Olay örgüsüne göre en baştan başlayayım hissettiklerimi anlatırken
Martinin Ruth’a olan aşkı sayesinde yaşadığı dönüşüm çok tanıdık geldi. Herkesin hayatına belki böyle değiştirici ve dönüştürücü seni olman gereken kişiye doğru sürüklerken acı ve zevk veren çok tutkulu bir aşkı olmuştur belki de. Hüzünle bitti evet ancak keşke her şeyin sonunda bu aşka beni olmam gereken kişiye dönüştüren bir araçtı diye bakabilseydi. Alması gereken dersleri alıp yoluna devam edebilseydi. Hoş belki de öyle olsa çok satanlar listesine girmezdi bu kitap.
Kütüphaneyle ilk tanıştığındaki şaşkınlığı, ne yapacağını bilemez halleri insanın içinde çok merhamet duygusu oluşturdu. Hüzünlendim okurken. Sonrasında yolunu bulması sanki evrenin sen bir şeyi çok istersen evren senin için çalışmaya başlar prensibi gibiydi. Bunu görmek çok heyecanlandırdı.
Yazmaya karşı tutkusu, uyumanın zaman kaybı gibi gelmesi, günlerin yetmemesi işte o tutku o kadar güçlüydü ki insana keşke ben de bir şeyi bu kadar istesem ve bunları yaşasam dedirtti. Karşılaştığı zorluklara karşı kendini bildiği için içinde aslında ne oldugunu hissettiği için asla pes etmeyişi beni o kadar çok etkiledi ki… Vakti zamanında bir konuya çok takmıştım ve o konuyla ilgili sürekli bir şeyler araştırıyor okuyordum. Gerçekten uyumak istemiyor ve vakit kaybetmeden o bilgileri öğrenmek istiyordum. Bana çok tanıdık geldi. Ne var ki sonunda sıkılmasaydım ve Martin gibi inatçı olsaydım. Bununla yüzleşmek de bir yerde üzdü.
Evrenin çalışma prensiplerinden biri de akışa bırakmak. Bir şeyi çok kafaya takarsın uğraşırsın didinirsin en sonunda boşverirsin. İşte o boşverdiğin anda sanki çorap söküğü gibi tüm uğraşlarının sonuçlarını görmeye başlarsın ya, sonrasında vaz geçtiği artık bıraktığı anda tüm dergilerden yayınevlerinden gelen mektuplar tam
Sevgiyi ifade etmenin ya da çatışmaları çözmenin tek yolunun konuşmak olmadığını biliyoruz.
Aslına bakarsanız, öyle zamanlar oluyor ki sözcükler yolunuzu bile tıkıyor.