Yazarın kaleminden okuduğum 2. kitaptı, ilk okuduğum kitabı Sakın Yalan Söyleme’ydi (kitabın incelemesi hesabımda var) ve kadının yazım dili olsun, konu seçimleri olsun çok etkileyici. Her iki kitapta da gördüğüm en dikkat çeken özellik çok akıcı olmaları. Kitap başından sonuna kadar dinamiğini bozmadan sizi okumaya çağırıyor. Sonundaki ters köşeler çok iyi düşünülmüş ve işlenmişti. Psikolojik hastalıklar ve gerilim oldukça güzel harmanlanmıştı.
Kitabın konusuna gelecek olursak:
Wilhelmina (Millie) Calloway 10 yıllık hapis cezasının ardından şartlı tahliyeyle hapisten çıktığında işe ve kalacak bir yere ihtiyaç duyuyor. Sonrasında yolu Winchester ailesiyle kesişiyor ve ailenin yanında hizmetçi olarak işe başlıyor. Evde kalacağı yer çatı katında, küçük penceresi açılmayan, sadece dışarıdan kitlenen kapısı ve kapının arkasında tırnak izleri olan bir oda. Millie ilk günden evdeki garip ve ürkütücü havanın farkına varsa da bu işe ihtiyacı olduğu için herhangi bir şey yapmıyor. Evin bireyleri Andrew, Nina ve Nina’nın küçük kızı Cecelia.
SPOİLER! Kitabın başlarında Nina’nın bir ruh hastası olduğunu düşünüyoruz ama aslında Cecelia’yı küvette boğmaya çalışan Nina değil Andrew. Manyak koca adaylığında zirveye oynuyor kendisi. Kadını sırf saçını boyatmadı diye tavan arasına kapatıp 200 tel saçını yoldurtmasına diyecek lafım yok. Yıllarca karısı Nina’yı ruh hastası ilan etmesine karşın kendisi bu görevi üstlendiği için bir tebriği hak ediyor çünkü düpedüz psikopat. Aslında Andrew’ın da öyle olmasının sebebi kayınvalidemiz Evelyn. Analı oğullu kafadan gitmişler yani. Sonunda da Millie’nin Andrew’a acıyıp onu tavan arasından çıkaracağını düşünmüştüm ama yapmadı çok şükür. Ama beni şaşırtan Nina’nın Cecelia’yı bırakıp Millie’ye yardıma gelmesiydi. SPOİLER BİTTİ!
Kısaca benim çok