• George ve Lennie'nin bu dramatik hikayesi insanın ruhundaki küçük çatlaklardan sızıp kağıda dökülüvermiş kelimelerden oluşuyor. Sembolik anlamda yüklenebilecek onca anlamıyla birlikte sanki her okuyanın yüreğinde aynı yeri çizip kanatır Fareler ve İnsanlar
  • Hırvat iki sevgili tarafından beş yıl önce başlatılan ve bugüne kadar bir çok ülkeyi gezen “Kırık Kalpler Müzesi” (Sergisi mi demek lazım?) artık Zagreb’te kalıcı olarak açılmış.

    Olinka Vistica ve Drazen Grubisic’in beş yıl önce ilişkilerinin “mirasını” muhafaza etmek için başlattıkları ve hüzünlü ayrılıklarının tanığı yüzlerce eşya, bu yılın başında İstanbul’a da uğramıştı.

    Başka ülkeleri gezen sergiye daha çok kadınlar eşya bağışlarken Türkiye’de erkekler ilgi göstermiş. Nedir bu Türk erkeklerinin kalbini kıran? Geleneksel olarak şudur: Bizde kavuşma yok. Kavuşmamız çokluk “mahşere” kalır. Bu sebeple hüzünlüyüz, bu sebeple kalbimiz kırık.

    Kırık bir kalbi hangi eşya temsil edebilir? Bir örnek vermeye çalışayım. Hastaydı, hastalığı umutla – umutsuzluk arasında gidip geliyordu. Ona gerekli ilgiyi, şefkati, hizmeti gösterdiğimi sanıyordum. Ama hastalık uzadıkça şimdi anlıyorum ki bütün bunlar sinsice “yük olduğunu” fısıldıyor. Bu fısıltılara aldırmadım, dayandım. Dayanıklılığım etrafımda hayranlık uyandırdı. “Vay be! Sizin ki bayağı aşk imiş” diyenler oldu. O gün gömleğimi giydiğimde düğmelerden biri iliğe geçerken düştü. Hasta yatağından beni izliyordu. Düğmeyi alışımı, gömleği çıkarmamı, iğne-iplik kutusunu yanıma alıp, gözlüklerimi takarak düğmeyi yerine dikmeye çabalamamı gülümseyerek izliyordu. Ömrümde elime iğne-iplik almamıştım. Önce iplik kutusundan uygun renkte bir makara çıkarıp yeter derecede iplik kopardım. Sonra ipliği iğneye geçirmeye çalıştım. Nalet iplik bir türlü geçmiyordu. Dilimle ucunu ıslattım, makasla kestim, denedim, yeniden denedim, bir türlü ipliği iğneye geçiremedim. Hasta yatağından kalktı, titrek adımlarla yanıma geldi, elimden iğneyi ve ipliği aldı, ama ne yazık ki o da başaramadı. Daha ilk denemede iğneyi düşürmüştü. Yerden alıp eline verdim. Büyük bir gayretle ipliği takmaya çalıştı, alnında boncuk boncuk ter. Ama yapamadı. Küskün bir bakışla baktı, sonra dönüp yatağına gitti. Belki onu bu başarısız denemenin verdiği üzüntüden kurtarırım diye, güya espri yaptım “Kolay değil bebeğim, bak sen de yapamadın”. Bana baktı baktı, gözlerinden yaşlar süzüldü, arkasını dönüp yorganı başına çekti. Donakalmıştım. Çam devirmiştim. Düğmeyi cebime attığımı hatırlamıyorum. Ama o menhus gömleği götürüp çamaşır torbasına tıktım. Başka bir gömlek giydim. Vedalaşmak için yatağa eğilip, yorgana dokundum. Açmadı, daha sıkı sarıldı. Oysa her çıkışımda onu öperdim. Biraz dikildim orada. Kararsız kaldım. Israra lüzum yoktu çıktım.

    Akşama doğru döndüm. Evin önünde bir kalabalık. Bana haber vermeye kimse talip olmamış. Gelince anlar demişler herhalde. Onu yaprakların döküldüğü, kuşların göçtüğü, havaların serinlediği bir demde toprağa verdik. Ara sıra ziyaretine gidiyorum. Bizde mezara çiçek koyma yoktur, ama bu gavur âdeti bayağı yaygınlaştı. Ben okuyor ve dua ediyorum. Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin ne ki.

