sorunlar çıktı ve Haziran-Temmuz aylarında Tatar-Türk Menşeviklerin Kazan'da düzenlemek istedikleri çeşitli toplantılar yasaklandı. Geçici Hükümet tarafından katılanların cezalandırılacağı açıklanan toplantı ve kongreler şunlardı:
    21 Haziran 1917: Rusya Müslümanları 2. Kongresi
    17 Temmuz 1917: Rusya Müslümanları Askerleri Kurultayı
    18 Temmuz 1917: Rusya Müslüman Din Adamları Kurultayı[5]
    Tatar-Türk Menşevikler arasında büyük hayal kırıklığı yaratan bu yasaklamalara rağmen Rusya Müslümanları 2. Kongresi gecikmeli de olsa Temmuz ayında gerçekleştirildi. 2. Kongre'yi örgütleyenlerden birisi Sultangaliyev'di ve kurultayla ilgili haberleri Kazan Sesi gazetesi için hazırlamakla da görevliydi. Menşeviklerin yasakçı tavırları ve Vahidov'un çabalarıyla 2. Kongre ile birlikte Tatar sosyalistlerinin önderliğini Bolşevikler elde etti ve MUSKOM'un etkinliği ve gücü arttı.

    Sultangaliyev Rus Bolşevikleriyle ilk tartışmasını 2. Kongre'nin akşamı Kazanlı Bolşeviklerin lideri Grassis ile yaşadı. Grassis kongrede Bolşeviklerin üstünlüğü ele geçirmesinden memnundu ancak Vahidov ve Sultangaliyev'i "milliyetçilik yapmak"la ve "enternasyonalizme inanmamak"la suçluyordu. Böylece Kazan'da Rus Bolşeviklerle Sultangaliyev ve Vahidov önderliğindeki Tatar Bolşevikler arasında mücadelenin fitili de ateşlenmiş oldu.
    Ekim Devrimi ve İç Savaş Yılları[değiştir | kaynağı değiştir]
    26 Ekim 1917'de Kazan'da yönetimi Bolşevikler ele geçirdi. Kazan'ı yönetecek 20 kişilik bir REVKOM (Devrim Komitesi) oluşturuldu ve tek Tatar üyesi Vahidov'du. 3 Kasım 1917'de yenilenen Kazan REVKOM'un 14 üyesi arasında Vahidov artık yer almamaktaydı. Birkaç gün sonra ise Kazan'daki Sovyet iktidarı netleşti ve SOVNARKOM (Halk Komiserleri Konseyi) kuruldu. 11 üyeli bu konseyde Vahidov yer almıyordu ancak Sultangaliyev Eğitim Halk Komiseri olarak görev almayı başarmıştı.
    Sultngaliyev'in Bolşeviklerle açık bir toplantıda ilk tartışması ise 22 Şubat 1918'de Ural Sovyetleri 3. Kongresi'nde gerçekleşti. O dönem nüfusunun %65'i Tatar ve Başkırtlardan oluşmaktaydı, ancak yönetimde ağırlıklı olarak Ruslar yer almaktaydı.

    Sultangaliyev bu duruma 3. Kongre'de karşı çıktı ve Tatarların da Lenin'in evrensel ilke olarak belirlediği "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı"na sahip olduğunu öne sürerek bir referandum istedi. Referandum kararı alındı ancak oy kullanma hakkı sadece proletarya temsilcilerine verildi.[8] Sultangaliyev'e göre, Tatar ve Başkırtlar ağırlıklı olarak köylerde yaşadığı için böyle bir referandumu Rusların kazanacağı açıktı. Bunun üzerine Sultangaliyev yaptığı konuşmada "Müslüman Halklar proleter halklardır" diyerek referandumda bütün Tatar ve Başkırtların oy hakkına sahip olması gerektiğini savundu. Diğer delegeler ise "proleter halklar" kavramının Marksizme ve Bolşevik düşünceye uygun olmadığını öne sürerek Sultangaliyev'e karşı çıktı. Sultangaliyev'in ilerleyen süreçte olgunlaştırıp Marksizmi eleştiren bir içerik katacağı "proleter halklar" kavramı ilk kez bu şekilde ifade edilmiştir.

