merve

Bir yurttaş vicdanını bir an için olsun ya da bir parçacık bile olsun yasa koyucunun ellerine bırakmalı mıdır? Doğruysa bu, her insanın bir vicdanı olmasına ne gerek var? Bana kalırsa, önce insan olmalıyız; kul olmak, uyruk olmak sonra gelir. Yasaya, doğruya beslediğimiz ölçüde saygı beslemek hiç mi hiç istenir bir şey değil. istenir sayma hakkını gördüğüm tek zorunluluk ne olursa olsun doğru bildiğimi yapmaktır. Şimdiye dek yeterince söylendiği gibi, bir tüzel kişiliğin vicdanı yoktur; ama vicdanlı insanlardan oluşan bir tüzel kişilik vicdanı olan bir tüzel kişiliktir.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Thoreau'nun denemesinin içerdiği temel düşünceler şunlardır: 1- Bir kimsenin ülkesinin yasasından "daha yüce bir yasa" vardır. Bu, vicdanın yasasıdır, "içten gelen ses"in, "kozmosu kuşatan, birleştirici ruh"un yasası ... artık ne demeyi yeğlerseniz! 2- Kimileyin bu 'yüce yasa'yla ülkenin yasası birbiriyle çatışır duruma geldiğinde kişinin ödevi 'yüce yasa'ya uymak, ülkenin yasasına bile bile karşı gelmektir. 3- Kişi ülkenin yasasına bile bile karşı geliyorsa, bu eylemin bütün sonuçlarını göze almayı istiyor olmalıdır, hapishaneye kapatılmayı bile! 4- Oysa hapishaneye girmek sanıldığı kadar olumsuz bir durum değildir; bu durum iyi niyetli kişilerin dikkatini kötü yasaya çekmeye yarayacak, yasanın kaldırılması sonucuna katkıda bulunacaktır. Ya da yeterince kişi hapishaneye kapatılırsa, edimleri devlet mekanizmasını işlemez kılmayı, dolayısıyla kötü yasayı uygulanamaz duruma getirmeyi sağlayacaktır.
Kendileri bizzat şiddete başvurmasalar bile, şiddete maruz kalma riskini göze alabilen topluluklann, sonuçta politik mücadeleyi kazanma şansları olduğu anlaşılmaktadır. Bir misal daha zikredecek olursak, Çarlık Rusya'sında Tolstoy'un ve Thoreau'nun fikirlerini uygulayarak askere gitmeyi ve vergi ödemeyi reddeden Dukhoborlar (bir Kafkas kavmi), Çarlık rejiminin şiddetli cezaları ve Sibirya sürgünlerine tahammül etmek zorunda kalmışlardı. Sonunda bu kavmin haline acıyan Tolstoy, Anna Karenina isimli eserinin geliriyle, kiraladığı gemilerle 10.000 Dukhobor'un Kanada'ya göçmesini sağlamıştı (hatırlatalım ki o tarihte henüz pasaport olmadığı için, böyle bir şey mümkün idi). Bilindiği gibi, Zenci hakları uğrunda sonunda canını veren Martin Luther King dahi, bu düşünürlerin fikirlerini uyguluyordu. Zencilerin kanun önünde beyazlarla eşit haklar elde etmeleri bu sayede mümkün olmuştur. Bugün bile, kalabalık caddelerde oturma eylemleri yapmak gibi, pasif usuller, yaygın bir politik mücadele yöntemi olarak dünyanın her yerinde sivil yönetimi protesto gösterilerinde kullanılmaktadır.
Mahatma Gandhi, Güney Afrika' da avukatlık yaptığı gençlik yıllarında, bugün de olduğu gibi o zaman da, Hintli göçmen işçiler ve zencilere hayatı zindan eden Güney Afrika hükümetine karşı, enteresan bir pasif direniş hareketini uygulamaya koymuştu. Güney Afrika hükümeti, Asyalı göçmenlerin sınırlarından izinsiz girmelerini yasaklayan ve bunu hapisle cezalandıran bir kanunu uygulamaya koymuştu. (Sınırlardan izinsiz girenlerin tevkifi bugün bize hükümetlerin tabii bir hakkı gibi görünür. Halbuki Birinci Dünya Harbi'nin sonuna kadar pasaport denilen şey mevcut değildi. Pasaport kullanma adeti, Cemiyet-i Akvam kararı ile 1. Dünya Harbi'nden sonra ortaya çıkmıştır.) Gandhi, binlerce taraftarını sınırı kasten ve büyük kitleler halinde geçmek için teşvik etti. Taraftarları kasten Güney Afrika topraklarını terk ediyor ve sonra tabii izin almadan içeri giriyorlar ve bu yüzden hapse atılıyorlardı. Hapse atılan bu insanların çoluk çocuğunun perişan olmaması için, "Tolstoy Çiftliği" adı verilen, yardımlaşma kamp ve barınakları kurulmuştu. Sayısız insanın bu suretle yaptığı sınır ihlali yüzünden, öyle bir an geldi ki, Güney Afrika hükümeti mahkumları üst üste doldurmasına rağmen, insanları hapsedecek hapishane bulamaz hale geldi. Çaresiz kalan hükümet sonunda pes ederek, sınır ihlalini hapisle cezalandırma kanununu iptal etmek zorunda kaldı.
Puan vermedi·376 syf.·
2026 2. kitabı
1. Dünya Savaşı'ndan Demokrat Parti'nin siyaset sahnesine çıkmasına kadarki dönemi anlatan, bunun yanında Harika'nın özel ve mistik hayatını da sunan bir roman. Anlatıma bakılırsa yazar daha solcu, işçi sınıfını destekleyen bir perspektifte olduğunu yansıtıyor. Dolayısıyla kitapta bize sevdirilmek istenen karakterler bu dünya görüşüne sahip. Bununla birlikte karşıt fikirlerin her fırsatta ucube ve dalkavuk bir yerden ortaya çıktığı sezdirilmeye çalışılmış. Neyse bunları bir kenara bırakıyorum. Melek Hanım'ın anneliğinde kendi annesinden bir parça bulabilir her kadın. Zira kendisi kızını kıskandığı için sürekli kızını küçümseyip değersiz hissettirme eğiliminde. Bir yerden sonra bu aşırı kıskançlığı tahammül edilemez bir noktaya geliyor. Melek Hanım'ın yer aldığı her pasajda diyalogların nereye varacağı önceden tahmin edilebilir hale geliyor. Yazarın anlatım tercihlerini çok beğendim. Akıcı bir üslubu ve hiç zorlamadan devam eden olay akışı sayesinde kitap çabucak bitti. Yalnız yukarıda yazdıklarım haricinde ve onlardan daha çok rahatsız edici bir unsur var kitapta: Harika'nın doğaüstü yetenekleri. Evet harika bir karakter yazılmak istenmiş olabilir, ama 6 dil bilen, en iyi istihbaratçıların bile zar zor çözdüğü şifreleri anında bulan, harika bir şair, harika bir oyuncu olan Harika'nın bu yetenekleri kendisine 'harika' dememiz için yeterliydi bence. Nesneleri hareket ettirme özelliğine hiç gerek yoktu. Kitap boyunca her tabak çanak uçurtma sahnesinde beynim tırmalandı resmen. Yazarın benim okuduğum ilk kitabıydı, benim için kötü değildi. Kör Burun'u da okuduktan sonra yazara devam edip etmeyeceğime karar vermek istiyorum. Umarım Kör Burun benim için daha keyifli olur.
Harika Bir HayatHikmet Hükümenoğlu · Can Yayınları · 20252,682 okunma