Bir insan her zaman hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle ve başkalarının hikâyeleriyle çevrili yaşar;
başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.
JEAN-PAUL SARTRE
Çocuk, oyun oynarken arzularının tatminine odaklanmıştır ve en büyük arzusu da büyük olmaktır. Oyunlarında hep yetişkin biridir. Dilediklerini gerçekleştirip kendini tatmin eder ve bunu saklamaya gerek duymaz. Oysa yetişkin biri için fanteziler saklanması gereken çocukça hayallerdir. Bir eksikliğin ifadeleridir. Aslında makul bir yaşama stratejisi.
Başkalarına zayıflıklarını göstermek kişiyi gündelik yaşamında sıkıntıya sokabilir. Freud, insanların fantezilerine dair bilgilerimizin kaynağının hastalar, yani iyileşmek için terapistlerce anlatmaya zorlanan kişiler olduğunu söyler. Sağlıklı insanlardan da benzer şeyler dinleyeceğimizi varsayar.
Yardımsever, hayırsever insanların arasında öncelikle yardım edilmesi gereken insanı hedef alan tuhaf bir kurnazlıkla karşılaşmak mümkündür. Örneğin, yardım edilen insanın yardımı “hak etmesi” gerekiyormuş, yalnızca onlardan yardım alması gerekiyormuş, edilen tüm yardımlar için son derece minnettar görünerek onlara bağlanıp itaat etmesi gerekiyormuş gibi. Bu kibir ile yardıma ihtiyacı olanları sanki kendi mallarıymış gibi kontrolleri altına alırlar, tıpkı genel anlamda sahiplik ihtiyacı nedeniyle yardımsever ve hayırsever oldukları gibi. Hayırları engellendiğinde ya da ertelendiğinde kıskandıklarını görebilirsiniz. Ebeveynler istemeden çocuklarını kendilerine benzetirler – bunun adına “eğitim” derler; tüm anneler doğurdukları çocuğun kendisine ait olduğunu düşünürler, tüm babalar tereddüt etmeden çocuğa kendi fikirlerini ve değer yargılarını öğretmeye hakkı olduğunu söyler.