    17 Ocak 1918'de Stalin'in başında bulunduğu NARKOMNATS'a (Milletler Halk Komiserliği) bağlı MÜSKOM (Müslüman Komiserliği) kuruldu ve başkanlığına Vahidov getirildi. Sultangaliyev de MÜSKOM'un Kazan temsilcisi oldu. MÜSKOM'un kuruluş amacı Tatarlar başta olmak üzere Rusya içindeki Türk halklarını Bolşevik Devrime kazanmaktı. Adeta özerk bir parti gibi eyalet ve il örgütleri kurmaya başlayan MÜSKOM kısa sürede yayıldı ve 8 Mart 1918'de Moskova'da Rusya Müslüman Emekçileri Konferansı'nı düzenledi. Konferansta Müslüman Sosyalist-Komünist Partisi isimli bir parti kurulmasına karar verildi. Bu partinin amacı Bolşevik Parti'ye henüz üye olarak kabul edilmemiş Türk Halklarından sosyalistleri örgütlemek ve Bolşevik yapmaktı. Konferansın bir diğer kararı da Müslüman askerlerden oluşan ve Kızıl Ordu'ya bağlı oluşturulacak bir Müslüman Kızıl Ordu kurulmasıydı. Lenin başta olmak üzere pek çok Bolşevik lider, MÜSKOM sayesinde Türk Halkları arasında Bolşevik örgütlenmenin hızla yayıldığını gördü ve MÜSKOM'un çeşitli talepleri kabul edildi:

    Kazan'daki Tatarların tarihsel önem atfettiği Süyüm Bike Minaresi'nin Tatarlara devri
    Petrograd Milli Kütüphanesi'nde bulunan Hz. Osman'a ait Kur'an-ı Kerim'in MÜSKOM'a hediye edilmesi
    Rusların Tataristan'ı işgalinin simgelerinden sayılan ve Rus askeri karargahına dönüştürülmüş tarihsel Ufa Kervansarayı'nın sivil idareye teslimi

    Troçki komutanlığındaki Kızıl Ordu ile Çarlık yanlısı Beyaz Ordu arasındaki İç Savaş'ın kızıştığı bir dönemde MÜSKOM'un bu taleplerinin kabul edilmesi pek çok Menşevik Tatarın Bolşeviklerin yanına geçmesini sağladı. 23 Mart 1918'de NARKOMNATS, Çarlık döneminde ayrı eyaletlerde yaşamış Tatar ve Başkırtların Tatar-Başkır Cumhuriyeti'nde birleştirilmesi kararını verdi. Sultangaliyev bu kararın Rusya'daki bütün Türk halklarının tek bir Turan Cumhuriyeti çatısı altında birleşmesinin ilk adımı olarak görmekteydi. İç Savaşın kızışması nedeniyle bu karar hiçbir zaman fiilayata geçmedi.

    Mayıs 1918'e gelindiğinde Sultangaliyev komutasındaki Müslüman Kızıl Ordu 50 bin kişilik bir kuvvete ulaşmıştı ve Urallar civarında Beyaz Ordu generallerinden Kolçak'a karşı savaşan V. Kızıl Ordu'nun %75'ini oluşturmaktaydı. Aynı dönemde Vahidov MÜSKOM örgütlenmesini Rusya çapında yaygınlaştırmayı başarmış ve Türk Bolşeviklerden oluşan bir çekirdek kurmuştu: Sultangaliyev ve Galimcan İbrahimov (Tataristan), Veli İbrahimov (Kırım), Turar Rıskulov ve İsmail Sadvokasov (Kazakistan), Necmettin Samurski (Dağıstan), Neriman Nerimanov (Azerbaycan), Feyzullah Hocayev ve Ekmel İkramov (Türkistan). Anadolu'dan gelmiş olan Mustafa Suphi de aynı dönemde MÜSKOM yönetimine katıldı ve yayın organı Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya başladı.