    Bir seferinde elimi pantolon cebine atmışım. Parmaklarım bir düğmeye dokundu. Çıkarıp baktım, o düğme.

    Epeyce ağladım. Düğmeyi yanımda taşısam mı, taşımasam mı bir türlü karar veremedim. Onca hatıra arasında, sevinçler-heyecanlar-kahkahalar-ağlamalar-küsmeler-barışmalar arasında; bir evi dolduran irili ufaklı onca eşya arasında; fotoğrafların, plakların, kitapların, mektupların arasında, bir ömrün hengamesi arasında bu düğme nedir ki?

    Kalkıp bu düğmeyi “Kırık Kalpler Müzesi”ne bağışlasam ne olacak ki? Bir zavallı gömlek düğmesi görene ne söyler.

    Müzeleri sevmem, insanın içini kasvet basıyor. Resim hariç. Mermerin soğuk yüzü, mumyalar, öldürülmüş içine ot tıkılmış kuşlar. Mezarlıklar, hele bizimkiler ne güzeldir, ölüm munis bir arkadaştır orada.

    Ben bu düğmeyi “Kırık Kalpler Müzesi”ne bağışlasam, beraberinde bir de roman yazıp vermeliyim. Düğmeyi ziyaret eden, ona bakıp meraklanan, bir sırra vakıf olmak isteyenler romanı okurlar. Düğme değil kurşun olsa idi bu, ve bir gencin göğsünden çıkarılmış olsa idi. Daha sert, daha dramatik, daha mânalı olurdu belki ama bilene. Müzeyi gezip, bu eşyaları görenler, onlara dokunanlar, altlarında konu ile ilgili iki üç satırlık açıklama da olsa hiçbir şeye vakıf olamazlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Yanan kalbin küllerini zaman savurur. Geride kalan olursa o ancak bir gösteridir. Biz Türk erkekleri acımızı açamayız. Aşkımızı haykıramayız. Biz uzaktan severiz. Bu sebeple asıl aşk, karşılıksız aşktır.

    Ve çoğumuzun kalbi kırıktır. Bu kırıklığın eşya ile bağlantısı azdır. Duygulardan bir müze kurulabilseydi, eh ona eyvallah. Ama ben o düğmeyi herhalde ömür boyu yanımda taşırım. Başkasının meraklı bakışlarına yâr etmem.
  • Bu gibi anlar kitaplarda hep çok daha dramatik olur.Oysa gerçeğin sıradanlığı insanı hayal kırıklığına uğratıyor."
  • Reşat Nuri Güntekin 1928 yılında yayınlanan bu eserinde; çalışkan başarılı fakat zaaf gösterenlere karşı acımasız olan Zehra Öğretmen ile babası Mürşit’in bakış açılarından dramatik yaşam öykülerini anlatıyor.

    Yazar, cumhuriyet öncesinde yeni mezun, idealist genç bir mülkiyelinin iş ve sosyal yaşamdaki çatışmalarını ve uyumsuz ilişkilerini anlatırken, dönemin memuriyet yaşamına, köhne yapısına ait önemli ipuçları da veriyor. Şehirden kasabalara sürüklenirken, ardında birer birer ilkelerini de bırakan genç adam hatalı bir evlilikle korkunç bir sona doğru sürükleniyor.

    Acı ve sefaletle dolu ortamdan tesadüfle sadece kızı Zehra’yı kurtarabiliyor. Acımak; aile içi ilişkileri ve sorumluluklarını, adeta ders verir gibi gözler önüne seriyor.
     
  • Gabriel Garcia Marquez, ince bir zekâyla, dışardan bakınca uzun ve anlamsız biten bir öykü yazmış havasına vererek, metnin arka planına ve satır aralarına başka ve anlamlı bir öykü yerleştirmiş.

