• Gözlerini açtı, havadaydı. Daha önce hissetmediği kadar özgür. Rüzgâr da var ama hafiften. Sürüklüyor biraz, içgüdüsel bir hareket yaptı. Sarı siyah bir şeyler gürültülü bir şekilde ileri geri hareket etti hızlıca, çırpındı. Çırptı, evet kanat çırptı, kanatları vardı – havadaydı bir şekilde, böyle bir şey olacağını düşünmeliydi. Büyüklerdi, hayatında gördüğü en büyük şeylerdi ama omzunu ağrıtmıyorlardı. Renklerini fazla sevmese de olduğu yerde durmasını sağlıyorlardı işte. İleri gitmek istese? Evet, yavaş da olsa hareket etmeye başlamıştı, daha fazla çaba göstermesi gerekiyordu ama. Hareketleri kavramaya başladığı anda yükselmek istedi, yukarıdan bakmak her şeye. Fazla yükselemedi ama, daha çok esiyordu oralar. Bir sokaktaydı, top oynayan çocuklar, ip atlayan kızlar, zıplayan beyaz bir köpek, yeni çıkmış ekmek kokusu, eskilerden kalan bir hatıra, hangi eski bilmiyordu amaç. Tekrar aşağıya indi, fark edilmemeye çalışarak kenardan kenardan ilerlemeye başladı. Kocamandı ama kanatları, sarı/siyah. Zor olacaktı epey. Nereye peki, nereye giderler ömürlerinin ilk gününde? Tam bunları düşünürken sararmaya başlamış bir yaprak önünden geçti. Yine bilinçsizce atıldı peşinden. Yaprakla birlikte bir yükselip bir alçalıyordu. Küçükken babasının götürdüğü lunaparktaki gibi çok eğleniyordu. Hani o balerinin eteğinden insanlara baktığı zamanki gibi. Birden yaprağı takip etmeyi bıraktığını fark etti. Başka bir güdü ele geçirmişti tüm bedenini. O sarı siyah organlar yukarlardaki kırmızı bir çiçeğe doğru götürüyordu onu. Kasım daha gelmemiştir herhalde diye düşündü uzaktaki krizanteme bakarken. Demek benim olayım da buymuş. Ama hedefine üç balkon kala garip bir tempo bulaştı kanatlarına. Evden gelen “Dum-ka-ka ka-ka” seslerine kayıtsız kalamadı ne yazık ki, krizantemler üzgün üzgün bakarken açık pencereden içeri daldı. Bir iki saniye içinde müzik bütün vücudunu sarmalamıştı, “Dum-ka-ka ka-ka” beyninde (var olup olmadığını bilmese de) dalgalanıyordu. Yön duygusunu kaybetmişti. Döne döne bir kafesin içine girdi, sağdaki koca kanadı bir tele çarpınca ani bir ışık çaktı, diğer tarafa savruldu ve tellere takıldı, sürekli ışık ve duman vardı. Ve başka bir koku, yanık kokusu. O güzel kanatları yavaş yavaş yanıyordu, her ”Dum-ka-ka “ile acısı daha fazla artıyordu. Kendini kaybetmeden önce son hatırladığı ”Ateşteyim ben ateşte” kelimeleri oldu.

    **

    Gözlerini açtı, çöp kutusunun yanındaydı. Arkasında, hayır üstünde birisi vardı, sanki bir şeyini sokmaya çalışıyordu arkadan. Ulan! Silkindi, öne doğru zıpladı. Sefil bir sokak köpeğiydi üzerinde pireler uçuşan. Ses telleri çatlayana kadar bağırdı. Müşkülpesent köpek başını eğerek uzaklaştı. Kendisi de köpekti elbette, patilerine bakılırsa oldukça da bakımlıydı herhalde. Kesin kendisini seven iyi bir ailenin yanında yaşıyordu. Ee, bu bok kokulu yerde ne arıyorum peki? Kaybolmuştu herhalde. Başka türlü olamazdı, şimdiden her yere asmışlardır resimlerimi. Çıkması lazımdı, resimlerinin olduğu bir yere ulaşması. Zıplayarak yürümeye başladı, çok mu aradım bu yürüyüş şeklini? Karanlık sokaktan çıkamadan daha, iki kedi çıktı önüne, birisi cılız ve siyah, diğeri ise sarman. Mafya sanki, tiplere bak. Kedileri görmemiş gibi yaparak yanlarından geçmeye kalktı. Zayıf olan hırladı, bir şeyler söyledi. Anlamadı tabii, kendisi gibi bir iyi aile köpeği ne anlasındı bu ne idüğü bilinmezlerin konuştuğundan. Ama tam yanından geçerken sarman bir pençe attı. Ahh, vay kahpe. Zıplayarak depar atmaya başladı hemen. Hiç durmadan yirmi dakika kadar koştu, sonra arkasına baktı, takip eden yoktu. Durunca belindeki acı daha da dayanılmaz hale geldi, şerefsizler, zehirlemek lazım bunların hepsini. Etrafına baktı başka bir sokağa girmişti ama burası daha kalabalıktı, top oynayan çocuklar, ip atlayan kızlar. Sanki daha önce görmüştü buraları, eski evlerinin olduğu mahalle gibiydi sanki, o sabah erkenden kalkıp ekmek almaya fırına yollandığı sokak. Yukarıda uçan sarılı siyahlı güzel bir kelebek bile vardı eskisi gibi. Burnuna gelen fırından yeni çıkmış ekmek kokusu acıktığını hatırlattı. İlerde bir kasap vardı. Babacan bir adama benziyordu kasap. En sevimli haliyle yanaşmaya çalıştı, ama garip bir şeyler vardı. Kuyruğu sallanıyordu istemsizce. Durdurmaya çalıştı, şimdi de sağ arka ayağı uymuştu kuyruğuna. “Nooluyor?” diyemeden iki arka ayağı da garip bir şekilde dans etmeye başlamıştı bir tempoda. Tempo? Evet yukarılardan bir yerlerden gelen bir ses o sabahki köpek gibi nüfuz etmişti arkadan ve yavaş yavaş öne ilerlemeye başlamıştı. “Dum-ka-ka ka ka, dum-ka-ka ka-ka “ sesleriyle deli bir şekilde çırpınmaya başlamıştı kasabın önünde. Sadece çırpınmıyordu, deli gibi eşlik ediyordu şarkıya en pes sesiyle. Kasap da artık o kadar babacan görünmüyordu artık. Elinde süpürge vurmaya başladı başına. Vuruyor bir de bağırıyordu “Yardım edin, kuduz köpek diye” Kaçamıyordu, duramıyordu sadece dinleyip dans ediyordu kapasına sopaları yerken “Gitsem, gidemem, kalsam, kalamam, sevsem, sevemem, şaştım bu işe”

