• “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana dua (ibadet) etmeye tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir.”
    (Mü’min, 40/60)
  • Derim ki: Daima dua edeceksin… Çünkü her şeyden evvel sen bir kulsun. Allah'ın emirlerine uymaktasın. Allahü Teala: - Bana dua edin, kabul ederim. buyuruyor. Duan her zaman duyulur ama, ihtiyacın kadar verilir. Sonrası öteki aleme kalır. İhtimal ki her arzunun bu alemde yerine gelmeyişi bir hikmet icabı ve senin hayrına olmaktadır. Sonra, her olan şey, Allah'ın kaza ve kaderine uygundur. Arzun yerine gelmeyince Hakk'ı itham etme!.. Kabul olmadı diye ümitsizliğe düşme!..

    Daima dua et. Kârın olmasa bile zarar da etmezsin. Hemen olmasa bile, bir zaman sonra olur. Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyruluyor: - Kıyamet günü hesap defterinde insan, yaptığı ibadet haricinde bir çok iyilik bulur. Bunları bilemez, sorar, ona şöyle denir: Bunlar dünyada kabul olmayan dualarının karşılığıdır. Kader-i İlahi icabı orada yerine getirilmedi fakat sana mükafat olarak burada veriliyor.

    En azından halin, zikir olmalı. İhtiyacını O'na aç!. Başkasına bir şey deme!.. O'nu tevhid ederek, her derdini arzet… Duanın kabul edilmesi işini Allah'a bırak…
  • Kudüs sevdasını, ağrısını mahşere bırakmayın! Yaşıyorken, hayattayken sevin Kudüs'ü, özleyin, dua edin.
  • Özümü hər zaman xoşbəxt hiss edirəm. Bilirsinizmi nəyə görə? Çünki kimdənsə nəsə ummuram. Kimdənsə nəsə gözləmək insanı daima yaralar. Həyat qısadı. Eləsə həyatınızı sevin. Xoşbəxt olun və gülümsəməyə davam edin. Sadəcə özünüz üçün yaşayın və;
    - danışmadan öncə dinləyin,
    - yazmadan öncə düşünün,
    - xərcləmədən öncə qazanın,
    - dua etmədən öncə bağışlayın,
    - incitmədən öncə hiss edin,
    - nifrət etmədən öncə sevin,
    - imtina etmədən öncə cəhd göstərin,
    - ölmədən öncə yaşayın.
    Həyat budur. Onu hiss edin, onu yaşayın və ondan zövq alın.
    (Villiam Şekspir )
  • 537 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yapmayacaktım. .
    Yazmayacaktım ..
    Bundan böyle kelimeler ile öldürmeyecektim kendimi.
    Dayanamadım :))
    " ’A N Á Γ K H "

    #spoiler

    "ÖLDÜR BENİ HUGO "

    Buram buram klasik edebiyat kokusu çektim ya genzime, ben iflah olmam :)

    Notre Dame azameti ve tariihi ile dünyaya meydan okuyan katedral ...
    Romanın en gizli kahramanı o aslında ,bir insan ve canlı, nefes alan taşları ,Gargorye heykelleri ile bakışlarını Parisin üzerine dikmiş bir dev ..
    1163 yılında yapımına başlanmış 1334 yılında bitirilmiş Gotik mimarinin en önemli örneği Notre Dame ..
    Hugo'nun anlayışında "mimarinin" ve "matbaa' nın tam bir savaş alanı mevcut.. O, taşlara işlenmiş tarihin, kağıt sayfalara bu kadar kalıcı olarak dökülemeyeceğini savunuyor romanında .. bir yandan da şöyle söylüyor sevgili Hugo ..

    "Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız ya okunmaya değer şeyler yazın. .
    .. yada yazılmaya değer şeyler yaşayın "

    Romantik yazar Hugo ..
    Ilk romanı_imiş "Notre Dame'nın kamburu" öyle sayfaları var ki "kalbe kurşun " döküyor resmen :))

    "Bütün kadınlar ve onları seven erkeler için denmiş " bu hikaye için ..

    Ben yine kötü karaktere "aşık " :)) namı_diğer Monseigneur Claude yani hain papaz :)) her ne kadar baş kahraman ,gönüllerin prensi ,vefakar,talihsiz adam Quasimodo olsa da ..bana göre "aşk " demek kara cüppeli baş diyakoz demek :)) onun kalbinden ne kelimeler okuttu bize Hugo

    "Öl " diyor ..
    "Madem benim değilsin ..