    Albaya Mektup Yok, bir toplumun kaderciliğe düşürülüşü, belirsizlik, sonsuz ve boşuna bekleyiş, umut ve umutta seçilen hedefin ne denli dramatik olabileceğini okuyucuya taşıyan bir kitap...
  • En dramatik sahnesiyle, Sokrates'in köleye üçgenin iç açılarını "hatırlattığı" diyalogdur. Yani geometrideki gibi "saf" (deneyimden bağımsız, a priori) bilgileri aslında sonradan öğrenmiyoruz, onları zaten doğuştan biliyoruz, yalnızca hatırlamamız (anamnesis) gerekiyor.
    O halde erdem ya da "arete" denen bilgiyi nasıl biliyoruz? Birisi mi öğretiyor, biz mi öğreniyoruz, kalıtsal olarak mı geçiyor, yoksa tanrıların bir lütfu mu? En temel soru da "erdem" bir bilgi mi?
    Her Platon diyaloğunda olduğu gibi Sokrates dört beş ayaklı bir soru formüle ediyor Menon diyaloğunda.
    Sokrates'in cevabı yine çokludur ve aporia'ya, yani açmaza götürür.
    Erdem mayotik, yani doğurtma yöntemiyle bir hoca mürşitliğinde öğrenilebilir (Sokrates ve köle örneği) ama her durumda geçerli değildir bu (Sofistler ve Menon örneği).
    Erdem kendi kendine düşünmeyle ve pratikle öğrenilebilir (Sokrates örneği) ama her durumda geçerli değildir bu (Sokrates'in de hocaları olmuştur).
    Erdem aileden çocuğa geçebilir ama her durumda geçerli değildir bu (Themistokles ve Perikles örneği).
    Erdem tanrıların lütfu olabilir (şairler) ama her durumda geçerli değildir bu (Sokrates'in tartıştığı hırtlar).
    Dolayısıyla dört koşul da mümkündür ama mutlak değildir.
    Buradaki "erdem" olarak çevrilen "arete" Eski Yunan'da yalnızca ahlaki bir anlamda değildir. Kişinin arete'si onun toplumsal, kişisel, maddi, manevi anlamda mükemmeliyet, yetkinlik sahibi olmasıdır. Örneğin Akhilleus'un arete'si "savaşçı" olmasıdır, ki bu arete kendini toplumsal ya da kişisel, maddi ya da manevi her alanda gösterir. Dolayısıyla arete bir "bütünlük" (integrity) meselesidir de. Aynı erdemi her koşulda her alanda koruyabiliyorsanız o arete'dir.
    ***
    Çeviriye dair not: Say Yayınları'ndaki Platon çevirilerinden uzak durulmalı, bunlar iddia edildiği üzere Eski Yunancadan değil, İngilizceden yapılmış çeviriler, üstelik hatalarla doludur çoğu zaman ve MEB klasiklerindeki Platon çevirilerinden de kopya çekilmiştir sık sık. Platon'u İş Kültür, Kabalcı, Alfa, BilgeSu gibi yayınevlerinin gerçekten Eski Yunancadan yapılan çevirilerinden okuyun. Bu yayınevlerinde bulamadığınız Platon çevirileri için MEB klasiklerine bakın ya da İngilizceden, Fransızcadan vs. okuyun.
  • Yazarın birbirinden bağımsız yedi bölüme ayırdığı yazılarından oluşan bir derleme kitabı .

    1-Türk Sinemasında Estetik

    Bu bölümde Metin Erksan ve Ertem Eğilmez’in yaşamı ve filmleri detaylı incelemeden kaçınarak anlatılmış.

    Sanat ve Felsefe alt başlığında; sanat, sanatçı, sinema sanatı tanımlamaları yapılıp ‘sanat, sanat içindir’ ‘sanat toplum içindir’ diyen iki akım karşılaştırılmıştır. Örnek olarak ise Lütfi Akad’ın Gelin-Düğün- Diyet üçlemesi ile Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta-Süt-Bal Üçlemesi verilmiş. Bu bölümün en dikkat çekici yanı iki üçlemenin de karakter analizleri ve incelemelerinin detaylıca yapılmış olması.