    **

    Gözlerini açtı. Nena’nın tek kulaklığından gelen sesi her zamanki geri planı veremiyordu yaşamına. Sargılar çıkana kadar stereodan yoksun kalacaktı haliyle. Tüm arkadaşları aptal demişti öğrenince. Fazla arkadaşı yoktu aslında ama işte tanıdığı herkes. Yok bir kız için değer miymiş de, ne ispatlamaya çalışıyormuşum da, kanamadan ölebilirmişim de. Kulağın ucundan ne kadar kan çıkabilir ki en fazla? Van Gogh’a da aptal demişler miydi acaba arkadaşları? Hem kendisi de resme başlamıştı altı aydır. En uygun bu gelmişti ona, böyle göstermek istemişti sevgisini. Anlamamıştı orospu, ayrı. Neyse az kaldı zaten. İki haftaya çıkacaktı sargılar. Ürperdi birden. Paçasına bir şey sürtünüp geçti, baktı, beyaz bir köpek. Sevmezdi, korkardı köpeklerden. Karşı kaldırıma geçti, fırından yeni çıkan ekmeğin kokusu buraya kadar gelmişti. Nasılsa artık birlikte olmadıklarına göre rejim yapmak zorunda değildi, ekmek de yiyebilirdi değil mi? Köpeğin uzaklaştığını görünce fırına doğru gitti. Sıcak bir ekmek aldı, başını koparıp ağzına attı. Çıkarken başının üstünden bir kelebek geçti. Güzel bir gündü bugün. Artık bitmişti, unutmuştu. Hiçbir şey engel olamayacaktı yeni başlayacağı hayata. Apartmana girdi, merdivenleri çıkmaya başladı ama bir ses tüm aparmanı dolduruyordu. Kulaklığını çıkardı, tanıdık bir tempo, “Dum-ka-ka ka-ka, dum-ka-ka ka-ka” İkinci katta temponun kaynağını buldu. Kasap Kâmil abinin evinden geliyordu müzik. Saçma bir şekilde yaklaşma ihtiyacı duydu kaynağa. Kapının yanına gitti, aralıktı ilginç. Sonunu düşünmeden içeri daldı, arkadan geliyordu müzik sesi, bir köpeğin kokuyu takip ettiği gibi yaklaştı adım adım müziğe, kapıyı araladı, yatak odasıydı herhalde. Kafasını uzattı. Son gördüğü elinde tabancasıyla Kâmil abiydi. Yere yığıldı, kanlar içinde yatarken kafasının içinde tempo tutuyordu şarkıya. ” Gitme, gelme, yapma, etme derken, bir sıkımlık aşkımız da bitti”

