Hakan Can, bir alıntı ekledi.
 8 saat önce · Kitabı okuyor

Ramazan bayramı, her müslümanın ve her islam topluluğunun, bir ay oruç tutup vucutların sağırlığını kaybetmiş ve ruhun seslerini duyar hale gelmiş, ruhların en kabartma yükselişine varmış olduğu, yani ruha ve içe çekilip orada yenilendiği, tazelendiği bir dönemden sonra, tekrar dışa, eşyaya, bir hünkar alayı halinde, tantanalı ve eşyanın ve dünya nimetlerinin içindeki “sevinci” çınlatarak çıkışıdır.

Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç (Sayfa 28)Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç (Sayfa 28)
Lal Vaveyla, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u inceledi.
 14 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Saramago'nun başka bir eserini bitirmenin vermiş olduğu haz ve burukluk arasındaki duyguyla karışık bir şekilde yapacağım yorumumu. İnsan,din,devlet ve tüm bunları içine alan kaotik dünya denince akla gelen isimlerin başında gelir Saramago. Yarattığı kaotik dünyayı inanılmaz kurgusuyla o kadar başarılı aktarır ki dış dünyadan soyutlar okuru. Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş isimli bu kitabında da bunu gayet başarılı yansıtmış. Yine çokça virgül,isimsiz kahramanlar, bilinmeyen bir ülke karşılıyor bizi bu kitabında da.Kitabı ilk okumaya başladığınızda diğer kitaplarında da olduğu gibi bir alışma evresinden geçiyorsunuz. Tıpkı karanlığa zamanla alışan gözlerimiz gibi. O müthiş kurgusu sonradan geliyor ve alıp görütürüyor bizi ölümün bir var olduğu bir yok olduğu dünyaya. Alaycı dilinden ayrı bir zevk aldığım Saramago bir diğer adıyla Virgüllerin Efendisi aynı zamanda Edebiyat Tanrısı olabilir miydi?

