“Galen’ e göre aşk ne anlatılabilirdi ne de tanımlanabilirdi. Zira doğuştan kör olan bir insana gökkuşağını nasıl anlatabilirdiniz ki. Ya da doğuştan koku duygusu olmayan bir insana yağmur yağdıktan sonra topraktan yükselen o harika kokuyu nasıl hissettirebilirdiniz ?”
“Bu durumda aşık olduğumuz , onun için hayatımızdan vazgeçebileceğimiz yüzler, bu kas tabakasının üzerindeki yaklaşık yarım milimetre bile olmayan ince bir deri tabakasından mı ibaretti ? Bir insana o olağanüstü güzelliği veren bu kadar ince bir şey miydi gerçekten? Aslında kaslarımızın üzerine taktığımız maskelerden başka bir şey değildik. Kimimizin maskesi güzeldi, kimimizin maskesi ise çirkin.”
“Çünkü çocuk beyni böyleydi. Attığınız her tohumu yutardı ve o tohumu bir daha çıkaramazdınız. Ancak yıllar sonra bir ağaca dönüştüğünde görebilirdiniz onu. O nedenle bu beyne hangi tohumların atıldığı insanlık için en önemli meselelerden biriydi.”
“Az konuşmasının nedeni olarak da Dalai Lama’nın o meşhur sözünü örnek gösterdi, ‘ Konuştuğun zaman sadece bildiklerini tekrar edersin; ama dinlersen, yeni şeyler öğrenebilirsin.’ “
“Aslında yıllar önce Shakespeare meseleyi çok güzel özetlemişti. ‘Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup, bunu aşk sanıyorsunuz.’ cümlesi, ortalama bir insanın aşk sandığı fizyolojik süreci güzel ifade ediyordu.”