    **

    Gözlerini açtı. Elinde tabanca, yerde kulağı kesik Kıvanç, yatakta karısıyla Kazanova Kürşat. Donmuştu her şey. Bundan sonrasını düşünmemişti hiç. Kıvanç da yoktu zaten hesapta. Böyle kalsaydı ya hep. Hiç devam etmeseydi zaman. Zaten olan olmuştu, Kevser hayırsız çıkmıştı. Kürşat’ın korku dolu gözlerinde alay vardı sanki, arkalarda bir yerde Kamil’in hayatı boyunca takacağı boynuzlarla alay ediyordu adam. Kevser de “İktidarsız sünepe” diyordu aslında “Yıllarca kapattın beni eve, yemeyenin malını yerler”. Her şey ne kadar güzeldi oysa o gün. Dükkanı kirvesine bırakıp fırından sıcak ekmek bakkaldan da 250 gram peynir almış dükkanın arkasına geçip demlenmeye başlamıştı. Üstelik dükkana dönerken kocaman bir kelebek geçmişti yanından ki Kamil’in kügatında bu uğur demekti. Bir de radyoda karısıyla ilk kez dinledikleri şarkı çalınca dayanamayıp eve gitmeye karar vermişti. Kirvesine “Şu köpeğe bir iki parça et at sevaptır diye bağırıp ve koşmaya başladı. Apartmana girince şarkıyı duydu yine. Hissetmişti demek Kevser de, onu bekliyordu. Koşa koşa çıktı merdivenlerden, tam içeri girecekken ayakkabıları gördü. 45 numara yumurta topuk. İçine bir kurt düştü Kamil’in. Kapıyı açtı, müzik bangır bangır çalıyordu. Oturma odasına geçti, babasından kalan emaneti aldı, bıraktı sonra, belki de başka bir şeydi. Sadece… aldı tekrar, yavaşça yatak odasının kapısını açtı. İşte üç buçuk dakika önceye kadar olanlar böyleydi ve şimdi her şey donmuştu. Gerçi dışarısı farklıydı, köpek havlamaları, sinek kavrulmaları, oyun sesleri ile dolu bir dünya vardı odanın dışında. Ama odada sadece tek bir tempo vardı saat gibi “Dum-ka-ka ka-ka dum-ka-ka ka-ka”. Evet bundan sonra ne yapacağını düşünmemişti, hele o üst kattaki sünepe oğlanı kazara vurduktan sonra işler iyice karışmıştı. Yazık oldu da çocuğa, e bana yazık olmadı mı? Üç ihtimal vardı aslında, bir bu lekeyi temizleyip hapse girebilirdi, ama Kevser…o da çok çekmişti biliyordu. Hem ne yapacaktı ki ki hapiste? Hayatı boyunca aklına kazınacaktı Kazanova ile Kevser’in … Ani karar vermesi lazımdı, yoksa … bitmiyordu şarkı, geçmiyordu an. Tamam dedi içinden, müzik setinden “Hayır mı şer mi bilmem ama” kelimeleri boşalırken silahı ağzına doğrultup tetiği çekti.

    **

    Gözlerini açtı. Tam istediği şekilde, tam istediği yerdeydi. Her on-on beş yılda bir bazen onu ödüllendirmek için böyle görevler verirdi. Bu kez de bir kişinin canını alacaktı gerçi ama alacağı bu can dört başka hayata yaşama şansı tanıyacaktı. Güzel bir gündü yıllar sonra nihayet. Karşısında oturan çifte baktı. Mini etekli, bol makyajlı kadın uzun siyah saçlı bandanalı adama bir şeyler soruyordu.
    - İlk albümünüzle pop dünyamıza bomba gibi girmeye hazırlanıyorsunuz. Neler hissediyorsunuz?
    - Tabii ki çok heyecanlıyım, ama aynı zamanda kendimden eminim. Bu albüm zirveyi ezip geçecek. Dünya çapında üne kavuşacak.
    - Önünüzdeki on yılda kendinizi nerede görüyorsunuz?
    - Biliyorsunuz başarılı bir grup geçmişim vardı, ama solo olarak kariyerime devam etmeyi boşuna tercih etmedim. Benim düşüncelerim değil dinleyicilerimin düşünceleri önemli. Ve eminim onlar bir on yıl sonra beni Türk pop müziğinin zirvesine çıkaracaklar. Belki o gün bana apayrı şeyler soracaksınız Megastar olarak.
    - Umarım öyle olur, peki şu an bize hangi şarkıyı söyleyeceksiniz?
    - Sürpriz olsun, iki üç ay sonra MTV’de de izlersiniz klibi.
    - Peki sahne sizin.

    İşte gelmişti zamanı, daha şarkıya başlamadan, şarkı yayılmadan halletmeliydi işi. Hazırdı, hem röportajda söylediği kadar büyük bir kayıp olmayacaktı sanki. Müzik başladı, yaklaştı yavaş yavaş sahneye. Başlamıştı şarkıya bandanalı adam. “Dum-ka-ka ka-ka Dum-ka-ka ka-ka “ İşte şimdi, ama nedense emin olamıyordu bir şey vardı onu engelleyen, gürültülü bir şeyler bozuyordu oyununu. “Dum-ka-ka ka-ka, dum ka-ka ka-ka” Kendine hakim olmaya çalıştı, her zaman yaptığı işti, salak bir hercai için kariyerinden olamazdı. Gözünü kapattı, son bir çabayla işini yaptı. Bir sonraki an şarkı durmuş, herkes sahnenin kenarında toplanmıştı. Mini etekli bol makyajlı kızın beyin kanamasından öldüğü anlaşılmıştı.

    Şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=wc0zPGKqOnA
  • #77872523 etkinliğindeki öyküler burada paylaşılacaktır. İyi dinleme ve yazmalar:)

    ÖYKÜLER
    ----
    7. Sümeyra Özat - Yeşilçam Güncesi - #79996978
    6. Çetin Öcalan - Vatan Millet Washington - #79911447
    5. Davut Karalı - Medd ü Cezir - #79177975
    4. Osman Y. - Olduramayanlar - #78748024
    3. ~Kevser S.~ - Günlük Çile - #78713628
    2. Erhan - Dum Ka Ka - #78611943
    1. Fox Mulder - Ah Canım - .#78002470
  • 436 syf.
    ·7 günde
    En başa, Orhan Pamuk'un üslubunu, anlatımını ve edebi dehasını çok sevdiğimi not düşerek, birkaç kelam etmek isterim.

    Öncelikle "Happy birthday", "Joyeux anniversaire", "Buon compleanno",
    "S dnem rozhdeniya" gibi farklı dünya dillerindeki söyleyiş biçimlerini Google'dan bulup kullanarak,
    Sevgili Orhan Pamuk'un dünkü doğumgününü en içten dileklerim ile yürekten kutlamak istiyorum. Zira "Kar" romanınını okuduktan sonra, kendisinin Türkçe'ye hakimiyetinin zayıflığı neticesinde, diğer dillere daha hakim olabileceği kanaatine vardım.

    Kafamda Bir Tuhaflık, Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale, Cevdet Bey ve Oğulları, Kırmızı Saçlı Kadın ve Manzaradan Parçalar'dan sonra okuduğum yedinci Pamuk kitabıydı Kar. Beğeni sırasına koyacak olursam yine yedinci sıraya tekabül edecektir. Oysa ki güzel başlamıştı benim için.

    Kitap; 1980 askeri darbesinin ardından zorunlu olarak Almanya'ya iltica eden, asıl ismi olan Kerim Alakuşoğlu'nu kullanmaktan haz almadığı için sadece baş harflerini kullanan KA'nın , annesinin ölümü üzerine İstanbul'a dönüşü ve dört gün sonra gazeteci kimliğiyle bölgede artan kadın intiharları ile belediye seçimlerini araştırmak ve gerekli röportajları yapmak amacıyla Kars'a doğru çıktığı uzun yolculuk ile başlıyor. Tabi bu sadece okura verilmek istenen amaç zira Ka' nın büyük bir hevesle Kars'a gitmek istemesinin en büyük, belki de tek sebebi, üniversiteden okul arkadaşı, güzeller güzeli İpek'in boşandığını öğrenmesi ve bunu fırsat bilerek ona ulaşma arzusu...

    Anlatılan olaylar, yaratılan örgü, sanıldığı gibi Kars ilinde, geçmiş zamanlarda yaşanmış olaylar değil. Pamuk bunların tamamının kurgu olduğunu üstüne basa basa belirtiyor. Kars'ı ise kozmopolit yapısından ötürü, dönemin Türkiyesinin atmosferini yansıtabilmesi adına, minyatür bir şehir olarak seçiyor muhtemelen. Eser içerisinde birkaç yerde Kars ilimizin, Ermeni ve Ruslar tarafından inşaa edildiğini, daha sonra Türklerin işgal ederek, üstüne konduğunu ima ediyor. Oysa ki, M.Ö. 130 yıllarında bölgede yaşayan Bulgar Türkleri Karsaklar' dan ismini alan Kars, 1064 yılında Sultan Alparslan'ın fethi ile Selçuklulara geçiyor. 1535 yılında ise Osmanlı topraklarına dahil oluyor Daha sonraları, Gürcü, Moğol, Karakoyun ve Akkoyun egemenliklerine giren Kars, 1877-1918 yılları arasındaki süreçte Rus işgali altında kaldıktan sonra, en nihayetinde, 1920 yılında Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katılıyor.

    "Os­man­lı za­ma­nın­da çe­şit çe­şit mil­le­tin, me­se­la bin yıl ön­ce dik­tik­le­ri ki­li­se­le­rin ba­zı­la­rı hâ­lâ bü­tün haş­me­tiy­le du­ran Er­me­ni­le­rin, Mo­ğol­la­rdan ve İran or­du­la­rın­dan ka­çan Acem­le­rin, Bi­zans ve Pon­tus dev­le­tin­den kal­ma Rum­la­rın, Gür­cü­le­rin, Kürt­le­rin, her tür­lü Çer­kez kav­mi­nin ya­şa­dı­ğı bir yer­di bu­ra­sı.”

    KA'nın Kars yolculuğunun sessizliği, Kars'a ulaşmasıyla yerini kış kıyamete bırakır. Buradaki kış kıyametten kastım hem gerçek hem mecazi anlamda, lakin bölge bir yandan aralıksız yağış nedeniyle tamamıyla kara teslim olmuş, bir yandan da siyasi polemik ve çatışmaların merkezi haline gelmiştir. Bu merkez neler barındırmıyor ki bünyesinde ; siyasal İslamcılar, kökten dinciler, cemaatler, Kemalistler, türban meselesi, intihar eden kadınlar, darbeler, dini sorgulamalar, derin devlet, doğu-batı sentezi, jakobenler, cehalet, yobazlık, ihanet, hıyanet ve tabi olmazsa olmaz aşk...