dilan, Şafakta Yanan Mumlar'ı inceledi.
20 saat önce · Kitabı okudu

Ülkemizde gençlik edebiyatının ne olduğuna dair sorunlar devam etmektedir. Gençlik edeniyatı, kaba tabirle genci konu edinen onun sorunlarını baz alan edebiyattır. 12-17 yaş aralığı bu edebiyatın kapsamı alanındadır. Mine Soysal ‘’ilk gençliğin, gençliğin meselelerini, önceliklerini, sorunlarını konu eden, anakarakterlerini de çoğunlukla bu yaşlardan seçen edebiyat eserlerdir’’ şeklinde tanımlamıştır. Serpil Ural 1978 yılından itibaren çocuk ve gençlik edebiyatı için ürünler vermiştir. Şafakta Yanan Mumlar kitabının çocuk edebiyatı ürünlerine verilen bir ödülü almış olması da hem romanın çocuk ve gençlik edebiyatı alanında incelenmesini zorlaştırmaktadır.
Kitap Özeti:
Şafakta Yanan Mumlar kitabının özeti verilecek olursa; eser Çanakkale savaşlarını konu edinmektedir. Peggy ve ailesi Avustralya’da, Zeynep ve ailesi Çanakkalede yaşamaktadır. Peggy’nin anneannesi Tilly’nin babası Büyükbaba Frank ve Moris Amca savaşa katılmışlardır. Peggy onların savaş hikayeleri ile büyümüştür ve ilk gençlik yaşlatına geldiğinde bu savaşın nedenini nasılını sorgulamaya başlar. Bunun üzerine annesi Norma onu savaşın yaşandığı yere Çanakkaleye götürmeye karar verir ve Şafak töreninden birkaç gün önce Çanakkaleye varırlar. Orada rehberleri onları Konak Pansiyona götürür, pansiyonun sahibi Peggy’e çeşitli yönlerden benzeyen Zeynep ve annesi Emine’ye aittir. Emine’nin de büyük dedeleri Hasan, Mehmet ve Mustafa dedeler o dönemki çeşitli cephelerde savaşmışlardır. Zeynep ve Emine de nineleri Gülbaharnine sayesinde bu savaş hikayeleri ile büyümüşlerdir. Zeynep de bu savaşı sorgulayanlar arasındadır ve ona bu sorgulama esnasında İngilizce öğretmeni Pınar Öğretmen yardımcı olacaktır.
Peggy ve Zeynep daha birbirlerini ilk gördükleri andan itibaren birbirlerine ne kadar benzediklerini içlerinde tekrar ederler. Tanıştıkları süre boyunca güzel bir arkadaşlık kuracaklardır. Peggy ve Norma onu 25 Nisan sabahı yapılacak olan Şafak törenine davet ederler. Zeynep’in şafak töreni boyunca gördükleri onu çok etkileyecektir. Duyduğu sözlerde
Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. Sınıf öğrencisi.
olduk.a tuhafına gider. Savaşın özgürlük için yapıldığı vurgulanır fakat kimin özgürlüğüdür bu ? Sonuçta kendi topraklarımızda amaçsızca sırf İngilizlere yardım olsun diye savaşanların
özgürlüğü mü ? gibi çeşitli soruları öğretmenine yöneltecektir. Şafak Töreni sonrasında da Gelibolu Yarımadasındaki çeşitli şehitlikleri ziyaret ederler. Bu sıralarda okuyucuya Conbayırı/Anafartalar, Gelibolu Mezar Dolu, Geri Çekilme gibi başlıklar altında savaştan sahneler de aktarılır. Peggy ve Zeynep’in sorgulamaları bitmez. Savaş gerekli miydi? Dost olan nasıl düşmandır? Savaşmak niye? Asıl düşman kim ? soruları birbirlerini kovalar. Yavaş yavaş idrak etmeye başladıkları bu olaylar yeni sorulara da yol açarak devam eder. Kitabın sonunda Pınar öğretmen Gelibolu’nun uluslararası bir barış parkı haline getirileceği haberini verir. Peggy ve annesi Avustralya uçağındayken roman son bulur.
Şahıslar:
Peggy ve Zeynep: Okul çağında birbirlerine oldukça fazla benzeyen iki genç kızdır. Olaylar onların etrafında gelişir. Roman boyunca bu iki kahramanın birbirine benzerlikleri dikkat çekicidir.
-Savaşı sorgularlar.
-Çağın değişmesiyle aile büyüklerinde daha farklı düşünmektedirler.
-İki kızın zevk ve tercihleri benzer.
-İlk gün ikisinin de dikkatini çeken şey fiziksel olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri olmuştur.
-Somut dünya dışında iki gencin rüyaları da birbirine benzer. İkisi de rüyalarında kendilerini savaşın içinde bulur ve dedelerinin yanındadırlar.
-Rastlantısal durumlar karşısındaki tepkileri dahi aynıdır.
Anlaşılıyor ki Zeynep ve Peggy roman boyunca çeşitli şekillerde fiziki, fikirsel benzerlikler ortaya çıkmaktadır. Tahir Akışlı’ya göre ‘’ Tüm bu benzerlikler, tesadüfler, yazarın evrenseli yakalama çabasının ve hümanist bakış açısının bir sonucudur.’’ Yazar gerçekten de bu yolla eserde savaşın ya da barışın evrenselliğini, savaşın boş yere olduğunu, ölenin ya da öldürenin bir şey kazanmadığını vurgulamaya çalışmıştır.
Tilly ve Gülbahar Nine: Babaları Çanakkale savaşına katılmış, kendileri ise bu savaşın hikayeleri ile büyümüş karakterler. Başkahramanların büyükanneleridir. Roman boyunca anlatılan savaşı yakından görmüşlerdir. Tilly tam bir İngiliz hayranıdır. Ona göre savaşa katılmak önemliydi, bu kraliçeye olan bağlılığın bir göstergesiydi. Savaş yine olsa destek vermekten kendini alamaz. ‘’Birleşik Krallık onlardan yardım istemişti ve buna hayır deme, büük saygısızlık olurdu. Tilly için savaş budur. O, savaşın insani ve vicdani yönünü pek düşünmez. Onun için önemli olan Kraliçe’ye duyulan başlılıın kanıtlanmasıdır. Bu bakımdan Tilly’nin görüşü sabittir’’ şeklinde aktarmıştır Tahir Akışlı.
Gülbahar Nine’nin babası Hasan Dede savaştan sağ kurtulanlar arasındadır. O çocukluğunda savaş hikayeleri ile büyümüştür. Onun için Anzak yoktur ve hepsi aynı İngilizdir. Romanda Tilly ve Gülbahar Nine birbirine eş şekilde karakterize edilmiştir.
Norma ve Emine: Başkahramanların anneleridir. Norma ve Emine de anneleri gibi bu savaş hikayeleri ile büyümüş ve savaşı fazla sorgulamamayı secmişlerdir. Normanın aklında sorular Peggy sayesinde oluşmaya başlar. Aslında roman biterken asıl aydınlanan kişi Peggy değil Norma olur. Emine, konak otelin işletmecisi olarak kızıyla yaşayıp gider. Eşi ve oğlu Almanya’da çalışmaktadırlar. O okumadığı için pişman olmuş ve kızının okuyup kendini geliştirmesini çok istemektedir. Norma ile aynı vasıftadır.
Frank Dede, Moris Amca ile Bill Amca ve Hasan Dede, Mustafa Çavuş, Mehmet Ağa: Savaşın acılarını çekmiş, çeşitli vasıftaki kişiler. Frank Dede, Mustafa Çavuş ve Mehmet Ağa savaş sırasında ölmüşler ve geri dönememişlerdir. Moris ve Bill Amca ile Hasan Dede çocuklarını, torunlarını bu savaşın hatıraları ile büyüteceklerdir.
Romandaki kişiler birbirine eş tutularak bir ortaklık sağlanmaya çalışılmış ve evrensel de bir mesaj verilmiştir. Ölen de yaşayan da birdir.
Mekan: İç mekan; Tilly’nin evi, Konak Pansiyon.
Dış mekan; savaş meydanları, Anafartalar, Conkbayırı, Tek Çam tepesi v.b
Zaman: Asıl olayın geçtiği zaman Şafak Törenin yapılacağı 25 Nisan haftasıdır. Geri dönüşlerle savaş sahnelerine yer verilmiştir.

