Aykut Topkan

Aykut Topkan
@dsn_blg
Dışarıda hayat kafasının içerisinde sonsuzluk...
Gelgitlerimizi hüzünle ama gülümseyerek anarız:
“Bazen birini cezalandırmak için değil, kendimizi daha fazla cezalandırmamak için gideriz; birini anlamadığımız için değil, belki de ilk defa bu kadar iyi anladığımız için gideriz. Bazen birine ders vermek için değil, kendi dersimizi aldığımız için gideriz.”
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Gri-dir hayat
"Matematiksel bir kesinlikle tanımlanan do, re, mi... arasındaki sesler yok hükmündedir. Bu nedenle mesela ara tonlara revaç veren Türk müziği ilkeldir de, Bach'ın matematikselliği gelişkindir, moderndir. Her halükârda, biraz o, biraz da bu olmak, yozluktur, şahsiyetsizliktir, en iyi ihtimalle Doğu mistisizmi sayılır(!)"
İnsanın içinde unutulmak isteği an:
Akar sessizce zaman Sohbet huzura liman Aşkın ötesi bir hâl İki gönül tek bir dem.
Kalben tasalarını merak etmediğin birine 'Nasılsın' diye sormak münafıklıkta bir mertebedir. ~İmam Gazzâli Gazâlî’nin bu keskin çizgisine kısmen hak vermekle birlikte, hayatın içinde 'Nasılsın?' sorusunun tek bir rengi olmadığını da unutmamak gerekir. Bu soru, karşımızdaki kişinin gönlümüzdeki yerine göre adeta yeniden hayat bulur, canlanır. Örneğin; hayatımda çok sevdiğim, ruhumun yakın hissettiği bir arkadaşım var; ona 'Nasılsın?' derken kelimeler yetmez, sanki ruhum gövdemden süzülüp ona varır, kalbim kalbine dokunur. Tabii hayatımızda her 'nasılsın' bu kadar derin olmak zorunda da değildir; başkaları da vardır ki onlara sorduğumuzda yine içtenizdir ama bu daha çok toplumsal bir nezaketin, insana duyulan temel saygının gereğidir. Her iki 'nasılsın' da değerlidir; çünkü biri ruhun en saf derinliğini, diğeri ise dünyayı güzelleştiren o zarif bağları temsil eder.
İnsan ve Hayat
Felsefi Masallar
Felsefe tarihi, fildişi kulelerindeki steril teorilerin değil; insan olmanın en büyük çelişkilerini, takıntılarını ve intihallerini barındıran yaşayan bir trajikomedidir. Sermaye düşmanlığı yaparken borsada batan Marx, rasyonel evren tasarlayıp evinde sinek avlayan örümcekleri izleyen Spinoza, kahvenin zehir olduğuna inanıp yatağına üç kat sarınarak yatan Kant, çocuk eğitimi üzerine çığır açan kitaplar yazıp kendi beş çocuğunu da yetimhaneye bırakan Rousseau ve nihayet ahlak ütopyalarından ömrünün sonunda baskıcı yasalara sığınan Platon, bize tek bir gerçeği fısıldar: Düşüncenin büyüklüğü, düşünenin kusursuzluğundan gelmez. Onlar, inşa ettikleri muazzam fikir saraylarının altına kendi insani gölgelerini bırakmışlardır. Ancak felsefenin asıl dehlizi, bu bireysel eksantrikliklerden ziyade, fikirlerin kendi aralarındaki o bağımsız, ödünç alınan ve çarpıtılan sirkat hikayesidir. Nitekim Descartes’ın modern dünyayı kuran "Düşünüyorum, öyleyse varım" şüpheciliği bile gökten zembille inmemiş; yüzyıllar önce Aziz Augustinus’un "Eğer yanılıyorsam, varım" itirafında çoktan filizlenmiştir. Neticede felsefe; kusursuz azizlerin değil, dünyayı anlamaya çalışırken birbirinin omzuna basan —ve bazen de cebinden çalan— o fazlasıyla insani dehaların elinden çıkma ortak bir mirastır.