Arkadaşım, koyunu ile birlikte beni bırakıp gideli tam altı yıl oldu. Onu burada anlatmaya çabalıyorsam, bu biraz da onu unutmamak için. Arkadaşı unutmak çok üzücü bir şey. Herkesin arkadaşı olmamıştır. Arkadaşımı unutursam, kendimi o, sayılardan başka bir şeye değer vermeyen büyükler gibi hissederim sonra.
Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim: onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. "Sesi nasıl?" demezler örneğin, ya da. "Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?" diye sormazlar. Onun yerine. "Kaç yaşında?" derler. "Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?" Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerini sanırlar arkadaşınızı.
Eğer büyüklere, "Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı, pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular
var, " derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir
türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, "Yüz milyonluk bir
ev gördüm," dersiniz, işte o zaman size, "Oo, ne kadar güzel bir evmiş!" derler gözlerini koca koca açıp.
Bir süre suskun suskun düşündükten sonra,
"Biliyormusun," dedi. "Koyunum bana verdiğin bu kutuyu gecelerievi olarak kullanabilir."
"Evet. Ayrıca iyi çocuk olursan sana bir ip de verebilirim,
gündüzleri onu bağlaman için; ha bir de kazık tabii."
Ama bu önerim küçük prenste şok etkisi yaptı sanki.
"Bağlamak mı!" dedi. "O niye ki?"
"Bağlamazsan, çeker gider, kaybolur." Küçük arkadaşım
yine bir kahkaha attı. "Gider mi? Nereye gidebilir ki?"
"Her yere. Burnunun doğrusuna çeker gider."
"Ne fark eder ki?" dedi küçük prens. "Nasıl olsa her şey
küçücük benim yaşadığım yerde."
Sonra da ekledi; sesi biraz üzüntülü gibiydi: "Burnunun
doğrusuna gitse de kimse fazla uzağa gidemez orada..."