• Ne hoştur meşe’nin, karaağacın yaprakları,
    Bahar mevsiminde yeşeren dalları;
    Ama ne fenadır görmek darağacını,
    Ve köklerindeki yılan ısırıklarını:
    Ve dinç de olsa, cılız da olsa, o adam,
    Mutlaka ölecek, gençliğine doyamadan!

    En yüce yerdir zarafetin tahtı,
    Uğruna tüm insanların uğraştığı:
    Peki kim dayanabilir darağacında
    Boynunda kendir ilmekle durmaya,
    Ve gökyüzüne son bir defa
    Celladın elleri arasından bakmaya

    Aşk ve Hayat güzel olduğu zaman,
    Ne tatlı olur keman sesiyle dans etmesi:
    Pek nazik ve nadir olur
    Sazlarla, sözlerle dans etmesi:
    Ama güzel olmaz hiçbir zaman
    Titrek ayaklarla havada dans etmesi!

    Sonra seyrettik onu gün be gün,
    Meraklı gözlerle, iç kemiren şüpheyle,
    Ve düşündük acaba yolun sonu
    Bizim için de aynı yere çıkar mı diye,
    Çünkü kim bilir, kimin kör ruhu
    Savrulacaktı Cehennemin dibine

    Nihayet o adam görünmedi bir daha,
    Yürümez oldu diğer Suçlularla,
    Anladım ki kalmıştı orada,
    Kara kapılı kafesler arasında,
    Anladım ki göremeyecektim onu bir daha
    Yaradan’ın bu eşsiz dünyasında.

    Fırtınaya tutulmuş, bahtı kara gemiler misali
    Kesişti ikimizin yolları şimdi:
    Ama ne bakıştık, ne de konuştuk,
    Söyleyecek bir sözümüz yoktu;
    Çünkü bugün bir bayram günü değildi,
    Aksine, tam bir utanç günüydü.

    Kuşatmıştı ikimizi de zindan duvarları,
    Öteki adamlardık ikimiz de:
    Dünya bizi kalbinden söküp atmıştı,
    Tanrı bizden yana bakmıyordu bile:
    Günah’ı bekleyen bir demir kapan
    Kıskıvrak yakalamıştı ikimizi de.
  • Luciano isminde bir İspanyol yazar, İspanya’da baskı rejiminin olduğu bir dönemde düşüncelerinden dolayı hücre cezasına çarptırılır. Yazar, onyedi yılını dört metre kare bir alanda geçirmek zorundadır. Okumasına, yazmasına izin verilmez. Sadece hücrenin yukarısında küçük bir pencereden güneş ışığı gelir ve yiyeceği için kapının bir ufak demir penceresi vardır. Tabii bir de yatağı.

    “Aklımı kaybetmeden burada nasıl yaşayacağım?” diye kendisine sorar. Kısa bir süre sonra uykuya dalar, çok geçmeden acıyla uyanır.

    Bir karınca kulağını ısırmıştır.

    Dışarıda olsa çok kötü tepki göstereceği bu olaya sevinir. Gardiyanın verdiği yiyeceklerden bir kısmını karıncaya vererek hayvanı kendisine alıştırır. İsmini de Tito koyar.

    Bütün acılarını, sıkıntılarını ve düşüncelerini ona aktararak ayakta kalmaya çalışır. Tito da ona alışır. Onun sesine göre hareket eder. Luciano’nun her dediğini yapar ve çok güzel de dans eder.

    Gardiyanlar kendi kendisine konuşmasına şaşarlar, kafayı üşütmek üzere olduğunu düşünürler. Ancak Luciano, herkesin beklentisinin aksine dostum dediği karıncası sayesinde hayata sarılır. Uzun yıllar bu şekilde geçer. Bir gün gardiyan kendisine, ertesi gün hapisten çıkacağını söyler. Luciano özgürlüğü çok özlemiştir.

    “Hey Tito güneşin doğuşunu, batışını, çiçeklerin rengini, kokusunu, bir damla berrak suyu, kısaca her şeyi özledim. Dünya kim bilir ne kadar değişmiştir?” diye karıncasına anlatır.