Eserin Gençlik Edebiyatı Çerçevesinde incelenişi:
Kitap boyunca aktardığımız gibi benzerlikler üzerinde durularak bir evrensellik yakalanılmaya çalışılmıştır. Sanıyorum ki bu yazarın gençler için kasıtlı olarak yaptığı bir şeydi. Çocukluktan, ilk gençlikten itibaren bazı kavramların, değerlerin kişiye öğretilmesi, hatırlatılması gerekir. Bu hatırlatmaların evrensele ve hümanist bakışına yönelik olmasında fayda vardır. Çünkü bu dönem için yazılan eserler okuyucu üzerinde büyük etki uyandırarak onun ilerideki hayatı için hazırlayıcısı olur. Onun ileriki zamanda hayata uyum sağlamasında yardımcı olur.
‘’Onlara öğretilmesi gereken yalnızca evrensel doğrular’’ diye düşündü Norma. ‘’Yılların, çağların değiştiremediği; insanın, yaşamın doğasından kaynaklanan doğrular. Yapılması gereken, bunları, değişen değerlerden ayırt edebilmek ve yeni yetişen kuşaklara aktarmaktır.’’ (Ural, 2015,s.144)
Tahir Akışlı’nın Ferhan Oğuzkan’dan aktardığına göre çocukluk vr gernçlik dönemlerinde okunan romanlar ‘’ çocukların sınırlı hayat tecrübelerini zenginleştirir, türlü insan tipleri üzerinde düşünmelerine imkan sağlar, geliştirmekte oldukları değer yargılarının daha açıklık kazanmasın yardımcı olur; böylece çocuklar içinde yaşadıkları toplumsal ve kültürel ortama daha kolay uyum sağlar.’’ Şafakta Yanan Mumlar kitabıyla yazar gençleri savaş karşısında düşündürmüş fakat onları olumsuz bir yargıya itmemiştir.
Metinlerde içerik olarak aşırı politik, cinsel, sakıncalı konulara yer verilmemeli anlatılankişi ve olaylar kişide çatışmaya yer vermemelidir. Bu eserde yazar Avustralya ve Türkiye’den savaşı bir şekilde hissetmiş olan iki aileyi anlatarak bir birlik kurmuş, her ne kadar savaşı anlatsanda savaşın içinde yer alan barışı, yardımlaşmayı, sevgiyi çeşitli anlatımlarla okuyucuya sunmuştur.
Eser bir tarihi romandır. Tarihi romanlarda yazar tarihi gerçekliği realist bir şekilde öğretmeye çalışmaz. Kemal Erol’a göre ‘’Edebî eserin tarih öğretmek gibi bir işlevi olmasa da tarih ilmini anlama ve sevdirme yolunda etkin bir rolü vardır. Bu bağlamda tarihçinin yazdıklarıyla sunulan bir tarihî olay veya şahsiyet, edebiyat ve edebî mahsuller vasıtasıyla ilgi alanı haline getirilebilir. ‘’ Bu oranda romandaki tarihi anlatımında ölçüsü okuyucuya göre değişecek. Dili edebi bir hal alacaktır. Bu yollar tarih öğreticiliği gençler için kolaylaştırılarak daha sevecekleri bir alana haline gelir.
Eser içinde ulusal kimlik sorgulama, benliği arayış vardır. Anzaklar savaş süreci boyunca kendi özelliklerinin bilincine varmaya başladılar ve Pasifik Okyanusu’ndaki adalarda yaşayan, başkalarına benzemeyen, kendine özgü bir insan topluluğu olduklarını anladılar. İngilizlerden farklı olduklarını anladırlar. Her ne kadar dilleri bir olsada yaşayışları, kültürleri birbirinden çok farklıydı. Anzaklar Çanakkale’de kendi özgürlüklerinin farkına varmış oldular. Savaşa katılırkenki tek amaçları kendilerini dünyaya kanıtlamaktı. ‘’Başkaları onları tanısın diye yola çıktılar, kendi kendilerini tanıyıp döndüler.’’ (Ural,2015,s.67)
İlk gençlik dönemlerinde genç kendisinin farkına varmaya başlar. Fark edişin bir sonucu olarak kendi kimliğini sorgulamaya başlar. Kitap kimlik arayışında yol gösterici konumdadır. Yazarın tutumu okuyucu üzerinde etkili olur.
Kitaptaki olaylar başkahraman olan Zeynep ve Peggy’nin bakışaçısı ile yorumlanır. Bu yöntem sayesinde okuyuca kitaba daha kolay adapte olabilir. Gençlik romanları, karakterlerin elde ettiği dikkate değer başarılarla iyimserdir, ümit vericidir. Genç kahramanlarla büyükleri arasında geçen diyaloğlar saygı çerçevesinde gelişir, annelerin çocuklarına olan desteği göze çarpar. Bu gibi unsurlar okuyucu için bir örnek teşkil eder.
Sonuç olarak bakarsak Şafakta Yanan Mumlar romanı Çanakkale savaşlarını konu edinmiş ve bunu hümanist bir bakış açısı ile ele alarak genç okuyucularına yöneltmiştir. İlk gençlik dönemine uygun bir eserdir. İç yapısı, biçim ve içerik açısından bir sorun teşkil etmez. Tarih öğretimine yardımcı olarak tarihi gençlere sevdirir.Kitap her ne kadar bir savaşı konu edinmiş olsada iki millet arasında gelişen barışı gözler önüne serer.

