Aşk sevgiliye kavuşmak değil, sevgiliye kavuşmak için verilen mücadeleymiş, yapılan uğraşmış, çekilen çileymiş. Aşkı kıymetli kılan da işte buymuş. Çünkü sevgiliye ulaştığımız an, onunla diz dize oturduğumuz an, onun gözlerine baktığımız an, ellerini ellerinize aldığımız an, seni seviyorum dediğiniz an, Aşk Tanrıçası kum saatini tersine çevirirmiş, böylece aşk ağır ağır bitermiş. Ama sevgiliye ulaşmak için büyük emekler harcarsanız, büyük acılar çekerseniz, büyük fedakarlıklarda bulunursanız, yani sevdayı hayatınızın amacı haline getirirseniz, aşk sizi hiçbir zaman terk etmezmiş.
"Aşkın aşktan başka amacı yoktur. Aşkın aşktan başka kanıtı da yoktur. Aşkın bir tek kanıtı vardır; o da aşığın yüreğinde yanan ateştir. O ateş yandığı sürece zihin ve beden aşkın esiri haline gelir. O ateşin kavurduğu benlik, sevgiliye kavuşmak için ölüm dahil her türlü fedakarlığı göze alır, aşk da böylece hakikat olur. Aksi takdirde, yaşanan aşk değil şu denizden esen yel gibi hoş bir andır, gökyüzünü kaplayan şu ışıklı karanlık gibi geçici bir hevestir, içtiğimiz kırmızı şarabın zihnimizde yarattığı şu tatlı duygu gibi bir sarhoşluktur. Ama hakiki aşkın bunlarla hiçbir alakası yoktur. Hakiki aşk kalıcıdır, bunu sağlayan da kalbimizdeki o inançtır."
Aşktan daha güçlü bir inanç yoktur. Ne kadar büyük hayal kırıklıkları yaşarsak yaşayalım eğer benliğimiz gerçek aşk tarafından ele geçirilmişse, o yakıcı duygu bizi asla terk etmez.
Siz değil miydiniz, hayat sadece öğretmenlerden öğrenilmez diyen. Siz değil miydiniz, yaşamak gerek, yanlış yapmak gerek, yanlışlardan öğrenmek gerek diyen.