    Ertesi günü omzunda dostu Tito olmak üzere özgürlüğüne kavuşur.Bunu kutlamak için bir bara gider, garsona iki bira söyler.

    Garson: “Bir kişiye iki bardak bira!” diye düşünür ama Luciano’nun dediğini yapar.

    Luciano, ikinci bardağı Tito için istemiştir: “Hey Tito, bak bakalım içkinin tadına” der.

    Tito, bardağın kenarına atlar, bir süre sonra da sarhoş olur ve masada dans etmeye başlar. Luciano ne derse onu yapar.

    Karıncaya kazandırdığı bu becerileri birirsiyle paylaşma ihtiyacını hisseden Luciano garsona seslenir: “Hey barmen! Şu karıncaya bakar mısın lütfen?”

    Garson: “Hemen geliyorum efendim” diyerek masaya yönelir.

    Karıncayı görür ve garson: “Afedersiniz efendim.” Diyerek karıncayı parmakları ile ezer. Luciano hüngür hüngür ağlar. Garson olanlara anlam veremez, şaşırır. Onun kafayı yediğini düşünür. Zira Luciano’ya göre bir hayat arkadaşı, onyedi yıllık dost olan bu karınca, garsona göre müşterileri rahatsız eden zararlı bir böcektir.
  • YENİ BAŞLAYAN "NORMALLER" İÇİN 3 ARALIK DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ TAVSİYELERİ
     
     1) Dünya Engelliler Günü'nü kutlamayın lütfen, kutlanacak bir şey yok!
     
     2) Bir engelli güzel şarkı söyledi, güzel dans etti diye gereğinden fazla duygusallaşmayın. Bu tür gösterilere kendinizi hepten verip delice alkışlarken,  sorunlara bir tarafınızı dönerek "iyi insan" olamazsınız.
     
     3) Mesela haberlerde engelli görüp "vah vah Allah sabırlar versin" çekerken, az önce engelli rampasının önüne park ettiğiniz aracınızı hatırlayın.
     
     4) Engel ile uğraşan  yakınlarınıza, arkadaşlarınıza "vallahi siz cennetliksiniz" demekten vazgeçin... Onun yerine bir el atın, yardımcı olun da siz de "cennete gidin".
     
    5) "Bu dünya aslında normallere ait de, engelliler de tabii buyursunlar yaşasınlar, ama bizi rahatsız etmesinler" şartlanmasından sıyrılın. Okulda çocuğunuzun yanına bir engelli oturduğunda, işyerinize engelli birini aldığınızda, sokakta bir engelliye yardımcı olduğunuzda, "çok matah bir iş, bir kıyak" yapmıyorsunuz... Sadece "beraber yaşıyorsunuz".

    6) Bir engelli gördüğünüzde öküzün trene baktığı gibi gözünüzü dikmeyin, kaşlarınızı küçük Emrah gibi kaldırıp, vah vah anlamında kafa sallamayın... İnanın bu halinizle siz, çok daha acınacak halde görünüyorsunuz.

    7) Bir engelliyi "engelli" yapan belki de sizlersiniz. Yolda yürüyebilse, okula gidebilse, çalışabilse engelli olmayacak... Bunu tekrar bi düşünün.

    8) Son olarak, farklılıklarla birlikte yaşamayı bilen tüm "NORMAL İNSANLARA"  selamlar, sevgiler, saygılar.
  • KARINCA TİTO

    Luciano isminde bir İspanyol yazar, İspanya’da baskı rejiminin olduğu bir dönemde düşüncelerinden dolayı hücre cezasına çarptırılır. Yazar, onyedi yılını dört metre kare bir alanda geçirmek zorundadır. Okumasına, yazmasına izin verilmez. Sadece hücrenin yukarısında küçük bir pencereden güneş ışığı gelir ve yiyeceği için kapının bir ufak demir penceresi vardır. Tabii bir de yatağı.

    “Aklımı kaybetmeden burada nasıl yaşayacağım?” diye kendisine sorar. Kısa bir süre sonra uykuya dalar, çok geçmeden acıyla uyanır.

    Bir karınca kulağını ısırmıştır.

