“Toprak olsaydık diyeceksiniz. Keşke taş olsaydık diyeceksiniz ama geçti, geçiyor ve geçecek çünkü toprağın kustuğu taş, dağlar taş, uzak yollar taş, evler taş, susuz tarlaların
hududu taş, çakıllar taş, elmas taş, safir taş, yakut taş, Hacer-ü’l Esved taş, Kâbil’in elindeki taş, Kâbe taş, cehennem
yakıtı taş, kalpler niye taş? Hangisi menhir, hangisi dolmen?
Hangisi suskun, hangisi geveze? Hangisi büyük, hangisi küçük? Hangisinden kopacak kıyamet? Hangisi kanatacak ellerimizi? Hangisi yerimizi söylemeyecek müşriklere? Hangisi göğüs kafesindeki imanı zorlayacak efendinin isteğiyle? Hangisi daha çok taş? Oysa hepsi, her biri taş! Kırgınlığın, içten içe yakarışın, paramparça kanlı ellere saplanan çivileri geçmişin utancına yapıştıran, toprağa bırakmak istediğin dizlerin, hep yarım kalacak, söylerken hep aksayacak dizelerin, kimselere okumadığın içten içe gecelerde geçen rüyaların parçası gibi yarım kalan kasidelerin, kendinden bile
sakındığın, herkesten sakladığın değil midir taş? Avucunda
sıktığındır taş! Sana dair bildikleri, yollarından gölgelikleri
çekmek istemedikleri, üst üste ekleyerek arşa kadar dizdikleri, yaka yaka kül edip öve öve bitiremedikleri, ölünün adını yazdıkları, üzerine yaptıklarını kazıdıkları, on emiri taşıyan o ağır levha, lağım kapakları, recmettikleri günahkârların gözle görünür acısı, kafanı durup durup vurmak istediğin, hangi dilde olursa olsun kimi siyah, kimi beyaz, kimi kızıla çalan, kimi sarı, kimi sert, kimi yumuşak, kimi kırılgan,
kimi ağır, kimi bilmem kimin kanından ama eninde sonunda hepsinin adıdır taş! Niye taşı güzel kesenler usta da parçalayanlar kırıcı? Niye büyükleri kamyonlarla da küçükleri
tartıyla satılmakta? Niye satılıyor ki taşlar pazarlarda? Niye
bağrına, kursağına bağlanıyor taşlar? Niye kalın duvarlara,
eşiklere,