    Sultangaliyev 23-31 Mayıs 1918 tarihleri arasında Rusya Müslüman Öğretmenler Kongresi'ni düzenledi ve kongrede Türk halkları arasında Bolşevik kadrolar yetiştirmek için Müslüman Bilim Kurulu isimli bir akademi kurulması kararı alındı. Kazan'da bir Müslüman Üniversitesi, Doğu Müzesi ve Merkez Müslüman Kütüphanesi kurmak için çalışmalar başlatıldı.

    Sultangaliyev, Vahidov ile birlikte 8 Haziran 1918'de Müslüman Kızıl Ordu'ya subay yetiştirmek için Müslüman Subay Akademisi'ni kurdu. 17-23 Haziran 1918 tarihleri arasında Kazan'da Müslüman Komünistleri Birinci Konferansı'nı düzenlediler ve kongrede Müslüman Komünistleri Bolşevik Partisi'nin kuruluş kararı alındı. Rus Komünist (Bolşevik) Partisi'nden özerk olarak çalışacak bu yeni partinin Vahidov başkanlığındaki 11 kişilik Merkez Komitesi içinde Sultangaliyev de yer aldı.

    6 Ağustos 1918'de İç Savaş'ın dönüm noktalarından biri yaşandı ve Sibirya'dan Moskova'ya doğru ilerlemekte olan Kolçak komutasındaki Beyaz Ordu Kazan'ı ele geçirdi. Kazan'da tutunamayan Kızıl Ordu'nun Moskova'ya kadar geri çekilmesi söz konusuydu. Vahidov Kazan'daki çatışmalar sırasında tutuklandı ve 19 Kasım 1918'da kurşuna dizildi. Müslüman Kızıl Ordu'nun komutasını devralan Sultangaliyev Kazan'a bir karşı saldırı gerçekleştirdi ve 10 Eylül'de şehri tekrar ele geçirdi. Böylece Sultangaliyev Beyaz Ordu'nun Moskova'ya yürüyüşünü durdurmuş oluyordu. Kolçak'a karşı savaşan V. ve II. Kızıl Ordu'nun komutanı Frunze, bu zafer üzerine şu açıklamayı yaptı:
    "Siz Türkler ihtilalin en güvenilir askerleri olduğunuzu kanlı mücadele sahalarında ispat ettiniz."

    Frunze, daha sonra Türkiye'ye Sovyet Büyükelçisi olarak gidecek ve o dönemde de Mustafa Kemal Paşa'ya şöyle diyecektir:
    "Beyaz Ordu'ya karşı Türklerle omuz omuza savaştık."

    İç Savaş Sonrası
    İç Savaş sonrası Rusya'daki Bolşevik iktidarın yavaş yavaş tesis edildiği dönemde Sultangaliyev, Vahidov'un bütün görevlerini üstlendi Müslüman Komiseri görevine getirildi. Böylece Sultangaliyev hem İç Savaş'ın tanınmış komutanları arasında yer almış hem de Rusya çapında yetki sahibi tanınmış bir Bolşevik yönetici haline gelmiş oluyordu. 1919'dan itibaren Sultangaliyev Rusya'daki Müslümanların fiili ve resmi önderi konumundaydı. MÜSKOM'un o dönem 26 şehirde şubesi bulunmaktaydı ve Türkçenin 4 ayrı lehçesinde basılan 10 farklı gazete çıkarmaktaydı. Müslüman Kızıl Ordu'nun mevcudu da 200 bini aşmıştı. O dönemde Kızıl Ordu'nun toplam asker sayısı ise 1 milyona ulaşmıştı.