DUA, Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı'ı inceledi.
 19 May 23:31 · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

Yine bir Ahmet Erhan yine bir ben.

"Ve şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık bize artık yeter de artar bile"

Ahmet Erhan'a iki özür borcum var. Senelerdir bıkmadan usanmadan dinlediğim oğul şarkısı ve de Gülşiir'in şarkısını Teoman diye benimseyip geçmişim. Biraz araştırmacı ruhum olsaydı Ahmet Erhan'la seneler önce tanışır ona bu kadar geç kalmamış olurdum. Onu tanımadan sevmişim demek. Sözler bir oğul’un anneye sözleriydi ki ben bir oğul bile değildim ama en çok dinlediğim şarkısıydı. Kan çekiyor dedikleri böyle bir şey sanırım.

Yazmadığım ne bıraktım Ahmet Erhan'a dair bilmiyorum ama ben yine yazarım sayfalarca hele bir de zamanlardan geceyse.

Bu kez farklı bir tarz kullanmış şiirlerde. Bir adam sevdaya kapılmıştı ve bu sevda kalpleri her şiirde bin parçaya bölebilme gücüne sahip olan, aşkla dağlayıp inim inim inletip en derin ücralara acılar salan bir sevdaydı.
Ahmet Erhan'ın sevdasıydı bu.
Yüzü suya dönüşen kadınına olan sevdası. Yaşama ilişkin umutlar arayan bir sevda. Yitik bir ülkeyi korur gibi seven bir adam ve bir deniz kızı vardı.

‘’Ve şimdi gece, soluğumu verdim içime’’ Şairin kalbini seyretmeye koyuldum. Sanki zifiri karanlıkta bir deniz kenarı gibiydi. Dalgaların taşlara vuruşundaki fısıltıları duyuluyordu sadece ayaz bir havada. Uzandım o yürekteki acının ateşini almak istedim. Yakmıştı ellerimi ve küllenmiyordu yalnız bir adamın umutsuz aşkı. Sevda buydu işte tıpkı gülşiir'de anlattığı gibiydi.

Ve gülşiir, gülsün şiir, gülüm şiir
Adına gül demişti oysa, oysa şiir hiç gülmemişti. Güldürmeyip ağlatan şiirdi. Aklımın almadığı bir yerlerde var olmayan birileri olmasa bile varmış gibi hissettirdi. Hem seviyor hem nefret ediyordum işte. Benim yıllardır yaşadığım duyguydu bu. Sanırım Ahmet Erhanı çekici kılan işte bu dizelerdi.

Dünyanın ölümünü görüyordum şiirin dizelerinde. Karanlık bir bozkırda ışıklar içinde akan bir tren kadar yalnızdık ve bu yalnızlık yetiyor artıyordu bile. Acı çekiyorduk. Yaşımız acıların yaşıydı. Acı neydi; bir beşikle, bir darağacının aynı ağaçtan yapılması değil miydi acı? Bir yaşamın doğuşu ve bir zoraki ölüm. Acı her yeri sarmıştı. Her aşktan böyle bir şiir kalır mıydı hepimize? Çarpar mıydı soluğumuz bir aşkın yıkık duvarlarına, eser miydi rüzgar sevdanın hüznünü dağıtmak istercesine.

Ve bir baba için

Ben baba acısı bilmem ama babamın acısını bilirim. Taşırım hüznünü. Her baba deyişimde gariplenirdi. Evet konuşurduk babamla iki bilge gibi. Karşılıklı bakışarak. Bazı şeyleri kavrayamasam da dinlerdim.
Nedir baba demek eksiği nasıl bu kadar hissedilir diye sordum.

Erkekler aslında çok güçsüzdür kızım. Tek güçlerini arkalarında dağ gibi hissettikleri babalarından alırlar. Babalarına güvendikleri için güçlü hissederler kendilerini demişti. Tıpkı Ahmet Erhan'ın dediği gibiydi işte "tökezlersem kaldır beni baba." Ve günden sonra babasız çocuklara baba olmak isterim. İmkansız olsa da.

Son olarak oğul.
Dünya sandığım bahçenin ayrık otları ve dikenlere büründüğünü gösteren şiir.

Yine abarttım değil mi? Siz okumayın Ahmet Erhan şiirine özel bir ruh vermek gerek. Veremeyen bilemez.

Varmı dünyada günah işlemeyen söyle
Yaşanırmı hiç günah işlemeden söyle
Bana kötü deyip kötülük edeceksen
Yüce Tanrı ne farkın kalır benden söyle

Beni özene bezene yaratan kim, sen
Yolumuda çizmişsin önceden
Madem bana günah işleten sen
Nedir öyleyse o cennet cehennem..