    <<<Yumurta yaşamın başlangıcını simgelerken, süt, anneye bağımlılığı simgeler. Kırılan yumurtanın yerini dökülen süt alır. İlk filmde yer alan Yusuf Peygamber efsanesinin yerini Hz Muhammed’in önüne konan süt ve şaraptan, sütü seçmesi efsanesi geçer. Süt’te, Yusuf’un yolculuğuna, önüne çıkan köpekle izin vermeyen kader, Yumurta’da cinayetin önüne balıkla geçer. >>>

    2-Sinematografi

    Bölümde Yılmaz Güney’in yaşamı ve sineması anlatılarak Umut filmi özelinde Yılmaz Güney Sinematografisi incelenmiş.

    3-Film Eleştirisi ve Analizi

    Bölüm için iki film seçilmiş. Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler filmi ve Emin Alper’in Abluka filmi.
    İklimler filminin psikanalitik çözümlemesi; filmde kadının ve erkeğin temsili, toplumsal cinsiyetin inşası bağlamında irdelenmiş.

    Bana göre kitabın en iyi bölümü: Abluka filmini kötülük olgusu çerçevesiyle incelenmesi. Öncelikle kötülük olgusunun felsefe ve edebiyatla ilişkisi üzerinde durulmuş sonra Abluka filmi kötülük bağlamında çözümlenmiştir.

    <<<Abluka, görülmeyen ama varlığını polisle belli eden bir otoriterliğin insanları nasıl baskı altına aldığını, onların psikolojilerini nasıl çökerttiğini işler. Otoritenin baskısı altında kapana kıstırılan sıradan insanlar giderek paronayaya kapılır, korkularına esir düşer. Devleti temsil eden, emniyet müdürlerinin, polislerin, belediye başkanlarının, şeflerin tutum ve davranışları kötüleştikçe insanların iç dünyalarındaki ve toplumsal yaşamdaki sarsıntı da derinleşir. >>>

    4-Görüntü Estetiği

    Latin Amerika sineması ve Latin Amerika’nın düşünsel temelleri incelenmiş. Bu bölümde yönetmen olarak Alejandro Jodorowsky seçilmiştir. Özellikle yönetmenin The Holy Mountain filminin detaylı bir çözümlemesi yapılmıştır.

    <<<İnsanlar sokaklarda idam edilirken turistler ve halk coşku içindedir. Askerlerden biri kalabalığın içinde bir kadına, kocasının yanında tecavüz eder, hiç kimse olayı yadırgamaz, engel olmaya çalışmaz. Faşizm hem ruhlara hem de bedenlere özgürce tecavüz eder. >>>

    Bölümün sonunda yer alan Sürrüalizm, Zen Budizm ve Psikanaliz, Simya, Tarot, Anarşizm, Mistisizm , Tüketim Toplumu tanımlamalarını açıkçası yersiz buldum.
    5-Dramatik Yapı Kurma Sorunsalı

    Senaryo yazımının anlatıldığı bu bölümde bir iyi bir de kötü örnek verilerek dramatik yapının nasıl kurulması gerektiği yeterli bir şekilde irdelenmiş. Seçilen filmler Jules ve Jim filmi ile Hazine Avcıları filmi. Bölümün sonuna doğru meraklıları için bir senaryo çalışma örneği verilmiş.

    6- Sinemada Ses ve Müzik Tasarımı

    Bu bölümün temelini Charlie Chaplin sineması oluşturuyor. Komedya , ironi, espri gibi kavramlar açıklandıktan sonra Chaplin’in sinemasına ve Ses-Müzik tasarımına geçiliyor.

    <<<Chaplin yalnız anlık kahkahalar yaratmaya yönelik güldürü geleneğinin dışına çıkarak komediyi ciddi düşüncelerini anlatmada bir araç olarak kullanmıştır. Çağdaş dünyanın siyasal/ekonomik/toplumsal baskı mekanizmaları altında ezilen küçük insan karakterlerini evrensel kılmıştır. >>>


    7-Sinema ve Diğer Sanatlar İlişkisi

    Diğer sanatlarla ilişkisi dense de aslında Sinema ve Resim İlişkisi üzerinde durulmuştur. Frida Kahlo’nun çalışmalarından yola çıkılarak Meksika’nın Siyasal ve Kültürel Tarihi, Mayalar, Aztekler ve mitoloji incelenmiştir.