    Ancak Rusya'daki Müslüman Bolşeviklerin özerk örgütlenmesi Stalin'in müdahaleleriyle yavaş yavaş tırpanlanmaya başladı. Sultangaliyev ise özerkliği korumak için Politbüro'ya direnişe geçti ancak süreci engelleyemedi. 19 Ekim 1918'de MÜSKOM'un yerel örgütlerinin Moskova'daki Müslüman Komiserliğine, yani Sultangaliyev'e değil bulundukları bölgelerdeki Bolşevik Parti örgütlerine bağlanması kararı çıktı. Bu kararı değiştirmek isteyen Sultangaliyev 5 Kasım 1918'de 1. Müslüman Komünistleri Kongresi'ni topladı. Kongrede Stalin ile açık bir tartışmaya girişti ancak istediği kararların çıkmasını sağlayamadı. Stalin'in isteği üzerine Kongre, Müslüman Komünist Partisi'ni lağvetme ve en küçük atölye hücresine varana kadar Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi'ne bağlama kararı aldı. MÜSKOM da lağvedildi ve Sultangaliyev'in rütbesi Tatar-Başkırt Komiserliği olarak ilan edildi. Böylece Sultangaliyev Rusya'daki bütün Müslümanların değil sadece Tatar ve Başkırtların lideri konumuna indirilmiş oluyordu.
    18-23 Mart 1919 tarihleri arasında toplanan Bolşevik Parti 8. Kongresi'nde ise Sultangaliyev'in bütün karşı çıkışına rağmen ulusal komünistlerin tümünün kaldırılması kararı alındı. Stalin'in başkanı ve Sultangaliyev'in başkan yardımcısı olduğu Müslüman Örgütleri Merkez Bürosu'nun ismindeki Müslüman kelimesi de çıkarıldı ve büro Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu'na dönüştü. Müslüman örgütlenmenin resmen lağvedilmesi üzerine Sultangaliyev Nisan 1919'da gizli bir örgütlenme başlattı. Bu örgütün ismi net değildir; kaynaklarda Erk Partisi, İttihat ve Terakki Partisi, Türkistan Sosyalistleri Partisi gibi farklı isimler geçer. Sultangaliyev yıllar sonra sorgusunda verdiği ifadede Turan Sosyalist İşçi Köylü Partisi isimli bir parti vasıtasıyla SSCB'den bağımsız Turan Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni kurmak istediklerini söyleyecektir.

    Sultangaliyev, Marksizmi ve Bolşevik düşünceyi eleştiren fikirlerini derli toplu ilk olarak bu dönemde kaleme döktü. Editörlüğünü yaptığı Milletlerin Hayatı isimli dergide Sosyal Devrim ve Doğu makalesini yayınladı. Devrimin o dönem Bolşevik liderlerde hakim olan görüşteki gibi Batıya değil Doğuya doğru yayılmasını savunan bu makalesi büyük tartışma yarattı ve Sultangaliyev'e yönelik "milliyetçi" olduğuna dair eleştiriler Bolşevik Parti yöneticileri tarafından açıkça ifade edilmeye başladı. Nitekim 3 bölüm halinde yayınlamayı planladığı makalesi sansürlendi ve son bölümü dergide yer almadı. Sultangaliyev, benzer görüşleri Aralık 1919'da Lenin'in de izleyici olarak katıldığı Doğu Halkları Komünist Örgütleri Merkez Bürosu II. Kongresi'nde de dile getirdi. Batı işçi sınıfının artık devrimci olmadığı, Bolşevik Devrimin enerjisini ve dikkatine Doğu halklarına yöneltmesi gerektiğini savunduğu konuşması büyük yankı yarattı. Sultangaliyev, Bolşevik liderliğe yönelik bu eleştirel görüşleri nedeniyle yavaş yavaş gözden düşmeye başladı. Nitekim Eylül 1920'de Bakü'de düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı'na katılması engellendi. Halbuki, kurultayı ilk öneren, planlayan ve örgütleyen Sultangaliyev'di. Sultangaliyev'in görüşlerini destekleyen pek çok delege olmasına karşın Kurultay'da Radek, Zinoviyev ve Béla Kun gibi ünlü Bolşevik liderler ağırlığını koydu ve "Doğu halklarının kurtuluşunun sadece Batı proletaryasının zaferine bağlı olduğu" kararı çıkartıldı.

