Ben kırgın değildim ki paramparçaydım. Korkularım kalbimi kısıtlıyordu, farkındaydım. Ama kuşa
sadece uç, diyorlardı. Kafesten nasıl çıkacağını kimse söylemiyordu. Bulamıyordum işte kapıyı. kendi kanatlarini gövdeme ve yüzüme sararak saklamaktan başka bir şey yapamıyordum.
“Artık çok geç, Hazel. Sana kıyamam.”
“Sayamadığım kadar çok namlunun ucundasın, her şeyimi, tüm gücümü koyarım ortaya. Ama seni onların hedefinde, o cehennemin ortasında bırakmam.”
Onunla parçalanmış iki hayatın parçası olduğumuzu söylemek istedim. Gözlerine baktım. Daha önce hiç görmediğim bir renkteydi. Eşsizdi. Ve o an gözlerinin ne kadar güzel olduğunu söylemek istedim. Ona güvenmek istedim. Bunu her şeyden çok istedim.
Sevginin kıymet görmediği zamanlardaydık. Lakin içimde iliğimi sömüren, kalbimi yangın yerine çeviren öyle bir his vardı ki yaşarken ölüyordum da kimse görmüyordu. Söylemediğim sözler kanatıyordu dudaklarımı... Sevda öyle bir hastalıktı ki nefesini kesiyor, bir kaşık suda boğuluyormuşsun gibi çaresiz bırakıyordu.
Kim bir yara izi oldun isterdi ki? Sırf dizlerimi o sardî diye izi benimle kalsın istedim heo. Ama geçerdi. “Bari bu kalsın… Yıllar sonra yeniden sardığın yaranın izi, bana senden hatıra kalsın”