Cennete huriler varmış kara gözlü
İçkininde ordaymış en güzeli
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz
Bak bir yanda şarap bir yanda sevgili

Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Banada sapık dinsiz der durursun
Peki ben ne görünüyorsam o’yum
Ya sen ne görünüyorsan o’musun

Kim görmüş o cenneti cehennemi
Kim gitmişte getirmiş haberini
Kimselerin bilmediği bir dünya
Korkulmaya özlenmeye değermi..

Neredesin, sana başkaldırmışım işte
Karanlık içindeyim ışığın nerede
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu işte...

Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı iki yüzlülükleri
Şarap içmem diye övünüyorsun ama
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki..

En büyük söz denen Kuran bile
Arada bir okunur besmeleyle
Kadehte ise öyle bir ayet var ki
Okur insan her zaman her yerde

Gökleri yarıp darma dağın ettiğin gün
Pırıl pırıl yıldızları kararttığın gün
Sen sorguya çekmeden ben sana soracağım
Ey Tanrı, hangi günahım için beni öldürdün ?

İnsan son nefese hazır gerekmiş
Nasıl ölürse öyle dirilecekmiş
Biz her an şarap ve sevgili ileyiz
Böylece dirilirsek işimiz iş..

Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil
Cılız karıncalarız, Süleyman değil,
Biz eskiler giyen benzi soluklarız
Pazarda sırma satan bezirgan değil..

Şarabım, kasem, sevgilim, bir de çimen
Bırak bana bunları, al cenneti sen.
Cennetmiş, cehennemmiş, kuru laf bunlar
Kim gitmiş cehenneme, kim dönmüş cenetten ?

Ben şarap içiyorum doğrudur
Aklı olanda beni haklı bulur
İçeceğimi biliyordu Tanrı
İçmesem Tanrı yanılmış olur..

Sevgiyle yuğrulmamışsa yüreğin
Tekkede manastırda eremezsin
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin..

Meyhanede kendini bilenler bulunur
Bilmeyeni ayırmak da kolay olur.
Yıkılsın bilgisizlik yuvası medrese
Oradan kendini bilip de çıkan hiç yoktur..
-Ömer Hayyam

Ömer F. EŞKİKARA, bir alıntı ekledi.
15 May 23:28 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

"Hiç, içinde dışarı çıkmak için bir şans verilmesini bekleyen bir şey varmış gibi hissettin mi kendini?"

Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley (Sayfa 64)Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley (Sayfa 64)
Aleyna, Krizantem Ve Kılıç'ı inceledi.
14 May 21:04 · Kitabı okudu · 45 günde · 5/10 puan

Ali Merthan Dündar hocamın ödev olarak verdiği kitap. O kadar uzun sürede okudum ki bazı yerleri atlayarak okumak zorunda kaldım. Haftalarca elimde süründü kitap :(

İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika ve Japonya savaşırken Japon toplumunu anlamadan savaşamayacaklarını düşünen bir Amerikalı antropolog tarafından yazılmış. Açıkçası ben kitabın dilini ve o dönemin Japonya'sını sevemedim.
Kitabın başlarında bir türlü konuya giriş yapılamamış, yazar da sürekli kendini övmüş. Başka antropologlar şöyle yapar ben böyle yaptım vs. diyerek uzattıkça uzatmış.

Kitabı bulabilmek benim için çok zor oldu. Pdf okumak istemedim ve Ankara'da gezmediğim sahaf kalmadı desem yeridir. Bulmak için bu kadar uğraşınca beklentim de çok yüksek oldu. Bu yüzden biraz hayal kırıklığı yaşadım.

O dönemde Japonya şimdiki halinden çok daha dışa kapalı, muhafazakar, erkek egemen bir toplummuş. Kadınların erkeklerden daha alçak bir yerde oturması, evde banyoya önce babanın sonra erkek çocukların en son annenin girmesi, dışarıda kapılardan geçerken erkeklerin önden geçmesi gibi pek çok toplumsal kural varmış.