    Bakü'deki Kurultay'ın hemen ardından Ekim 1920 tarihinde Müslüman Kızıl Ordu da lağvedildi ve 300 bine yaklaşan bu büyük askeri güç Kızıl Ordu içinde eritildi. Sultangaliyev'in yetkileri Moskova merkezli küçük bir büronun yöneticiliğine indirildi. Ancak Sultangaliyev pek çok yetkisinin alındığı bu dönemde yine de Bolşevik Parti içindeki mücadelesini sürdürmeye kararlıydı ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) isimli bir parti okulunun kurulmasına önayak olmayı başardı. Dünyanın dört bir tarafından devrimcinin eğitim göreceği bu okulda ders verecek 20 kişiden ve yönetici üç kişiden biriydi. KUTV'de eğitim gören pek çok isimden en ünlüleri şunlardır: Vietnam Devrimi'nin lideri olacak Ho Chi Minh, Çin Devrimi'nin önemli isimlerinden Liu Şao Çi[20], Türkiye'den Nâzım Hikmet ve Şevket Süreyya.

    Yetkileri budanmasına karşın Sultangaliyev Rusya'daki Müslümanların ve Türk halklarının ulusal haklarının korunması için elinden geleni yapmaya devam etti ve 1921-1922 yıllarında önemli kazanımlar elde etmeyi başardı. Bunlar, Ocak 1921'de Kırım'ın özerkliğini kabul ettirmek ve Tataristan'ın resmi dilinin Rusçanın yanı sıra Tatarca olmasını da sağlamaktı. Yüksek Sovyet Milletler Meclisi'nin 25 Nisan 1922 tarihli toplantısında özerk cumhuriyetlerin yalnızca milli kimlikleri, eğitimleri ve konuştukları diller açısından değil ekonomik açıdan da özerk olması gerektiğine dair önerisini kabul ettiremedi. 22 Aralık 1922'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin kuruluşun ilan edildiği 10. Sovyet Kurultayı'nda ise Sultangaliyev'i bir başka çetin mücadele bekliyordu: O dönem Rusya'ya bağlı özerk cumhuriyetler olan Tataristan, Başkırdistan ve Türkistan'ı SSCB'nin kurucu devletlerinden biri olarak kabul ettirmek. Ancak başarılı olamadı ve ilan edilen dört kurucu devlet şunlar oldu: Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna ve Kafkas Federasyonu. Bu karara şiddetle itiraz eden Sultangaliyev şu önemli konuşmayı yaptı:
    "Tarihsel olarak Türkler, Ukraynalılardan kat be kat köklü bir millettir. Türklerin üzerinde yaşadığı yüzölçümü ve Türklerin nüfus yoğunluğu Ukraynalılarla karşılaştırılamayacak düzeydedir. Kurucu devlet olarak yalnız bahsi geçen dört ülke belirlenecekse, bu bir tek Türklerin özerkliğe sahip olmayacağı anlamına gelecektir. Çarlık döneminde bile Türklerin daha çok hakkı vardı."
    Sultangaliyev Kongre'yi ikna edemedi, hatta Bolşevikleri Çarlık döneminde bile geri olmakla suçlaması şimşekleri üstüne çekmesine neden oldu. Stalin'in Kongre'deki konuşmasında açıkça "milliyetçi" olarak suçlanınca Sultangaliyev artık geri dönüşü olmayacak bir süreci başlatan şu cümleleri kurdu:
    "İç cebimde parti kartı taşırken ben bu eşitsizliği hak eden biri değilim. Siz SSCB kurma fikrini bozmak yolundasınız, Yoldaş Stalin. Sizin teklif ettiklerinizin hepsi, Lenin'in önünde göz boyayarak anlatılmış bir ikiyüzlülükten ibaret!"
    Sultangaliyev bununla da yetinmedi ve Lenin'in hasta olduğu için katılmadığı Kongre'nin kararlarını Lenin'e götürerek onun da fikrini almayı önerdi. Stalin'in yanıtı çok sert oldu ve Sultangaliyev'i parti düşmanlığıyla suçladı. Nitekim Sultangaliyev bu kongreden 15-20 gün sonra bütün yöneticilik görevlerinden alındı. 25 Nisan 1922 tarihinde toplanan 12. Parti Kurultayı'nda Stalin'e yönelik eleştirilerini daha da sert bir biçimde dile getirince 4 Mayıs 1922'de tutuklandı. Moskova'daki Lyubertsi hapishanesine götürüldü ve 45 gün boyunca bir hücrede kapalı kaldı. 9 Haziran 1923'te Politbüro Sultangaliyev'e verilecek cezayı belirlemek için pek çok Bolşevik Müslüman kadronun da katıldığı geniş bir toplantı gerçekleştirdi. Stalin toplantıda Sultangaliyevciliğin milliyetçilik olduğunu ve Bolşevik Devrim için önemli bir ideolojik tehdit haline geldiğini söyledi. Toplantıda Sultangaliyev'in parti üyeliğinden çıkarılması kararı alındı ancak idam önerisi bizzat Stalin'in karşı çıkması nedeniyle "Ekim Devrimi sırasındaki hizmetleri göz önünde bulundurularak" reddedildi.Bir görüşe göre Stalin, Sultangaliyev'in gizli örgütlenmesini de açığa çıkarmak için serbest bırakılmasını istemişti.