    "Âlimim ama ilmi ayaklar altına alıyorum ..asilzadeyim ama adımı lekeliyorum; rahibim ama dua kitabını şehvet yastığı yapıyor, Tanrımın yüzüne tükürüyorum!
    Bütün bunları senin için yapıyorum, büyücü! Senin cehennemine layık olmak için"

    https://youtu.be/0hQCKkqmDlw
    Kitabı okurken sürekli kafamdaki "iç ses" şarkısını da buraya bırakalım :))

    Efendim ..
    Tüm bu kelimeler çingene kızı Esmeralda uğruna nakış nakış işleniyor kitaba ..

    Bir kadın iki aşık ..
    Kadın bunu anlıyor mu "HAYIR"
    __ çünkü o gösterişli bir savaş giysisine tamah etmiş, içi boş, sadece parlayan bir zırh ..
    "Pöhhhhh " diyorum.
    "Nefret ettim senden Ploebus ..bilesin .

    Devamında ..
    Esmeralda karakter olarak güzel ama lanetli :)) daha bebekken başlayan laneti ömrü boyunca peşini bırakmıyor , kitabı da merak edin diye spoiye girmek istemiyorum ama bir "patik" desem ip ucunu takip ederek karanlık ,münzevi kışın ateşsiz ve daima açlık olan bir zindana götürür bu iz sizi :)) gerisini okuyun :) tembellik etmeyin ..

    Dip Not :)

    13 ton ağırlığındaki "Emmanuel" çanı çaldığında ...

    Jeanne D'arc ın yargılandığı. .
    Napolyonun taç giydiği bu mekanı gezin ..

    37 şapelde
    75 dev sütunun önünde
    9000 kişinin ibadet fısıltıları duyulurken ..

    Beni de
    Dumas
    Zola
    Ve Hugo'nun mahzenine "gömün" :)

    "Iyi okumalar :)) klasiklerden keyif alın __

    https://youtu.be/WV0jT1Do6NQ

    Osipovasız olmazdı, eksik kalırdı : )

    Ben şimdi keçi'mi beslemeye ve ona yeni numaralar öğretmeye gidiyorum :))
    Aşkla kalın .. :)



    .
  • EDEBİYAT

    Victor Hugo hakkında az bilinen 10 şey


    Romantik akıma bağlı şair, romancı ve oyun yazarı, aynı zamanda Fransa'nın en büyük yazarı olarak görülen Victor Hugo kimdir? Peki, edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan Victor Hugo'yu gerçekte ne kadar tanıyoruz? İşte Victor Hugo hakkında az bilinenler...

    ''Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız; ya okumaya değer şeyler yazın, ya da yazılmaya değer şeyler yaşayın!''

    1.Victor Hugo'nun en önemli başyapıtlarından biri olan ve sayfaları ile göz dolduran Sefiller'i yazmak Victor Hugo'nun epeyce zamanını aldı. Victor Hugo Sefiller'i tamamladığında takvimler 1862 yılını gösteriyordu. Hugo'nun Sefiller üzerinde tam 17 yıl çalıştığı düşünülüyor.


    ''Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?''

    2. Hugo yazı yazarken, ilham gelmediğini hissettiğinde tüm kıyafetlerini çıkarıp hizmetlisine verir ve yanında yalnızca kalem ve kâğıt ile kendini bir odaya kapatırdı. Yaşlılıktan bir o kadar korkan Victor Hugo, sağlığına her zaman dikkat ederdi. Ve yazarken dikkatinin dağıtmamak için ya da dışarı çıkamamak için salı günü hariç bütün kıyafetlerini bir dolaba kilitlerdi.



    ''Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?''

    3. 1868 yılında eşi Adeleyi kaybeden yazar, Fransız-Alman savaşının bitmesi ve cumhuriyetin kurulmasının ardından Paris'e döndü. Kıtlık yüzünden hayvanat bahçesindeki hayvanların kesilip yendiği dönemleri günlüğünde "bilmediğimiz şeyleri yiyorduk" gibi ifadelerle anlattı. Bu dönemde ayrıca Korkunç Yıl isimli şiirini yazdı ve ulusal bir kahraman olarak nitelendirilmeye başladı.



    ''Dürüstlük cesaret. Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.''

    4.Victor Hugo sadece bir yazar değil, aynı zamanda resmi bir azizdir. Hugo ölümünün kırkıncı yılında Budizm, Hıristiyanlık, İslam ve diğer dinleri bir araya getiren bir Vietnam dinince aziz ilan edildi. Cao Dai olarak adlandırılan bu inanış 1926 yılında sistematikleşti ve inanışın ilk azizlerinden biri de Victor Hugo'ydu. Bu inanışın kutsal kabul ettiği kişiler arasında Buddha, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Jeanne d'Arc, Julius Ceaser ve Konfüçyüs de bulunuyor.



