"Senin beni sevdiğinin ta başından beri farkında olduğumu söyledim."
Martin, "Peki sen?" diye sordu.
"Benimki birdenbire oldu." Ruth, yanaklarında kolay kolay kaybolmayan bir kırmızılıkla, ılık ve nemli gözlerle, ağır ağır konuşuyordu; "Şu ana kadar böyle bir şeyden haberim yoktu; ta ki sen beni kollarına alıncaya kadar. Seninle evlenmek de, şu ana kadar aklımdan geçmedi, Martin, şu ana kadar. Kendini nasıl sevdirdin bana?"
Martin güldü. "Bilmem," dedi, "herhalde seni sevmekle, çünkü seni öylesine sevdim ki, senin gibi yaşayan, soluk alan bir kadının yüreği şöyle dursun, taştan bir yürek bile eriyebilirdi bu aşkın şiddetinden."
Martin yüreğinin eridiğini ve zaman zaman bir sıcaklığın kendini yokladığını hissetti. Başı, Ruth'un başına çok yakın duruyordu; bir meltemin uçan hayaletleri Ruth'un saçlarını oynatıp da bu saçlar Martin'in yüzüne değdiği zamanlar da, kitaptaki yazılar, Martin'in gözleri önünde bulanıp dalgalanıyordu. Bir seferinde Martin okuduğu yeri kaybedince, Ruth, "Okuduğun tek bir sözcüğün bile farkında olmadığına eminim," dedi.
Martin ona alev alev yanan gözlerle baktı, neredeyse uygunsuz bir şey yapmak üzereydi ki, dilinin ucuna bir yanıt geliverdi: "Bense senin de farkında olmadığından eminim. Okuduğumuz son şiir neden söz ediyordu?"
Ruth açık yüreklilikle gülerek, "Bilmiyorum," dedi. "Unuttum bile. Daha fazla okumayalım artık. Kitap okuyarak geçirilemeyecek kadar güzel bir gün."
Ne zaman bir kimseyle bilmediği bir oyuna girecek olsa, hep oyuna karşı tarafın başlamasını beklerdi. Bu da belki bin kez onun ayakta kalmasını sağlamış, ayrıca ona bir gözlem yeteneği kazandırmıştı.
Ama işte şimdi, yaşamında ilk kez, kendisi yalvaran durumundaydı; kuşkuyla dolu, utangaç bir yalvaran! Aşk yolunu ve aşkın dilini bilmediği gibi, sevdiğinin saf masumluğu da yüreğine korku düşürüyordu.
"İçimde söyleyecek çok şey var. Ama bunlar öylesine büyük ki. Gerçekten de içimdekileri anlatacak bir yol bulamıyorum. Bazen bana öyle geliyor ki sanki bütün dünya, bütün yaşam, her şey benim içime yerleşmiş, bağırıp çağırarak onlardan söz etmemi, onları anlatmamı istiyor. Bunu ... ah, bunu tarif edemiyorum... bunun büyüklüğünü hissediyorum, ama konuşmak istediğim zaman da küçük bir çocuk gibi kekeliyorum.