Genelde aşırı şekilde övülen, parlatılan ve güncel olan şeylere karşı hep mesafeli olmuşumdur. Kitabı okuyunca kitaba olan ilginin az bile olduğunu hatta ülkemizde daha fazla anlaşılmayı beklediği kanaatine vardım. Kitap herkesin malumu distopya türüne girdiği söylenen bir tür çerçevesinde yazılmış. 1950’li yıllarda 1984 veya geleceği tasvir olarak almış.
Genel kanı yazıldığı yıllarda iki kutuplu dünya düzeninde, kapitalizme karşı sosyalizmi yerdiği ve bireysel hakların sınırlandırıldığı tek tip insan yetiştirme ve tek fikir üzerinde insanların fikirlerinin yok sayıldığı düzene karşı yazdığı düşünülse de zannımca yazar zaten yaşanılan gerçekleri anlatmanın üzerinde bir şeylerden bahsediyor olmalı. Mesela böyle bir ülke yokta; İsmini demokrasi (cumhuriyet) ve özgürlük olduğunu iddia ederek ve alttan alta baskı ve totaliterizmin dibine vuran rejimlere karşı insanı uyarmak amacına hizmet etmek gibi.
Bir diğeri özellikle dilin insan düşüncelerin aktarmada fikirlerin ve toplumun ilerlemesinde veya geri kalmasında en önemli etkenlerden biri olduğuna dikkat çekiyor. Kavramları anlatırken karşıtlıkları tezatları dikkatimize sunması kitabın ana karakteristiği diyebiliriz. Şöyleki;
Yazara göre totaliter rejim halk için güzel görünen kavramları kullanarak o kavramın tam zıttını insanlara uygulayarak rejimini sürdürebilir. Mesela gerçek bakanlığı verileri kendine göre değiştirip sürekli propaganda yaparak herşeyi güllük gülistanlık gösterebilir. Barış bakanlığı orduyu ve savaşı ,sevgi bakanlığı her türlü şiddetin ve işkencenin yapıldığı bir bakanlığı temsil eder. Yazar zıtlıklarla kelimede kastedilen fikrin zamanla hakiki manasını kaybetmesinin amaçlandığına dikkat çekmiştir. Kitabın ve yazarın en çok dikkat çektiği diğer konu ise dilin çürütülmesi yozlaştırılması ve dil ile