    Pamuk, üç yıldan kısa bir zaman zarfında yazdığını söylüyor Kar'ı. Ve elbette gerekli incelemeler ve yerinde tahliller için çok kereler Karsa gelip gitmiş. Dönemin çalkantılı seyrini ve siyasi mücadelelerini KA 'nın gözlemleri doğrultusunda aktaran Orhan Pamuk, aslında ülkemizin gerçekten karşılaşmış olduğu sorunları baz alarak, bam telinden yakalıyor okuru. Muhtevası bakımından toplumsal gerçekçi tarzda, biraz mistik, biraz fantastik, biraz sürrealist bir roman olan Kar, hatrı sayılır düzeyde pastişler ve kolajlar da içeriyor. Metinlerarasılık tekniğinin sık sık kullanılmış olmasına rağmen, ben kendi adıma bu eseri portmodern kategorisine asla koyamam,çünkü daha çok Modernist ve tematik bir çizgiye sahip.

    Kar, okunurluğu kolay olmasına karşın, anlaşılabilirliği zor bir roman. Şöyle ki çok güzel ve sağlam bir kurguya sahip ancak Orhan Pamuk zannediyorum Türkçe kullanımından bihaber. Burada saymamın mümkün olmayacağı kadar fazla sayıda cümle düşüklükleri, kopukluklar ve yanlış kelime kullanımları mevcut eserde.

    Kimi okurların ya da yazarın bizzat kendisinin savunduğu gibi, tarafsız bir roman olduğu savına ise kati suretle katılmıyorum. Belki her zümreye eşit mesafede durmaya gerçekten çaba sarfermiştir Pamuk, fakat ben o çabanın sonucunu göremedim. Ana karakterimiz KA'nın "Türk şiiri''öbeğini sevmemesi, üstüne üstlük bunu milliyetçi, gülünç ve zavallı bir kavram diye tanımlaması çok talihsizdi. Haricinde bir talihsizlik de ısrarla terörist kelimesini kullanmayıp, onun yerine gerilla kelimesini tercih etmesiydi. Kürt terörist demiyor da Kürt milliyetçisi ya da Kürt gerillası diyor, oldu Pamuk oldu!

    Kitabın girişine, Stendhal'ın Parma Manastırı'ndan can alıcı bir alıntı yerleştirmiş Orhan Pamuk:
    "Edebi bir eserde siyaset, bir konserin ortasında patlayan tabanca gibi kaba ama göz ardı edemeyeceğimiz bir şeydir. Şimdi çok çirkin şeylerden söz edeceğiz."

    Hani, yazarın bu roman politiktir , gibisinden bir açıklama yapmasına gerek bile kalmadan, bu alıntı sayesinde içerikte bizi nelerin beklediğini az çok anlıyoruz. Bilhassa o dönem Batman'da baş gösteren kadın intihar vakaları, irticai faaliyetler ve türban olayları ana temaya yerleştirilmiş. Bahsi geçen intiharların daha başka sebepleri olsa da çoğunluk sebep, kız öğrencilerin üniversitelere baş örtülü giremeyişidir. Bu konuda kesinlikle samimi bulmadım yazarı. Birtakım siyasi güçlerin türbanı pis emellerine alet etmesi gibi, Pamuk'un da bir ticari çıkar gözeterek hatta bir tık daha ileri gidip bir yaranma çabası ile bu konuya değindiği inancındayım.

    "Başörtüsü yüzünden üniversiteye alınmayan kızların yazdığı öfkeli kitaplarda, siyasal İslamcı propaganda risalelerinde, yarı çıplak gezen bir kadınken örtünüp İslam’a dönen göbek dansözünün eğlenceli hatıralarında roman için pek çok ayrıntı bulurdum."

    Örtünmeyi sorgulamak hiç kimsenin tekelinde değilken, Pamuk'taki bu cürrete bir anlam veremedim doğrusu. Yine bu konu ile alakalı şöyle bir beyanatı var ki bence beyanattan öte net bir gaf:

    " Türkiye’de roman okurlarının çoğunu oluşturan, dindar olmayan, Batılılaşmış kadın okurlar, başörtüsü taktığı için üniversiteye alınmayan kadınların anlaşılabilir dertleriyle ilgilendiğim için huzursuz oldular."

    Ne demek okurların çoğunu oluşturan?
    Ne demek dindar olmayan Batılılaşmış okur?
    Ne demek baş örtüsünden rahatsızlık duymak?