Japonya Batı'ya açıldıkça kendi kimliklerinden taviz verdi ve zamanla büyük bir Batı hayranlığı başladı. Türk insanının sandığının aksine Batı'nın sadece teknolojisini almadılar, kültürünü de aldılar. İngilizce başta olmak üzere diğer dilleri kullanabilmek için ayrı alfabe yaptılar. Bunlar kendi kültürleri açısından olumsuz bir etki gibi gelirdi bana. Fakat o dönemin Japonya'sına bakarsak iyi ki de dışarıya açılmışlar ve daha modern bir toplum haline gelmişler diye düşünüyorum.

Kitaptaki bilgiler günümüzde geçerliliğini yitirmiş ama yine de yararlı. Bir sürü olumsuz yorum yapmama rağmen kabul etmek zorundayım ki gerçekten değerli bir eser. Yazar Amerika'yı överken Japonya'yı yermiş olsa da 2 atom bombasından sonra, öyle bir coğrafyada dimdik ayakta kalabilmiş bir millet diyerek tekrar saygı duyuyorum.

Mustafa Büyüksoy, bir alıntı ekledi.
13 May 21:46 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

At gibi uysal kalıp, dünyaya at gözlükleriyle bakmak
Derler ki, denizi her tarafları kuşatmış olan ve tepelerinde ve düzlüklerinde sayısız çirkin yapının kaynaştığı ve tarihin her gün istimlake uğradığı büyük bir şehirde, gökyüzüne yükselen bir konağın belediye parkından kaç misli büyük bahçesinde demirden bir at heykeli varmış ve bu anıtın anlamı denildiğine göre şu demekmiş: Konağın ve nice varlığın sahibi, köşkünün önünden geçen halka demek istermiş ki: Ey halk! Siz böyle at gibi uysal kaldıkça, dünya davalarına at gibi baktıkça benim varlığım da gökyüzüne doğru yükselir. Bu atın manası buymuş.

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay (Sayfa 162 - İletişim Yay.)Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay (Sayfa 162 - İletişim Yay.)
Hiç Yok, bir alıntı ekledi.
13 May 21:41 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Yeşilköy'de bir güneş doğacak
Şarapsı gecelerimizden
Ama yanımda kadınlar varmış
Ama inceymiş, ama beyazmış, üstelik güzelmiş
Sen yoksun ya, ellerini tutmuyorum ya! 
Şarabı aynı kadehten içmiyorum ya! 
İspanyol Meyhanesinde seninle ölmek varmış
Vız gelir dünya
Yorgunum şimdi, bitkinim
Beni unut artık
Söyle garsonlara
Kırılmış bir kadeh gibi bıraksınlar beni
Şimdi ispanyol meyhanesinde bir tahta masada kaldı adım
Yere dökülmüş şaraplara güneş doğuyordu,
Seni unutmadım! ...

İspanyol Meyhanesinde Seni Aradım, Turhan Oğuzbaşİspanyol Meyhanesinde Seni Aradım, Turhan Oğuzbaş
@Pesa, bir alıntı ekledi.
 13 May 19:24 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

sağlıklı düşünmeye doğru
Yabancı Terimlerle İslâm'a Bakmak

Din kelimesi daha değişik sıfatlar alarak da kullanılmaktadır. "Din adamı" gibi, meselâ "dinî ibadetlerimiz" veya "dinî günler" vs. ifadelere de rastlanmaktadır. İlk bakışta yanlışlığı hissedilmeyecek kadar örtülü olan bu ifadelerin altında da, dini, dünya işlerinden veya dünyadan ayrı gören bir telakkinin varlığı kabul edilmelidir. Bütün bu çeşit ifadeler, terkipler, tamlamalar bize Hıristiyan Batı kültüründen geçme terimlerdir. "Dinî ibadet" derken sanki dinî olmayan bir ibadet biçimi varmış gibi veya daha kötüsü davranışlarımızın bir kısmı ibadet hükmünde, diğer bir kısmı ibadetin dışında kalıyormuş gibi bir izlenim uyandırılmaktadır. İbadeti Hıristiyanlıkta olduğu gibi, bir seremoni, bir ayin olarak telakki edenler için mesele yok elbet. Fakat hakkını vererek yaşayan bir Müslüman için ibadet olmayan, ibadet hükmüne geçmeyen hangi davranış vardır?

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 65)Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören (Sayfa 65)