Ali Ayçil (dolayısıyla Sur Kenti Hikâyeleri) ile tanışmam on beş yaşıma dayanıyor. Kendilerini vermiş oldukları bir seminerde tanıdım ve Sur Kenti sakinleri ile de böylelikle tanışmış oldum. O vakitlerde kitabın şu an hayatımda özel bir yere sahip olacağını tahmin edemezdim :). Üç farklı basımı da kitaplığımın baş köşesinde duruyor. Ara ara göz göze gelip gülümsüyorum. İki üç defa okumama rağmen arada açar, belli başlı hikayeleri okurum ve her defasında ilk defa okuyormuşçasına heyecanlanarak öykülerin içinde kaybolurum.
Kitap birbirinden farklı gibi gözüken ama esasında birbirleriyle bağlantılı olan, Sur Kenti’nde yaşayan bazı özel insanların öykülerinin derlemesi şeklindedir. Öyle bir kent ki, insan bu kentte yaşayarak bu kentin sakinleri ile tanışıp hemhal olmak istiyor. Her bir öykü insanın içine işliyor, okuyucu kendinden bir parça buluyor ve hisler kahramana göre şekilleniyor. Yeri geliyor Seyyah İbn Battuta’ya öfkeleniyor, Sakine ile yüreğinize bir kor parçası düşüyor. Yeri geliyor Sihirbaz Seyfettin’in sihriyle büyüleniyor, Muhyettin ile gerçek aşkı hissediyorsunuz. Kitabın sonunda Dilber Makbule’nin anlatımıyla Sur Kenti sakinlerinin gizlerine aydınlık bulabiliyorsunuz. Aydınlığa kavuşmayan tek giz ise Dilber Makbule’nin sevdiceği oluyor. Ali Ayçil kitabın girişinde Dilber Makbule ile anlaşma yaptığını ve bundan dolayı gizli tuttuğunu belirtiyor. Ama okuyucu dikkat ederse sevdiceğinin kim olduğunu bulması da mümkün.
Ali Ayçil’in kalemi o kadar tesirli ki, kitabı her okuduğumda gerçek mi kurgu mu kargaşası yaşıyorum. Hayatın yorgunluğuna ve telaşesine ara verip uzaklaşabilmek için kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Okuyun, okutun ve farklı bir kente yolculuk yapın kıymetli okurlar.