    KA`ya gelecek olursak... Sosyalist bir geçmişe sahip, laik, Kemalist kimliğinin ardında, pısırık, korkak ve ateist görünüp şeyh eli öpen bir kaypak bir şair kendisi. Üç günlüğüne geldiği memlekette, hayatının kararlarını alması, İpek gibi bir kadını da bu kararlara ortak etmesi akıllara zarar bir durumdu gerçekten. İpek kim derseniz, yukarıda bahsettiğim üniversiteden arkadaşı... Babası ve kız kardeşi Kadife ile birlikte Kars'ta, kendilerine ait olan Karpalas Otel'nde yaşıyorlar. KA ile üç günlük ama tutkulu bir gönül macerasına girişiyorlar ve böylece aşkın ulaşılmazlığı yitiyor. Bir de Lacivert Beyimiz var. Bu da bu iki kızkardeşin birden sevgilisi. Ha unutmadan Necip ile Fazıl Beyler de var, onlar da bunların sevgilisi, kim kime dum duma anlayacağınız. Sunay Zaim ve eşi Funda Eser ise şehre gelmiş bir tiyatro topluluğunun elemanlarıdır. Yerel seçimlerin İslamcı Kürtlerin lehine sonuçlanacağını düşünen devlet yanlıları, askeri gücün de desteğiyle darbe yapar ki bu darbenin tohumları tiyatro oyununda atılır, oyun içinde oyun başlar. Darbenin liderdi bir nevi Millet Tiyatrosu oyuncusu Sunay Zaim'dir. Kar yolları kapamış, Kars'ın dış dünya ile iletişimini kesmiştir. Bu noktadan sonraki olaylar ise romanın kilit noktasını oluşturmakta. Romanın sonuna doğru, KA'nın arkadaşı yazar Orhan'ın, KA'nın notlarından ve Kars'ta ilişki kurduğu insanlarla yaptığı görüşmelerden derleyerek Kar romanını meydana getirdiğini öğreniyoruz.

    Daha önceki Pamuk romanlarında hiç böyle sevimsizlikler ile karşılaşmamıştım bilakis her birini ayrı ayrı çok beğenerek okumuştum. Ama bu sefer, yazarın ukalalığını iliklerime kadar hissettim. '' Koskoca Nobel sahibi adam, normaldir, bırak da ukala olsun"diye düşünebilirsiniz. Olmasın efendim olmasın. Türk milletini ve Türk devletini temsil ettiği sürece böyle yukarıdan bakmasın bize. Ben sağı ya da solu ya da dinleri eleştirmesin demiyorum. Lakin eleştirilerinde yaptığı genelleştirmeler zinhar kabul edilemez. Din adamlarının ve onlara yakın duranların tamamını dindar, alim, mağrur ve mazbut göstererek ya da tüm Kemalistleri, tüm laikleri ayyaş, katil, ahlak yoksunu ve dönek gibi sunarak ılımlı politika izlenmez. Kemalistlerin son demlerini yaşadığı, bu nedenle ancak ve ancak darbelerle ayakta kalabileceği tezini savunan romanda baş örtüsü de salt siyasi bir ürün olarak arz-ı endam etmekte. Ayrıca birilerinin Sayın Pamuk'a hatırlatması da lazım ki, dindarlar sadece İmam hatiplilerden ibaret değil.

    Yazacak çok şey var daha ama ben yine uzatmışım,affoluna lütfen. Dediğim gibi Kars ekseninde doğunun geri kalmışlığını, çaresizliğini, imkansızlıklarını ve dini duygularının sömürülmeye meyilli olduğunu başarılı bir kurgu ve güçlü tekniklerle ile bizlere yansıtmış Orhan Pamuk. Fikirlerine katılmamak benim kendi tercihimdi.Siz bahsettiklerimi göz ardı edebilecek ya da kurguya verebilecekseniz bu eseri okumayı lütfen ihmal etmeyin. Çünkü, yabancı basın ve yabancı pazar piyasaları için "Kar", gerçekten de "Kâr" lı bir kitap!

    Madımak Katliamı'nda yitirdiğimiz Sevgili Behçet Aysan' ın kar dizeleri ile kapanışı tatlı yapmak istiyorum,kalın sağlıcakla...

    Kar yağıyor dışarda
    sokak lambasına düşüyor
    ve serçeler
    üşüyor
    kenarları hafifçe yanmış
    sayfalarına kanı
    sıçramış
    bir kitapta
    nazım hikmet
    okuyorum.
    dışarda kar yağıyor
    ve dağ lokantasına
    gidiyor
    zengin
    kasabalılar.
    kar yağıyor dışarda
    mektubun yeni gelmiş
    İstanbul
    kokuyor.
    dışarda kar yağıyor
    Seni seviyorum....
  • Küçük kız,kadın hazırdı. Onu
    kendime çektim. Talihim yine yaver gitmişti, tanrılar gü-
    lümsüyordu. Öpüşler giderek daha ateşli hale geldi. Elini ka-
    mışıma koydum ve geceliğini sıyırdım. Amcığıyla oynamaya
    başladım. Organı olan bir Katherine? Klitorisi ortaya çıktı,
    yavaşça dokundum ona tekrar tekrar. Sonunda üstüne
    çıktım. Kamışım yarıya kadar içindeydi. Çok dardı. İleri geri
    hareket ettirdim, sonra ittim. Kamışımın diğer kısmı içeri
    deydi. Harikaydı. Beni sımsıkı sıkıyordu. Hareket ettim,
    daha da sıktı. Kendimi kontrol etmeye çalışıyordum. Dur-
    dum ve sakinleşmek için biraz ara verdim. Onu öptüm, alt
    ve üst dudağını öptüm ayrı ayrı, üst dudağını emdim. Saçları
    yastığa yayılmıştı.
    Sonra onu memnun etmekten vazgeçip
    sertçe siktim onu. Cinayet gibiydi. Hiçbir şey umurumda
    değildi, kamışım çıldırmıştı. Bütün o saçlar, onun genç ve

    güzel yüzü. Bakire Meryem'in ırzına geçmek gibiydi. Boşal-
    dım. İçine boşaldım, acı çekerek, en derinlerine ulaşarak —

    ruhen ve bedenen — tekrar tekrar...
  • 216 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Eve, torrentten albüm emeyim diyerek büyük bir keyifle gelmiş ve daha ayın 3. yazıyla "üçüncü" gününde adil kullanım kotamın yarısını emen kenafir kardeşimin youtube dan açtığı Çelik - dum ka ka (mezar kazıp çıkardı resmen yaa!!!) parcasını dinliyerek bu satırları yazıyor olan ben gözlerim seyirirken hepinizi sevgiyle selamlıyorum..