    Tasfiye Edilişi ve Tekrar Tutuklanması
    Sultangaliyev idamdan kurtulmuştu ancak Rus Gizli Servisi'nin (o dönemki adıyla GPU) izlediği bir muhalifti artık. Bütün yetki ve görevlerinden alındığı gibi bir süre iş de bulamadı. Editörlük ya da çevirmenlik için başvurduğu hiçbir dergi veya gazeteden olumlu bir yanıt alamadı. Demiryollarında hamallık yaparak hayatını devam ettirdi. Bu süreçte suçsuzluğunu öne sürerek partiye tekrar kabul edilmesi için yaptığı başvuruların tümü Stalin tarafından reddedildi. Resmi hiçbir göreve sahip olmayan Sultangaliyev bu dönemde Türk komünistleri arasındaki gizli örgütlenmesini gevşetmekle birlikte hiçbir zaman tamamen lağvetmedi ve fikirlerini kaleme almaya öncelik verdi. 1924'te "Asya ve Avrupa Halklarının Sosyo-Politik Ekonomik ve Kültürel Gelişme Temelleri Üzerine Tezler" isimli uzun bir makale kaleme aldı ve gizli partinin programı olarak elden ele dolaşan bir metin haline geldi.

    Troçki ve Buharin gibi isimlerin de Stalin'e muhalefete geçtiği 1920'li yılların ikinci yarısında Sultangaliyev bu gruplarla ilişki kurmaktan çekinmedi. Nitekim Aralık 1928'de ikinci kez tutuklandı. Sultangaliyev'in bu ikinci tutuklanmanın ardından hayatı büyük bir muammadır. Bütün Eserleri'ndeki son yazısı 25 Temmuz 1929 tarihinde verdiği bir ifadedir. Kimi kaynaklar tutuklandıktan hemen sonra öldürüldüğünü iddia eder.Kimi kaynaklar ise 1930'lu yıllar boyunca sürgün hayatı yaşadığını, 1941 yılında İkinci Dünya Savaşı nedeniyle affedildiğini ve Tatarlardan oluşan bir ordu kurarak Nazilere karşı savaştığını öne sürer. SSCB'nin yıkılmasının ardından ortaya çıkan KGB belgelerine göre ise Sultangaliyev Ocak 1931'e kadar tutuklu kalmış ve bu tarihte Kuzey Buz Denizi'ndeki Solovk adasındaki hapishaneye gönderilmiştir. Cezası Mart 1933'te sürgüne çevrilmiş ve üçüncü kez tutuklandığı 1937 yılına kadar Saratov'da sürgün hayatı yaşamıştır.

