Yok oluşun ayak seslerini taşıyan ağır bir melankoli ve silinmez derin acılar.. Kitabı yorumlamaya başlarken belirtmek istediğim ilk kısımlar bunlar. Çünkü kitabın genel konusu ve okuyucuların içine sinen asıl kısım bu. Kelimeler, insanın boğazını kanatan bir acı yumağına dönüşebilir mi? Saplanabilir mi kalbine bıçak misali? Gözlerinden kan gibi yaş akmasına sebep olabilir mi? Olurmuş, bu kitapla öğrendim. Goethe kaleminden damlayan acının her bir zerresini işliyor okurlarının içine. İnsanı kitabın içine çeken ve yormayan yoğun bir anlatımı var. Kullandığı betimlemeleriyle, somut dünyadaki soyutluğu netleştiren benzetmeleriyle ve kelimelere kendi öznel yorumlarını katarak yaptığı tanımlamalarıyla muazzam bir dil becerisi sergiliyor. Ne bir kelime fazla ne de bir kelime az geliyor, kitabın var oluş şekli buymuşcasına yerli yerinde duruyor her cümlesi. Aynı zamanda okurken kitaptan kopmak gibi bir derde düşmeden Werther'ın zihin ve kalp dünyasının her köşesinde özgürce gezinmenize olanak tanıyor. Bütün güzel özelliklerinin yanında en çok belirtilmesi gereken nokta ise Goethe'nin bu kitapta insanın acı çekmesini ve intiharı meşru, tabii bir hale getirmesi. Bazen bir sebebe bağlı olarak bazense zihin dünyasındaki savaşlardan ötürü acı çeken Werther karakteri ile insanların acı çeken yapısını ortaya seriyor yazar. Ayrıca intihara sürüklenen bir kişiyi ateşli hastalığa yakalanmış bir insana benzeterek intiharın çaresizliğini vurguluyor. Bu yüzden ilk yayımlandığı dönemde birçok insanın intiharına sebep olan bir silsileye yol açmasına şaşırmalı. Ölme cesaretini gösteremediği için yaşamla ölüm arasındaki çizgide acı çeken insanlara son bir itici kuvvet gibi kitap, cesaret verici son söz gibi. Ne kadar kötü sonuçlara yol açmış olsa da yazarın anlatımındaki kuvveti ve