“Geçen yıllar düş gibi geliyor şimdi… Uyumaya, düş görmeye devam etsek… ama uyanıyor ve görüyoruz ki… ama neyse! Belki de, ömür boyu hayallerle yaşayan bir budala olarak kalmaktansa uyanmak daha iyidir, acı çekecek olsak bile.”
“Çok hoşgörülüsün, fazlasıyla hoşgörülüsün Léonce,“ demişti Albay. “Otoriteni hissettirmen, onu zorlaman gerek. Vuracaksın yumruğunu masaya! Kadınları başka türlü idare edemezsin. Sözüme inan.”
Albay, kendi karısını zorlaya zorlaya mezara gönderdiğinin belki de farkında değildi.
Nedensiz yere mutsuz olduğu günler vardı sonra; sevinmeye de üzülmeye de değmezdi sanki hiçbir şey için, yaşamak ya da ölmek fark etmezdi. Hayat tuhaf ve korkunç bir kargaşa, insanlarsa kaçınılmaz yok oluşa doğru körlemesine ilerlemeye çalışan kurtçuklar gibi görünürdü gözüne. Böyle günlerde çalışmaz, kalp atışlarını hızlandıracak düşler kurup içini ısıtamazdı.
Nedenini bilmeden kendini çok mutlu hissettiği günler oluyordu. Yaşamaktan, nefes almaktan mutlu oluyordu böyle günlerde. Tüm varlığı adeta gün ışığıyla, renklerle, kokularla, güneyde geçen harika bir günün sıcacık havasıyla bütünleşiyordu. Böyle zamanlarda tek başına, bilmediği yabancı yerlerde dolaşmayı seviyordu. Düş kurup uyuyacak pek çok güneşli köşe keşfetmişti. Düş kurmak, yalnız olmak, rahatsız edilmemek iyi geliyordu.