    SABAH GELEN İNTİKAM EDITI : kotamı sömüren kenafir kardeşimden intikamımı , evdeki bütün kapı ve pencereleri kapatıp kaynayan bir odada başucuna bıraktığım "YAN CEHENNEM YAN 5 KAMYON KÖMÜRLE GELİYOR" yazılı bir not ile aldım .. kendisi geç yattı ve bugün izinli ...SÖZDE UYUYACAKTI.. nilüferden kendisi için "eden bulur güzelim kalır sanma yanına" dizelerini gönderiyorum .. DON'T MESS WITH TUCO!!!

    - JAPON MANYAKLIĞINI BİLMEDEN NASIL KUCAKLADIM .. -

    Öncelikle bu MANYAK milletle hayatım nasıl kesişti ve bende yarattığı tahribatlar ( ki gerçekten maddi anlamda hayatımı kaydırdılar =) ) neler oldu onu açıklayarak başlayayım.. henüz ilkokula gitmediğimiz ya da yeni yeni gittiğimiz , trt nin de trt olduğu dönemlerde origami denen bir manyaklıkla ilk olarak hayatıma dahil oldular .. 80 ler yokluk devri elişi kağıdı falan çok para ...öyle kolayda bulunmuyor ..bizimkilere aldıramıyorum .. ağlıyorum zırlıyorum sandalyeden kafa üstü intihar girişimleri.. YOK!! trt de o envai çeşit elişi kağıtlarıyla efenime söyleyeyim orangutan fil zürefa su aygırı!??! ( valla yaptı zaten o gün ben olmıyacağını anladım kapadım o defteri ) yapan zombi bir teyze var.. kadın zaman veriyor ama eller küçük ...birde tekrar yok ! 8 hareketi gösteriyor .. bizim hafıza 3 te 4 te bilemedin 5 te error veriyor ..mavi ekrana geçiyorum.. neyse bir sinir harbi ile olmayacağını anlayıp içimde bir nefretli ukte ile kedi ciğer ikilisi misali son verdim origami macerasına .. tabii japon sanatı falan olduğunu bilmiyoruz o dönem.. sonrasında ilkokula başladık Voltron ile dünyamızı kararttılar.. haftasonu sabahın köründe uykudan uyanıp ranzadan atlayıp 2 3 yaşındaki kardeşimi pembe aslan olmaya ikna etmek sureti ile kırıp dökmedik eşya bırakmadık .. yediğimiz zopa cabası ..beslenme çantasının içine bayılacak kadar ağlayınca birde robotlu suluk aldırdım .. hehehehe!!! sonra özel tv ler açıldı anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz diyerek..kanal 6 da yaz günleri öğle kuşağında karate filmleri ve BRUCE LEE (!!!) ile cep boy terminatör dönemine giriş.. karşı lise inşaatından tuğla getirip evde kırmalar, kum tepelerine 3. kattan atlamalar ( annem yazık kadıncağız görünce korkudan bayılmış dövemedi bile eve gidince ahauahauaha =) ) falan derken bizimkilere birde tahta katana yaptırdık tarif üzerine .. baktılar olacak gibi değil ilgiyi başka yöne çekelim dediler heralde =) o döneminde sonuna anneme kafa tutup katanayla dayılanınca , annem oklava sanatıyla TÜRK EV HANIMININ FENDİ JAPONU YENDİ DİYEREK GERÇEK ANLAMDA NOKTA KOYDU .. ama "nicca" YILMAZ!! =) yediğimiz ufak çaplı darbeler ile yıllar yılları kovaladı.. uzunca bir müddet tv lerden filmler vasıtası ile haşır neşirliğimiz devam etti.. üniversiteye girdik .. ha tabi bir de 5-6 sene öncesinde metal alemine girizgah yapmışız saçlar uzun deri ceket - kamuflaj -postal 3lüsü falan evdekiler umudu kesmiş .. saldım çayıra mevlam bombalaya diyerekten ..bir de dergi ve fanzin çıkarıyorum bir arkadaşımla o dönem .. o arkadaşım bir gün benim hayatımı karartıp JAPON KÜLTÜR MERKEZİNDE ANİME İZLEMEYE ÇAĞARDI.. hayatımda VAMPIRE HUNTER D izlediğim ilk an .. o gün hayatımın kumlu çakıllı bulgur pilavından ibaret olduğunu anladığım gündür.. sonra anime nin manganın manyağı olduk.. bu arada dergiye de pek çok ülkeden promo cd plak falan geliyor kritikleyin tanıtın diye .. bir baktım bazı cd lerin JAPANESE EDITION ları ( basımları) var ve bu basımlarda da dünyadaki diğer ülkelerde basılan ya da satılan cd lere ek olarak başka hiçbir yerde olmayan BONUS parçalar mevcut .. korkuncta pahalı !! 3 aylık bursları bir bilemedin iki cd ye vermeye başladık mı? ayran yok tahtaravanla gidiyoruz yokoluşa .. ordanda KOLLEKSİYONCULUK hastalığını verdiler damardan .. tam o dönemde de bir arkadaşım sağolsun ŞİBUMİ VERDİ !!! bu öyle bir kitaptır, japonlar öyle bir millettir ki burda şu an arkadaşım olan ama bir dönem kanlı bıçaklı olduğumuz Oğuz Aktürk ile dahi bu kitap sayesinde can ciğer olduk.. neyse kısa keseyim sonra tabii kültürü çok araştırdım ve cidden muazzam ve apayrı bir halk olduklarını kendi gözlemlerimle gördüm .. kitaba gelir isek...