    ''Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.''

    5. Romantizm akımının en tanınmış yazarlarından olan Victor Hugo, ilk romanı Notre Dame'ın Kamburu ile edebiyat alanındaki başarısını ortaya koydu. 1843 yılında Victor Hugo'nun başından onu çok etkileyen bir olay geçti. Kızının bir kaza sonucu boğularak ölmesi sebebiyle, ünlü sanatçının 1852 yılına kadar herhangi bir eser vermedi.



    "14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur."

    6. Fransız Devrimi ve Louis Napoleon'un 1851'deki zaferinden sonra Victor Hugo kendiniFransa'nın düşmanı ilan etti ve gönüllü bir sürgüne gitti. 1870'te Fransa'ya dönüşüne kadar Brüksel, Jersey ve Guernsey gibi yerlerde yaşayan Victor Hugo eşi Adele Foucher'in 1868'de vefat etmesi üzerine düzenlenen cenaze törenine de sürgünde olması sebebiyle katılamadı.



    "İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.''

    7. Victor Hugo 80. yaşına girişini Fransa tarihinin en gösterişli törenlerinden biriyle kutladı. Yazarın 80. yaşına girişi şerefine yaklaşık yarım milyon kişi yazarın evinin önünde bir geçit töreni düzenledi. Bu sırada Victor Hugo evinin önünde, torunlarıyla birlikte oturuyordu. 5000 müzisyenden oluşan bir ekip bu tören sırasında yazarın onuruna Fransa'nın ulusal marşını çaldı.



    ''İnsan insanın canavarıdır.''

    8. Yazarın görkemli doğum gününden birkaç yıl sonra gerçekleştirilen cenaze töreni de doğum gününden aşağı kalmıyordu. Hugo'nun cenazesine öyle çok kişi katılmıştı ki geçit töreninin tamamlanması tam altı saat sürdü. Yazarın naaşı Paris'te bulunan ünlü Zafer Takı'nın altına yerleştirildi ve Hugo'ya saygılarını sunmak için gelenlerin sayısı iki milyonu buldu. Victor Hugo'nun naaşı Alexandre Dumas ve Emile Zola ile aynı mahzende gömülüdür.



    ''Seyahat etmek, her an doğup ölmek gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan yaşamı arasında bir yakınlaşma yapıyordu.''