    SBKP(B)'nin 30 Nisan 1990 tarihinde aldığı "iade-i itibar" kararına göre Sultangaliyev'in son tutuklanma tarihi 19 Mart 1937'dir. 8 Aralık 1939 tarihinde ölüm cezasına çarptırılmış ve 28 Ocak 1940'da Moskova'daki Lefortovo Hapishanesi'nde kurşuna dizilerek idam edilmiştir. Ancak kimi kaynaklar bu bilgileri de güvenilmez bulmaktadır.
  • 146 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Bu sayıda Türkiye’nin yakın dönem siyasal yaşamında iki önemli
    kırılma noktasını büyük dosya konusu olarak ele alınmış. Bunlardan ilki 1876
    yılı. Bu yıl art arda iki padişah tahttan indirildi ve Osmanlı ilk kez anayasal bir düzenle yönetilmeye başlandı.
    Türkiye tarihinde ikinci kırılma noktası 1920 yılında yaşandı. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının toplantısı; İstanbul’un işgal edilerek Meclis-i Mebusan’ın basılması; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulması; Sèvres Antlaşması’nın imzalanması; Milli Mücadele’nin merkezi
    Ankara’yı kuşatan Kuva-yi Milliye karşıtı isyanların çıkması; Osmanlı’nın
    iki kadim payitahtı Bursa ve Edirne’nin yanı sıra Balıkesir ve Uşak’ın
    düşmesiyle sonuçlanan Yunan ileri harekâtı; Sovyet Rusya’nın Ankara’ya
    yardıma başlaması.

    Derginin konu baslıkları;
    -Sultan Abdülhamit’ten Papa XIII. Leon’a hediye
    -Ömer Paşa’nın piyanist eşi
    -Mahpusun sesi
    -Prof. Dr. Edhem Eldem ile söyleşi
    -V. Murat’ın torunu Osman Osmanoğlu ile söyleşi
    -Selanik basını: Nefir dergisi
    -En zor yıl: 1920
    Doç. Dr. Ahmet Kuyaş ile söyleşi
    - Çarın ordusundan spor öğretmenliğine: Nadolsky
    -Pehlivan tefrikaları
    -Türkiye’de striptiz dansçıları
    -İraida Barry’nin İstanbul günleri
    -Cengiz Kahraman ile söyleşi
    -Fotoğrafçı Sébah & Joaillier’nin hikâyesi
    -Fabrizio Casaretto ile söyleşi
  • "Durum bizim için de hayvanlar için olduğundan farklı olmayacaktı, gizlenip tetikte bekleyecek, kaçıp saklanacaktık, insanların egemenliği ve diğer yaratıklara korku saldıkları dönem artık sona ermişti."
  • 320 syf.
    ·8 günde
    Kendimi bildim bileli garip bir huyum var: bazen bir kitabı sırf bir paragrafından, cümlesinden dolayı okuyabiliyor ya da bir filmi tek bir repliği, birkaç dakikalık bir sahnesi için izleyebiliyorum. Tol'u bunca zamandır okumak istememin tek sebebi de o ilk cümlesiydi: Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.

    Tol, Kürtçe bir kelimeymiş. Annem "acı" demek olduğunu iddia etse de isyan, orospu ve intikam gibi anlamlara geldiğin okudum. Düşününce elbette intikam en doğru karşılık gibi geliyor.