    Dışarıda olsa çok kötü tepki göstereceği bu olaya sevinir. Gardiyanın verdiği yiyeceklerden bir kısmını karıncaya vererek hayvanı kendisine alıştırır. İsmini de Tito koyar.

    Bütün acılarını, sıkıntılarını ve düşüncelerini ona aktararak ayakta kalmaya çalışır. Tito da ona alışır. Onun sesine göre hareket eder. Luciano’nun her dediğini yapar ve çok güzel de dans eder.

    Gardiyanlar kendi kendisine konuşmasına şaşarlar, kafayı üşütmek üzere olduğunu düşünürler. Ancak Luciano, herkesin beklentisinin aksine dostum dediği karıncası sayesinde hayata sarılır. Uzun yıllar bu şekilde geçer. Bir gün gardiyan kendisine, ertesi gün hapisten çıkacağını söyler. Luciano özgürlüğü çok özlemiştir.

    “Hey Tito güneşin doğuşunu, batışını, çiçeklerin rengini, kokusunu, bir damla berrak suyu, kısaca her şeyi özledim. Dünya kim bilir ne kadar değişmiştir?” diye karıncasına anlatır.

    Ertesi günü omzunda dostu Tito olmak üzere özgürlüğüne kavuşur.Bunu kutlamak için bir bara gider, garsona iki bira söyler.

    Garson: “Bir kişiye iki bardak bira!” diye düşünür ama Luciano’nun dediğini yapar.

    Luciano, ikinci bardağı Tito için istemiştir: “Hey Tito, bak bakalım içkinin tadına” der.

    Tito, bardağın kenarına atlar, bir süre sonra da sarhoş olur ve masada dans etmeye başlar. Luciano ne derse onu yapar.

    Karıncaya kazandırdığı bu becerileri birirsiyle paylaşma ihtiyacını hisseden Luciano garsona seslenir: “Hey barmen! Şu karıncaya bakar mısın lütfen?”

    Garson: “Hemen geliyorum efendim” diyerek masaya yönelir.

    Karıncayı görür ve  garson: “Afedersiniz efendim.” Diyerek karıncayı parmakları ile ezer. Luciano hüngür hüngür ağlar. Garson olanlara anlam veremez, şaşırır. Onun kafayı yediğini düşünür. Zira Luciano’ya göre bir hayat arkadaşı, onyedi yıllık dost olan bu karınca, garsona göre müşterileri rahatsız eden zararlı bir böcektir.
  • “Ama bir aralık neredeyse yine kavga ediyorduk. Ona göre sıcak bir temmuz günü yapılacak en iyi şey, kırların ortasında fundalık bir yamaçta, sabahtan akşama kadar sırtüstü uzanmak, çiçekler arasında rüyadaymış gibi vızıladayan arıları, cıvıl cıvıl ötüşen tarla kuşlarını dinlemek, bulutsuz gökyüzünü, pırıl pırıl yanan güneşi seyretmekti. Ona göre bu, cennetin ta kendisiydi. Bana göre ise en büyük mutluluk, bir batı rüzgârı esip, gökte beyaz bulut kümeleri hızla uçuşurken hışırtılı dallar arasında sallanmaktı. Sonra yalnız tarla kuşları değil, ardıç kuşları, kara tavuklar, keten kuşları, guguk kuşları hepsi bir ağızdan ötüşmeli, serin gölgelikler altındaki kırlar da, taa uzaktan görünmeli. Ama ayaklarımın altında da, meltemle dalgalanan uzun otlar, ormanlar, çağıl çağıl akan sular olmalı ve bütün dünya hareket etmeli, neşeyle coşup taşmalıydı. O istiyordu ki, her şey tam bir sessizlik içinde olsun. Benim istediğim ise, etrafımdaki her şeyin coşkuyla dans etmesi, taşkın bir sevinç halinde olmasıydı. Ben ona, onun hayallerinin, yarı ölü bir cennet olacağını söyledim. O da benimkinin bir sarhoşluktan farksız olacağını ileri sürdü. Ben, onun cennetinde uyuyup kalacağımı, o da benimkinde nefes bile alamayacağını söyledi, çok da sinirlenmişti. Neyse, sonunda, iyi havalar başlar başlamaz ikisini de denemeye karar verdik, öpüşerek barıştık.