    9. Victor Hugo'nun sefiller romanındaki 800 kelimelik cümle, aslında Fransız edebiyatındaki en uzun cümledir: Tarihin mutlaka hafifletici nedenler bulacağı bir babanın oğluydu, ama bu baba, ayıplanmaya layık olduğu kadar, saygıya da layıktı, özel erdemlerinin hepsine, kamuyu ilgilendiren erdemlerin de birçoğuna sahipti; sağlığına, servetine, şahsına, işlerine büyük özen gösterir, bir dakikanın bile değerini bilirdi, ama bir yılın değerini her zaman bilmezdi; itidalli, sakin, uysal, sabırlıydı; babacan adam, iyi bir prensti; eşiyle yatardı ve sarayında evlilik yatağını burjuvalara göstermekle görevli uşaklan vardı, çünkü eskiden ailenin büyük kardeş kolunun gayrimeşru ilişkilerini açıkça sergilemelerinden sonra, düzenli kan koca yatağının iftiharla teşhiri faydalı olmuştu; bütün Avrupa dillerini bilirdi, daha ender görülmüş bir durumdur bütün imtiyaz ve çıkarlann dillerini bilir, konuşurdu; orta sınıfın olağanüstü bir temsilcisiydi, ama onu aşardı ve sonuçta ondan daha büyüktü; kanının değerini takdir etmekle birlikte, özellikle kendi özdeğerine güvenmek ve kendi soyu sorununda, bu çok özel sorunda Bourbonlar'dan değil, Orleanslar'dan olduğunu ilan etmek dirayetini göstermişti; ancak Zat-ı Sani-leri iken soyunun en birinci prensiydi, ama majeste olduğu gün gerçek bir burjuva oldu; toplum içinde uzun ve dağınık, özel hayatında kısa ve özlü konuşurdu; cimri olduğu söylenirdi, ama bunun kanıtı yoktu; aslında kendi fantezileri ya da görevleri söz konusuysa, müsrifliğe karşı pek duyarlı değildi; asilzadeydi, ama şövalye değildi; sade, sakin ve güçlüydü, ailesi ve saray halkı tarafından çok sevilirdi, hoşsohbetti, doğru yolda bir devlet adamıydı, içten soğuktu, o an ilgi duyduğu konuya kendisini tamamen verirdi, daima mümkün olduğu kadar yakından idare ederdi, kin duymak da, minnet duymak da elinden gelmezdi, üstünleri sıradan olanlara karşı merhametsizce kullanırdı, tahtların altında sağır bir uğultuyla homurdanan o esrarlı ittifakları parlamento çoğunluklanyla oyuna getirmekte ustaydı, açıkyürekliydi, bazen açılmakta ihtiyatsızlığa kadar vardı, ama bu ihtiyatsızlık içinde bile fevkalade becerikliydi; tedbiri, çehresi, maskesi boldu; Fransa'yı Avrupa'yla, Avrupa'yı da Fransa'yla korkuturdu, ülkesini sevdiği kesindi, ama ailesini tercih ederdi; otoriteden çok, hakimiyete ve kibirden çok otoriteye değer verirdi, ki böyle bir tutumun şu felaket yanı vardır: Her şeyi başarıya çevirdiğinden hileyi kabul eder ve alçaklığı kesinlikle reddetmez, buna karşılık şu faydalı yanı da vardır: Siyaseti şiddetli çatışmalardan, devleti kopmalardan, toplumu bela ve sıkıntıdan korur, titiz, dürüst, uyanık, dikkatli, nüfuzlu, yorulmak bilmezdi, bazen kendi kendini yok saydığı, yalanladığı olurdu; az önce Avusturya'ya karşı cesur, İspanya'da İngiltere'ye karşı sebatkârdı, Anvers'i bombaladı, Pritchard'a tazminat ödedi; Marseillaise'i tam bir inançla söylerdi; yorgunluğa, bitkinliğe, güzellik ve ideal zevkine, cüretkârca cömertliklere, ütopyaya, ham hayale, öfkeye, boş gurura, korkuya yabancıydı; gözü pekliğin her türlüsüne sahipti; Valmy'de General, Jemmapes'da askerdi; sekiz defa suikaste uğradı ve hepsinden gülümseyerek çıktı; bir humbaracı kadar sert, bir düşünür kadar cesurdu; sadece Avrupa'nın sarsıntıya uğraması ihtimalleri karşısında endişelenirdi, büyük siyasi maceralara göre değildi; hayatını tehlikeye atmaya daima hazırdı, ama eserini asla, kendisine bir kral olarak değil, bir zekâ olarak itaat edilmesini sağlamak için iradesini etki kılığına sokardı; gözlem yeteneği vardı, ama kehanet yeteneği yoktu; düşüncelere pek önem vermezdi, ama insanları değerlendirmesini bilirdi, yani hüküm vermek için görmesi gerekirdi; süratli ve keskin bir sağduyusu, pratik bir zekâsı vardı, kolay konuşurdu, belleği çok güçlüydü; Sezar, İskender ve Napoleon'la tek benzer noktası olan bu güçlü bellekten daima yararlanırdı; olayları, ayrıntıları, tarihleri, özel isimleri bilir, kitlenin eğilimlerini, tutkularını, dehalarını, ruhların iç özdeyişlerini, gizli ve karanlık isyanlarını, tek kelimeyle, bilincin görünmez akımları diyebileceğimiz şeylerin hiçbirini bilmezdi; Fransa'nın üst tabakasında kabul görüyordu, ama alt tabakalarıyla pek uyuşmuş değildi; incelikle her işin içinden sıyrılırdı, fazla hükümet eder, yeterince saltanat sürmezdi; kendi kendisinin başbakanıydı; büyük fikirlerin karşısına küçük gerçeklerden engel çıkarmakta pek ustaydı; uygarlık, düzen ve organizasyon konusunda ki yaratıcılığını bir melekeyi, bir çeşit formalite ve çekişme esprisiyle birleştirirdi, bir hanedanın kurucusu ve hakkın savunucusuydu; biraz Charlemagne'e, biraz da bir avukata benzerdi, kısaca yüksek ve orijinal bir kişilikti; Fransa'nın kaygılanmasına rağmen güçlü devlet olmayı bilen bir hükümdardı, – Louis-Philippe yüzyılın en seçkin kişileri arasında yer alacaktır ve şan ve ünü biraz sevseydi, yararlılık duygusuna sahip olduğu kadar azamet duygusu da taşısaydı, tarihin en ünlü yöneticileri sırasına geçerdi.

    "Ben bile kendimi tanıyamıyorum; kendi kendime yabancıyım, kim olduğumu ve adımın ne olduğunu, yalnızca Allah bilir."



    "Mahomet başlıklı şiir..
    Hugo'nun, 1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hâlâ Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde yer alıyor."

    MAHOMET (HZ. MUHAMMED)

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona : "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti