Öncelikle kitabın harika bir kurgu ile yazıldığını belirterek başlamak istiyorum. Kitabı okurken kendimizi bir müze gezer gibi hissediyor, başkahramanımız Kemal’i de bu müzenin anlatıcısı olarak görüyoruz. Yazarın hikâyeye bir noktada dahil olması ise bize anlatılanların gerçek olduğunu hissettiriyor. Bu sayede hem hikâyeyi hem de karakterlerin duygularını daha içten anlayabiliyor, onlarla daha güçlü bir bağ kurabiliyoruz.
Ve hikâyemize gelecek olursak…
Hikâyenin bende uyandırdığı duyguları ve düşüncelerimin nasıl değiştiğini daha iyi anlatabilmek adına bu noktadan sonra kitaptan alıntılar yapabileceğimi belirtmek isterim. Bu nedenle henüz kitabı okumamış olanlar için:
! SPOILER İÇERİR !
uyarısını eklemek isterim.
Kitaba ilk başladığımda Kemal’e çok içten ve fazlasıyla sövdüğümü söyleyerek başlamak istiyorum. Hatta kitabın başlangıcı ve ilk gidişatıyla birlikte, kitabın adının neden Masumiyet Müzesi olduğunu, hikâyenin hiçbir yerinde masum bir aşk izine rastlayamadığımı düşünmüştüm. Başlangıçta Kemal’in Füsun’a olan ilgisinin bir aşktan çok, tutku ve cinsel arzudan ibaret olduğu çok net bir şekilde görülüyor. Hatta kitabın belirli yerlerinde, Sibel ile mutlu ve huzurlu bir evlilik sürdürürken bu yeni, genç, güzel ve tutkulu sevgilisiyle cinsel arzularını tatmin ederek çok mutlu bir hayat yaşamanın hayalini kurması; üstüne üstlük bunu Allah’ın sadece çok sevdiği kullarına bahşettiği bir “şans” olarak görmesi, Kemal’e ağız dolusu küfür etmemizi oldukça olağan kılıyor. Sibel ile nişanında Füsun’u görünce “gerçekten mutlu olması” ve Sibel ile Füsun’un ortalarına oturduğunda o an bir fotoğraflarının çekilmesini çok istemesi (nişanlısı, kendisi ve sevgilisi?!) Kemal’den nefret etmemizi oldukça kolaylaştırıyor. Bunlardan kaynaklı olarak kitabı uzun bir süre sadece