    Tam olarak kitabı anlatmak ve açıkça bahsetmek zor. Kolay okunabilecek bir roman olduğunu düşünmüştüm ama beni çok yordu. Okurundan hem sabır hem de dikkat istiyor. Yorucu bir roman olmasının tek sebebi hikâyelerin iç içe geçtiği bir metin olması değil; sindirmesi de zor bir roman, Tol. İstanbul'dan Diyarbakır'a giden bir tren yolculuğunun perdelediği karanlık bir Türkiye tarihine şahit oluyorsunuz çünkü. 1950'lerden 2000'lere uzanan bu tarih, karanlık, gizli ve konuşulmayan bir tarih. Yusuf'un babasını tanımak için okuduğu hikâyelerde bir dönem "devrim" için insanların neler yaptığını, bu insanların hayallerini, tutkularını da okumuş oluyorsunuz. Bir ihtimal de olsa devrime inanmış bu kişilerin, Oğuz'un, Şair'in, Adnan'ın, Şadi'nin 80 darbesinden sonra nasıl dağıldığını, hayallerinin ve tutkularının üzerinden darbenin nasıl geçip gittiğini görüyorsunuz. İşkenceleri, bombaları, birbirinden kopuşlarını okuyorsunuz. Ve hepsini gizli kapaklı yapıyor aslında Murat Uyurkulak. İlk başta kimin kim olduğunu sık sık karıştırabilirsiniz ama kitabın sonlarına doğru her şey yerli yerine oturduğunda birçok kitabın hissettiremeyeceği bir dehşete kapılıyorsunuz.
  • 544 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Çalıkuşu romanında Feride'nin yaramazlıkları , gençlik döneminde teyzesinin oğlu Kamran'ı kıskanması, yaşadığı bu duyguların aşk olduğunu anlaması ve Kamran’la nişanlandıktan sonra İstanbul'u terk edip , Anadolu'nun ücra köşelerinde çektiği maddi ve manevi sıkıntılardır.
    Bu roman bir yandan Feride ile Kamran arasındaki aşk , diğer yandan Anadolu insanlarının sefaleti, geri kalmışlığı, dar düşünceleri ve cehaleti karşısında tutunmaya çalışan aydınların çatışmaları eserin başlıca temalarından biridir. Ayrıca yazar o dönem Türkiye’sinde eğitim-öğretim kurumlarındaki aksaklıkları, yetersizlikleri, bürokrasiyle ilgili çarpıklıkları da tüm çıplaklığıyla aktarmak istemiştir. Romanda eğitim öğretimde gerilik ve imkansızlıklar, bürokrasideki çarpıklıklar, çıkar çarkları düzenbazlıklar, insanlardaki taasup ve çok eşli olmaya meyyal tutumlarından kaynaklanan geleneksel ama çağdışı yaklaşımlar ve bakış açıları “ Yaşlı insanların genç kızları kuma olarak istemeleri, yaşlı adamların genç güzel ve aydın genç kızları elde etmeye kalkışmalarının toplum tarafından yadırganmaması, Anadolu'daki halkın yoksulluğu ve geri kalmışlığı romandaki başlıca sosyal temalardır.
    Romanda sevgi, “merhamet”, “acıma”, “şefkat” duyguları da başlıca temalardır. Feride, soğuk bir kış gecesinde, kapısına donmuş bir halde gelen Munise’ye acır, onu bir anne şefkatiyle kucaklayıp evlat edinir. . Doktor Hayrullah Bey, gönlü yaralı Çalıkuşu'nu Anadolu'nun ücra bir köşesinde görünce ona acır. Onun mutlu olması için elinden geleni yapar. Feride'yi kızı yerine koyar, baba şefkatiyle sever. “Ölüm” ve “ayrılık” temalarının da etkisi büyüktür. Kader, adeta Feride'yi yalnız bırakmak için onun sevdiklerini teker teker elinden alır .
    Çalıkuşu romanının en önemli teması, Feride ile Kamran arasında yaşanan “aşk” tır. Roman kahramanı olan Feride, Kamran karşısında hırçınlaşıp ondan nefret ettiğini söylese de yaşadığı yıllar boyunca Kamran hep sevmiştir. Teyzesinin köşkünden ayrıldıktan sonra karşısına pek çok erkek çıkmış olmasına rağmen, hiçbirine Kamran'a karşı hissettiği duygularla yaklaşmaz. Feride'nin onca yıl sevdiğinden ayrı kalmasının arkasında daha çok sevilmek, sevmeyi ve kendini sevdirmeyi yeterince bilmemek vardır. İhanet, gurur, kıskançlık romanda karşımıza çıkan diğer temalardır.
  • "Mulhouse'da, bundan elli yıl önce (1813'te makineli modern endüstri doğarken), işçilerin hepsi, kentte ve çevredeki köylerde oturan ve hemen hepsi, bir evi, çoğu kez bir küçük tarlası olan toprağa bağlı kişilerdi."
    Çalışmanın altın çağıydı o dönem. Ama o günler, Alsace, endüstrisi ve pamuklularıyla dünyayı mala, Dollfuslarını, Koechlinlerini milyonlara boğmuyordu. Ama yirmi beş yıl sonra, Villermé, Mulhouse'a gittiğinde, modern minotaure kapitalist işlik, ülkeyi fethetmişti; insan çalışmasına olan susuzluğu içinde işçileri yuvalarından koparıp almıştı, onları daha bir eğip bükmek, içlerine çalışma isteğini daha bir sokabilmek için. İşçiler makinenin sesine koşuyorlardı binler ve binlerce.
    Paul Lafargue
    Sayfa 26 - Telos Yayıncılık