…kanında olan eğilim, acıdan asla bahsetmeyip ona sessizce katlanmasını emrediyordu. En iyisi hiç konuşmamaktır; böyle öğrenmişti. Fakat sevgisiz de yaşayamıyordu ve bu da bir mirastı.
Uzun yıllar sonra insan birinin öldüğü karanlık bir odadan geçer ve birden, yavaş yavaş kaybolan kelimeleri ve denizin uğultusunu duyar. Sanki o birkaç kelime hayatın anlamını ifade etmiştir. Sonrasında ise hep başka şeyler konuşulmuştur.
Anılar, eski evlerin rutubetli bodrumlarındaki mantar, yarasa, sıçan ve böcekler gibi odaların küflü kuytularında pusudaydı. Kapı kollarında bir elin titreyişi, çok gerilerde kalmış bir anın heyecanı hissediliyor ve insanın kendi eli o kolu indirmekte tereddüt ediyordu. Bir zamanlar tutkunun insanları var gücüyle kavradığı her ev bu tür akıl sır ermez varlıklarla doludur.
Zaman her şeyi muhafaza eder ama hepsi rengini kaybeder; metal plakalara sabitlenen çok eski fotoğraflar gibi. Işık, zaman, plakaların üzerindeki yüzlerin keskin ve karakteristik nüanslarını siler. Resmi sağa sola çevirmek gerekir, çünkü metalin vaktiyle çehresinin kendine has özelliklerini içine aldığı kişiyi kör plakananın üzerinde tanımak için belli bir ışık kırılmasına ihtiyaç vardır. İnsanın her hatırası da zamanla işte böyle solar. Fakat günün birinde bir yerlerden ışık gelir ve bir yüzü yeniden tanırız.