Hikaye, “Gara Bilal” lakaplı karakterin şahsında, bir insanın var olma mücadelesiyle ve yaşamın son demlerinde yapılan bir içsel hesaplaşmayı ele alır. Anadolu’nun küçük, sıcak ve gül kokulu bir köyünde geçen anlatı, Bilal’in hayat hikayesini bir film şeridi gibi önüne serer. Bilal, köyün zorlu şartlarında büyümüş, ancak bu zorluklara rağmen hayata tutunmayı başarmış bir karakterdir. Kitapta onun çocukluk masumiyeti, toprağa dokunmanın verdiği huzur ve köydeki o eski, paylaşımcı yaşam kültürü detaylıca işlenir. Hikayenin en duygusal yerlerinden biri, Bilal’in Hasibe’ye duyduğu sessiz ve derin aşktır. Bu aşk, sadece bir romantizm değil, aynı zamanda o dönemin Anadolu insanının duygularını ifade ediş biçimini, sadakatini ve sabrını simgeler. Bilal’in yaşamıyla bugünün “penceresiz” dünyasını kıyaslar. Mevsimlerin fark edilmediği, kışın soğuğunun yazın sıcağının hissedilmediğini plaza hayatlarına karşılık Bilal’in dünyasında doğanın her devinimi bir anlam taşır. Bilal, sadece bir köylü değildir; o, “Bu dünyada ben de varım !” diyerek kendi varlığını ispatlamaya çalışan, onurlu ve dik duruşlu bir figürdür. Bilal’in yaşamı boyunca yaptığı tercihler, bir ahlak sınavına ve vicdan muhakemesine sokar. Gara Bilal, aslında unuttuğumuz dedelerimiz, kültürümüz ve kaybettiğimiz o kadim Anadolu bilgeliğini temsil eder. Kitap, insanoğlunun aslına, yani toprağa ve doğaya dönmediği sürece ruhsal bir açlık çekeceğini vurgular. Biten bir ömrün ardından geriye dönüp bakıldığında, “gerçekten yaşadım mı ?” sorusuna verilen cevap önemlidir. Samimiyet, hoşgörü ve yardımlaşma gibi Anadolu değerlerinin modern çağda nasıl eridiğini ve bu değerlere ne kadar muhtaç olduğumuz hatırlatılır. Bilal insanların ellerindeki cep telefonlarına hapsolduğu (ışıklı kutucuklara), kimsenin birbirinin yüzüne