    Spoilerlık bir durum yok hep söylüyorum .. rahat ol kardeşim =)

    Kitabın yazarı 3 sene boyunca Japonya ' da müşavirlik yaptığı dönemde başından geçen ilginç olayları , anılarını ve derleyip toparladığı Japon kültürü ve AHLAKI ile ilgili gözlemlerini araştırmalarını Japon tarihinden bilgilerle harmanlayıp bu muhteşem kitaba imza atmış.. en baştan söyleyeyim FARKLI KÜLTÜRLER , FARKLI ÜLKELERE MERAKINIZ VARSA OKUYUN DEMİYORUM...MUTLAKA EDİNİN!! ha şu da var ..yaa kardeşim benim japonlarla ne işim olur diyenler : inanın çok şey kaybediyorsunuz .. ama şunun da garantisini veriyorum ..okuduklarınız, inanın bir Türk ya da Japon toplumuna ait olmayan dünyanın geri kalanında yaşayan tüm toplumlar için yeterince garip.. herşeyi tam olarak benimsemeniz İMKANSIZ..misal bu adamların 4 mevsime olan takıntısını , sakura dedikleri meyve vermeyen kiraz ağaçları için festivaller düzenlemelerini , bu ağaçların çiçek açacakları günü tam olarak hesaplamak için her meteoroloji biriminin bahcesine bulundukları yerdeki cinse ait kiraz agacı dikip başına tek işi bu olan gözlemciler dikmelerini, şirketlerde yeni işe başlayan kimseleri festival alanına geceden gönderip yer tutması için görevlendirdiklerini, başaramazsa bu kişilerin süresiz dışlandığını , her mevsimde şehirdeki bilimum cafe restoran bar ve magazanın duvarlarının boyandığını ve MAĞAZALARA O MEVSİMİN ÇİÇEKLERİNİ ÖN PLANA KOYAN TABLOLAR ASTIKLARINI , samurayları - roninleri nincaları, bu savaşçıların izlediği ve Japon ahlakının temelini oluşturan BUSHIDOYU , "AN" a verdikleri önemi , kadınlarda okuyabilsin diye milyon harften oluşan KANJİ alfabesine karşı hiraganayı yaratmaları BUNA KARŞILIK ( BURAYA EKSTRA DİKKAT !!!) Japoncanın özünü bozmamak ve Japoncayı kirletmemek için KATAKANA adını verdikleri bir başka alfabe daha (?!?!?) tasarlamalarını , 2005 yılındaki Japonya'ya katkısı 4.5 MİLYAR DOLAR olan ( ki bu rakam o yıl amerikaya ihraç ettikleri demir çelik ürünleri hacminin 3 evet 3 katı! ) ve şu an dünyayı fetheden ayrıca kendi içinde 30 40 a yakın ayrı kola ayrılan ( kadınlar ve erkekler içinde ayrılıyor bunlar ) Anime sanatını, Honne Tatamae dedikleri kendin gibi ol ama olduğun gibi görünme olgusu ve marka manyaklıklarını , geyşa kültürünü , intihar etmeden önce yazdıkları 3 mısralık içinde mutlaka mevsimlere gönderme bulunan şiirleri, seppuku ve harakiri kültürünü , MANYAKLIK DERECESİNDEKİ MİLLİYETÇİLİKLERİNİ tam olarak özümseyip anlamlandırmanız imkansız .. ben senelerdir ilgileniyorum ama anlamlandıramadığım pek çok şey var .. Japonya ve Japonları FUTBOL TOPU BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR SOĞAN olarak düşünün...ne kadar soyarsanız soyun CÜCÜĞE ULAŞMAK HAMASLA İSRAİLİ BARIŞTIRMAK KERTESİNDE İMKANSIZ .. gözünüzden kanlı yaşlar akması da cabası =) ama olaylara ve olgulara bu uzaylı milletin gözünden bakmakta bir o kadar zevkli =) kritiğin sonuna geldik .. biraz fazla uzun oldu sanırsam ama umarım sıkılmamışsınızdır.. son olarak : NIPPON BANZAI!!! =))